Block title
Block content

HALA ARAMAYA DEVAM EDİLEN EVREN MADDESİ: ESİR

 

İnsanoğlu varolduğundan bu yana içinde yaşadığı evrenin kusursuz işleyişi ve harika düzeni karşısında meraklı gözlerle etrafını seyreder ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışır. Hele başını şöyle bir kaldırdığında, gündüzleri gökyüzünün o büyüleyici maviliği, geceleri karanlığı aydınlatan gökteki esrarengiz cisimlerin o güzelim duruşları karşısında kendinden geçer.. İlk insanlar gökyüzünü hayretle seyrederken düşünmeye başlamıştı. Gündüzleri gökyüzündeki maviliği, karanlık maviliğe hakim geldiğinde etrafı aydınlatan o şeyler de neyin nesiydi? Peki ya onlar nasıl oluyor da boşlukta tepemize düşmeden kalabiliyorlar? Yoksa yukarılarda boşluğu dolduran onları tutan bir şeyler mi vardı?

Tarih boyunca insanoğlu bilgisini sürekli artırdı ve arttırmaktır. Özellikle bilimsel yöntemin oluşturulmasında, ortaçağda İslam bilimcilerinin çalışmalarının büyük katkısı oldu. Oradaki gelişmelerin batıya aktarılmasıyla özellikle Galileo ve Newton'un tabiattaki harika ahengin belirli kanunlara formüllere dayandığının belirlenmesi ve bunlar üzerine yapılan yorumlar bilim tarihinin dönüm noktalarından birisi oldu. Bu arada bilimsel bilgiye giden yolun temel taşları belirlenmiş oldu. Bilim adamları deney ve gözlemler ışığında akıl yürütüyor ve evrenin sırlarını çözmeye başlıyordu..

Madde ve Esir

Evren sırları bir bir çözülüyor, ama kainatta madde ile boşluk arasında bulunması gereken bir özün eksikliği kendini belli ediyordu. Gerçekten de maddeler dünyası olarak bildiğimiz kainat içinde uzay boşluğunun tam bir boşluktan ibaret olabileceği pek akla yatkın bir düşünce değildi.
“Genel çekim”, “elektrik” ve “manyetizma” gibi kuvvetlerin bulunmasından sonra uzayın iki farklı noktasında bulunan iki cisim arasında cereyan eden etkileşimlerin nasıl taşındığı veya iletildiği sorusu gündemi sürekli meşgul etti. Genel çekim kanununu keşfeden Newton, arada hiçbir bağlantı olmadan boşluktaki iki uzak cismin birbirlerine kuvvet uygulayabileceği düşüncesinin aklî melekeleri sağlam hiç kimse tarafından kabul edilemeyeceğini söylüyordu. İki kütle arasındaki çekim muammasını çözümü hayatı boyunca uğraştığı temel problemlerden birisiydi Nevton’un. Bu maksatla tüm uzayı dolduran esir parçacıklarının rol oynadığı mekanik bir model kurmaya çalıştı. Ancak bu parçacıkların maddeyle nasıl etkileştiği ve nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak mümkün olmuyordu. Boş uzay boş olmayıp çekim kuvvetinin iletilebildiği, elektrik kuvvetleri taşınabildiği bir şey vardı. Bu şeyin ne olduğuna gelince, onun durgun, saydam, gaz halinde bir madde, yani her yere nufuz edebilen esir maddesiydi.

“Mutlak referans çerçevesi" dediği bir problem üzerinde kafa yormuştu Nevton. Eğer evrende tek hareketsiz madde olarak düşünülen esirin varlığı ispatlanabilseydi, bilimciler sonunda Newtonun aramış olduğu sabit referans çerçevesine kavuşacaklardı. Nasıl bir deneyle ispatlanabilirdi esir?

Michelson – Morley Deneyi

Esirin varlığını belirlemek için deney macerasını Abraham Michelson üstlenmişti. Michelson, deniz subaylığından ayrılmış genç bir fizikçiydi, fen dalında Nobel alan ilk Amerikalıydı o. 1880 yıllarında araştırmaya tek başına koyuldu. 1887’de çalışmalarına bir kimya profesörü olan Edward Williams Morley de iştirak etti.

Görünmez hava içinde planörde bulunan bir pilot açık bir kabin içinde olsaydı, şüphesiz havayı yüzünde hissedecekti. Veya uçağa bir flama takılabilir, hava akımı dolayısıyla onun çırpınışı gözlenebilirdi. XIX. yüzyıl fizikçileri durgun esir içinde hareket eden dünyanın içinde hareket ettiği düşünülen esir akımını veya rüzgarını harekete geçirerek benzer bir etki oluşturduğuna inanıyorlardı.

İki bilim adamına göre uzayı dolduran esir hareketsizdi. Dünyamız evreni kaplayan esir içinde sanki su dolu bir kavanozdaki bir bilyeye benziyordu. Nasıl bilyemizi hareket ettirdiğimizde suda bir dalgalanma vuku buluyorsa, gök cisimlerinin hareketlerinden dolayı esirde dalgalanmalar vaki olacaktı. Bu dalgalanmalar yüzünden ışığın hızında değişmeler meydana gelecekti. Denizde giden bir su motorunda iken elimizi denize daldırdığımızda bir akıntı ve direnç hissederiz. Öyle de Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerleyen dünyamız da hareketsiz esirde bir akıma sebep olacaktır. Bu akım ise dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığı geciktirme şeklinde olacaktır.. Bu gecikmeyi belirleyebilirsek esirin varlığını da tecrübi olarak ispatlamış olacaktık.

Madem ki ışık dalgalarla hareket ediyordu, yapışık tek bir ışın bitiş çizgisine farklı fazlarda varacaklardı. Michelson, her ışık dalgasının frekansları arasındaki farkı ölçebilen ve kendi icadı olan bir aygıtı kullanarak ışık ışınlarının gidiş –geliş zamanları arasındaki herhangi bir değişmeyi saptayabileceğini ummuştu.

Deney yapıldı. Interferometre adlı bir aygıtla gerçekleştirilen deneyde ışık kaynağından çıkan ışınlar, 45 derecelik açıyla duran yarı gümüşlenmiş ayna tarafından ikiye ayrıldı. Bu iki ışından biri dünyanın hareketi yönünde, diğeri bu doğrultuya dik bir yönde ilerledi. Dünyamız güneş etrafında ortalama 30 km/s hızla yol aldığı için dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığın hızı 299.970 km/s olarak ölçülmesi gerekiyordu. Sonuçta iki ışık ışınlarının hızları arasında çok az bile olsa bir fark görülmedi. Yani deney sonunda beklenenler gözlenmedi. Deney tekrarlanıyor, günün değişik saatlerinde, yılın farklı mevsimlerinde tekrarlanıyordu. Sonuç değişmiyor, ışık hızında en ufak bir sapma gözlenemiyordu.

Deneyin sonucuna göre, eğer esir vardıysa, ya dünya hareket etmiyordu ya da esir dünya ile birlikte aynı hareketi yapıyordu. Dünyanın hareketinden şüphe edilemeyeceğine göre, esirin, belirli bir gezegenin hareketini izlediğine inanmak da pek tatminkar görülmüyordu. Michelson –Morley deneyi, bu sonuçlar yüzünden başarısızlığa uğrayan en meşhur deney olarak bilinir oldu. Michelson başarısızlığı kabul etmiyor, sadece bir yerde, her nasılsa , bir şeyin eksik kaldığını düşünüyordu. 1931’de ölümüne değin iki yıl daha aynı konuda çalışmaya devam etti.

Michelson-Morley deneyinin beklenmeyen sonucu bilim adamlarını harekete geçirdi. Lorentz ve Fitzgerald, hareketli cisimlerin hızlarıyla doğru orantılı bir şekilde boylarının kısaldığını matematiksel olarak gösterdiler. Buna göre interferometre aygıtında dünyanın hareket yönünde ilerleyen ışığın aldığı yolun da kısalması gerekir. Bu kısalma hesaba katıldığında ise hızların birbirine eşit çıktığı görüldü. Böylece esir varolmamaktan kurtuluyordu bir bakıma. Ancak bunu deneysel olarak ortaya konma zorluğu vardı. Çünkü büzülme, bir sigorta görevi yapar gibi ışık hızının değişmesine izin vermiyor, sanki evren esirin belirlenmesini istemiyordu.

Bu son gelişmeler karşısında fizikçiler ihtilafa düştüler. Kimileri esirin varlığını savunurken kimileri de bu esir düşüncesinin terk edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama fiziğin o günkü aldığı seviye ile esir hakkında doğruyu bulmak pek mümkün gözükmüyordu.

Gözden Kaçan Noktalar

H. C. Dudley, Science Digest de yayınlanan Esir: yeniden keşfedilen beşinci element” başlıklı makalesinde Michelson-Micheal deneyinde göz ardı edilen noktaları şöyle dile getiriyor:

“Michelson, güneşin çevresindeki esir içinde hareket ederken dünyanın hızını ölçmekle ilgileniyordu. Dünyanın hareketinin karmaşıklığı düşünülerek, onun deney teşebbüsünün biraz safça olduğu görünüyor. Fakat o zamanlar sadece bir yönde hareket eden dünyanın, başka bir yönde hareket eden bir güneş sisteminin sadece bir parçası olduğunu ve güneş sisteminin de bir çok hareketli galaksinin parçası olduğunu kimse bilmiyordu. Dahası, interferometre deneyinde, esir rüzgarının kendi aygıtıyla aynı düzlem içinde hareket etmiyor olabileceği ihtimalini hesaba katmamışı. Esir, pekala devreden aygıta hemen hemen dik bir bir açısıyla hareket ediyor olabilirdi. Michelson –Morley deneyi, 1900 öncesinin sınırlı klasik mekaniği esas alınarak gerçekleştirilmişti. Michelson önsezisinde haklıydı: çalışmalarında gözden kaçan bir çok nokta vardı.”

 Örneğin bunlardan birisi dünyanın bir değil birkaç tane hareketi aynı anda yapıyor olmasıydı.

Michelson’dan bu yana esir konusunun bazı kesimlerde tekrar rağbet gördüğü dikkatimizi çekiyor. Florida State Üniversitesi fizik profesörü olan (Nobel ödülü) Dirac yeni bir esir kavramı önerdi. Dirac, esirin her yanı kaplayan ve gelişigüzel hareket eden bir elektron denizi olduğunu ifade eder. 1959’ da bir Fransız fizikçisi olan Victor de Broglie esirin “lepton”lardan (bir sınıf küçük kütleli, atomdan küçük parçacık) ve olası ki nötrinolardan (hemen hemen kütlesiz ve yüksüz leptonlar) oluştuğunu söylüyordu.

Karanlık Madde – Kara Enerji

1965 lerden önceki astronomi anlayışı büyük ölçüde değişti ve ders kitapları yeniden yazıldı. 1925’lerde evrenin sadece Samanyolu galaksisinden ibaret olduğu sanılıyordu. Michelson Morley deneyi dünyanın sadece Güneş etrafındaki hızı esas alınarak tek hareket yaptığı esas alınarak yapılmıştı. Halbuki teleskopların büyümesiyle anlaşıldı ki dünya bir değil birkaç hareketi aynı anda yapmaktadır. Yapılan incelemelere göre dünyanın hızının galaksimiz merkezine göre saatte 220 km dir. Bir önemli bir diğer keşif ise yıldızlar arası boşluğun yıldızların ve gezegenlerin içerdiği kütleden daha büyük kütleye sahip olduğunun belirlenmesidir. Kısaca, boş uzay gerçekte, birbirine bağlı manyetik ve elektriksel alanlarla doluydu. Yıldızların nükleer reaksiyonları ve özellikle süpernova patlamaları açığa çıkan yüksüz ve çok küçük olan nötrino fışkırmaları ile devamlı besleniyordu.

Evren, gerçekte evrende olmasi gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren, yüzde
doksan, ne olduğunu bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı,
"Karanlık Madde"den oluşmaktadır Bu demektir ki uzay “boş” olmayıp, gözlenen maddenin 9 katı kadar ağırlıkta görünmeyen kütle ile dolu bulunmaktadır. Görünmediğinden ve doğrudan belirlenemediğinden karanlık ünvanı verilen “kayıp kütle” ya da “Karanlık Madde"nin ve “kara enerji”nin varlığını gerektiren bir çok gözlem bulunuyor. Evreni ivmeli olarak genişleten etkinin bu “kara enerji” olduğu bildiriliyor.

Açığa çıkarılan sırlar evrende hakim olan muazzam gücün varlığını daha belirgin hale getiriyor. Elbette sayısız gök cisimlerini düzen içerisinde ayakta tutan bir güç var. Elbette tanımlanabilen belli bir amaca yönelik böyle büyük bir gücün sahipsiz olduğunu iddia edecek kimse bulunmuyor. Tüm evrene hakim olan bu kuvvet beraberinde yıldızları ve galaksileri de bir düzen içinde tutuyor, dengeyi sağlamada “aracı” ve “vasıta” bir madde ve enerji olmalıdır. Adına ister “kara enerji” diyelim isterse “esir enerjisi” diyelim açık olan şu ki böyle olağanüstü bir kuvvetin kontrolü, herşeye hakim, sınırsız güce sahip Yüce bir Varlık sayesinde mümkün olabilir. Elbette ki, bu gücün sahibi dünyayı ve tüm evreni yaratan, gücü sonsuz ve her şeye içine alan Allah’tan başkası olmayacaktır.

Gözardı Edilen Noktalar

Michelson-Morley deneyinde göz ardı edilen ve hatta aşıra kaçılan noktalar vardır ki onları da belirtmeden geçemeyeceğim. Bunu itiraf edenlerden birisi de Einstein’dır. 1905 yılında yayınladığı Özel İzafiyet Teorisi ile ilgili makalesinden sonra, esire göre hareketin ölçülememesinin esirin var olmadığı üzerindeki yorumlarda aşırıya kaçıldığını belirtir Einstein. Hattâ 1920 yılında Leyden'de yaptığı bir konuşmasında, esiri kabul etmeden uzay-zamanın yapısının kavramanın mümkün olmayacağını, ışığın yayılması ve genel çekimin de esir olmadan düşünülemeyeceğine dikkat çekmişti. Einstein, Michelson Morley deneyinin ve Özel İzafiyet Teorisinin aslında esirin olmadığını değil, bize esirin hareketinin uzay zamanda izlenemeyeceğini, dolayısıyla esire göre hareketin tanımlanamayacağını ve esirin, referans sistemlerinin üstünde bir gerçekliğe sahip olduğunu belirtiyordu. Çünkü eğer uzay mutlak boşluksa o zaman uzay zaman nasıl ”eğilip bükülebilir” “genişleyip büzülebilirdi?” Demek uzayın bu özelliklerini ortaya koyan “Genel İzafiyet Teorisi”, boş uzayın (vakum) yokluk olmayıp bir tür nesne olduğunun ispatıydı.

Esir konusundaki kafa karışıklığına dikkat çeken Nobel ödüllü 2004 Frank Wilzcek, Einstein'ın esiri fizikten silmek şöyle dursun bilakis esiri yüceltip fizikçilerin araştırma ve çalışmalarında çok mühim bir konuma yükselttiğinden söz eder. Bugünkü teorik fiziğin büyük bir kısmının, bilhassa Süpersicim Teorisi'nin, adı konmamış bir şekilde esirin mahiyetinin ve özelliklerinin incelenmesi olduğu söylenebilir. Eğer öyleyse kadim anlayışa göre beşinci element olan esir maddesi, diğer elementlerin de anası ve atası ve varlığın asli unsuru olarak yakın gelecekte kendinden en çok bahsedilen kozmoz maddesi ve gerçeği konumuna çıkabilir.

Esiri Maddesel Dünyada Arayanları Yanılgısı

Esir maddesinin bir sır olarak kalmasının nedeni neydi? Neden esir konusu temizlik yaparken halının altına atılan toz gibi bir kenarda bırakılmak istendi?

Amerikalı kuantum fizikçisi Arthur Zajonc "Işık ve Şuurun Ortak Tarihi" adlı kitabında yer alan ifadeleri bir kısım çevrelerce esire karşı sürdürülen mücadelenin iç yüzünü ortaya koymaktadır aslında:

"Maddesel bir esir yoktur. Bu kavram materyalist düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır."

Zojonc’un şu ifadeleri de ilginç: "Eğer ışığın bir dalga olduğunu söylersek, bir soru akla geliyor: Bu salınımı sağlayan etken nedir? Örneğin su dalgalar ve ses dalgaları salınımlar sonucu oluşur. Ses ve su dalgaları hava ile iletilir. Peki ışık dalgalarının taşınmasını sağlayan ortam şey nedir? Bana göre bu sorunun cevabı olan ortam, maddesel bir tabiatın içinde değildir.

Neden bazı ortamlarda ışık-dalgası, ışık-parçacıkları gibi davranıyor. Bu soru hâlen çözümlenememiştir. Işık dalgaları çift yarık deneyinde, birer ışık- dalgaları olarak davranacaklarını nasıl biliyorlar? Fötonların birbirleri ile nasıl iletişim kurdukları ayrı bir muamma olmaya devam ediyor. Birbirine zıt doğrultuda iki ışık kaynağını ele alalım. Bunların birisinden çıkan bir fotonun hareketi, öteki ışık kaynağından çıkan fotonun hareketini etkiler. Fotonlar ışık ile hareket ettiklerine göre birbirleri arasındaki iletişimin hızı, ışık hızından büyük olması zorunludur. Ama nasıl anlaşıyorlar? Bu “telepati” de aracı nedir? Daha ilginç bir olay ise, son çalışmalarda bazı özel ortamlarda elektromanyetik dalgaların, ışık hızından daha da hızlı gidebileceğinin anlaşılmasıdır. Eğer bu teorik düşünce, pratiğe uygulanabilirse fiziğin temel direği olan "İzafiyet Kanunu" büyük bir sarsıntı içinde demektir. Tabi tüm bunların ortamı esir maddesi ise, esirin ışık hızının da ötesinde bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteren işaretler olmaktadır..

Esir Maddesi ve Bediüzzaman

Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokmasıyla ve türlü türlü ince teknolojiyle bilinmeyenlerin sırları üzerinde yoğun çaba göstermesiyle, yakın gelecekte esirle ilgili daha açık bir anlayışa ulaşacağımızı söyleyebiliriz.

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, ruha yakın bir yapıda ve vücudun en zayıf mertebesi olan “esir”i anlaşılır kılmak kolay bir mesele olmasa gerek. Esir; ışınlarla, manyetik ve nükleer kuvvetlerle bildiğimiz anlamda fizikî ve kimyevî herhangi bir etkileşime girmiyorsa, spektroskopik cihazların ölçüm alanının dışında kalıyorsa, müşahhas ve ayrıntılı neticelere ulaşılamayacaktır. Önümüzde evrenin hâlâ bilmediğimiz nice kanunları ve çözülmesi gereken sayısız sırrı, keşif bekliyor.

Âlemin sırlarını Kur’ân'ın ışığında keşfeden Bediüzzaman, esir ortamının sadece varlığın beliriş ortamı ve faaliyet alanı ile sınırlı kalmadığını, onun "nakillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle techiz" edildiğini, ilâhî arşlardan biri olduğu anlatır. Arş ile alan kavramı arasındaki vazife itibarıyla parelelliğe dikkat edelim lütfen. Su ve toprak da birer arş olarak yaratılmışlardır. Yani varlığın faaliyet alanı ve ortamı.. Elbetteki esir ortamındaki faaliyetler, su ve topraktakinden farklı olacaktır. Çünkü esir, Cenab-ı Hakk'ın en nazenin bir hulle-i icraatıdır. Bu yüzden, tartıya ve ölçüye girmeyenlerin, ruhanî ve manevî varlıkların yaşama ortamı ve faaliyet alanı olmalıdır. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi hava unsurunun manevî cephesi olan esir, bir hüve olarak âlem-i misâl ve âlem-i mânâya bir anahtar olmaktadır. Bu sebeple, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi, mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir madde olarak esir, madde âlemini mânâ âlemlerine bağlayan, hem bu âleme hem de öbür âlemlere benzeyen, ikisinin arasında bir yapıya sahip olacaktır

Hala esir konusunda bilimsel ve açık sonuçlara ulaşılmadığı halde, “esir maddesi” ile ilgili yaygın ve kadim inancın kaynağı ne olabilir? Kanaatıme göre bu inancın temelinde esirin vahiy kaynaklı bir gerçekliğe sahip olmasıdır. Bediüzzaman, Esir Maddesinin yaratılış silsilesinin ilk adımı teşkil ettiği üzerinde durur. Daha sonra esirden atom altı taneciklerin (cevahir-i fert) yaratıldığını Kuran’ın ilgili ayetinin yorumu olarak ele alır:

"'Arşı su üzerindeyken...' (Hud, 11/7) âyeti şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenabı Hakk'ın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani'in ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahiri ferde kalb etmiştir."(İşaratü'l-İ’caz).

Gerçekten de esir için en güzel benzetme akıcılığı, her yere nufuz kabiliyeti, canlılığın oluşum ve idamesindeki hayati görevleri ile esir maddesi olsa gerek. Öyleyse bizler ruh ve enerji bedenimizle “hayat enerjisini” oradan aldığımız esir deryası içinde yüzen ama deryadan haberi olmayan balık misâlindeyiz.

"Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir.” (Yâsin, 36/40)

ayet-i kerimesi Güneş, Ay, Küre-yi arz ve milyarlarca gök cismi uzay boşluğunda, belli yörüngelerde yüzüp gittiklerini ifade ediyor. Yüzme boşlukta değil, bir madde içinde olur. Ayet-i kerimede boşluk denize benzetilerek evrenin boş olmadığı, dolayısıyla bu boşluğu dolduran maddeye işaret edilir. Elmalılı M. Hamdi Yazır "Hak Dini Kur’ân Dili" adlı tefsirinde, Hud suresindeki "Arşı da su üstündeydi..." âyetiyle ilgili olarak çeşitli izahları karşılaştırırken, "Bir de bunlar Arşın her şeyi kaplayan bir cisim olması anlamıyla ilgilidir." diyerek dolaylı yoldan esire ve esirin özelliklerine dikkat çekmektedir..

Esirin anlaşılması ile ilgili bilim tarihi içindeki geçirdiği evreleri dikkate alırsak, onun zamanla değişen teorilerden bağımsız bir gerçekliği ifade ettiğini fark edebiliriz. Bu yüzden İlahî vahyin doğru anlaşılması ve yorumlanması şüphesiz ki daha büyük önem taşımaktadır. Zira esir, dua hamd tesbih gibi ibadetlerden hasıl olan neticelerin yayılma ortamı, kulu Yaratanı ile buluşturan bir alan görevi ifa etmektedir. En uzağın en yakın hale geldiği, bir şeyin herşeyle münasebet kazandığı esir ortamı Yaratanın birliği ile beraber her şeyin her işi ile bizzat ilgilenmesinde bir aracı ve ortam (arş) görevi ile teçhiz edilmiş olmaktadır. Tüm evren katlarının ondan yapılandığı ve ondan hayat ve enerji aldığı esir ortamı kainata adeta “ruh” hükmündeki işlevi ile de Cenab-ı Hakkın Kayyumiyetinin medarı olmaktadır. Esire yüklenen böylesine hayati roller ve görevler Bediüzzaman gibi Kuran yorumcularının neden esirden ziyadesiyle söz ettiğinin bir sırrına ve hakikatına ışık tutar zannederim.

Alemde sergilenen ilâhî lütûf, güzellik ve hayırlara karşı dua, tesbih, hamd ve ibadetle mukabele eden varlıkların her biri aynı zamanda İlâhî isimlerin güzelliklerini, kozmik sırları de sergileyen ve haykıran birer ilanname ve dellaldırlar. “ O dellalların güzel ve tatlı hamdlerini ve senalarını ve mabuduna medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve arş-ı azamın canibine sevketmek için esir unsuru, emirber neferler küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergah-ı uluhiyete takdim etmek için o pek harika acib vaziyeti hava ve esire verilmiştir ki hava âleminin maddi cephesi atmosfere tekabül ederken manevi cephesi (ışınları elektromanyeik dalgaları ve hattâ duaları nakleden) esire karşılık geldiği kanaatındayız.

Tabi ki bu harika faaliyetlerde gerek esiri oluşturan tanecik(ler) ve gerekse hava tanecikleri basit bir sebepten öteye gidemezler. Bu icraatların sahibi kâinatı esir vasıtasıyla bir bütün haline yapıp en uzağı en yakın hale getiren, bununla evren çapında birliğini açıkca gösteren boyutların ve uzayların gerçek sahibi olan âlemlerin Rabbidir. Aksi takdirde esirin “zerreden çok derecede daha küçük olan zerrelerine; her şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücud bulan fiilleri, eserleri isnad etmek” demek olacağından, böyle bir fikir “esirin zerreleri adedince yanlıştır.”

Yazar: Osman ÇAKMAK (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 12091 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

MEHMET107
'Arşı su üzerindeyken...' (Hud Suresi, 7) âyeti; Esirin bir bileşik olduğuna da işaret etmiş olabilir.Yani iki maddeden ibaret.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zerre16
Hayır, Lütfen esiri sadece kendi kainatımıza indirgemeyelim. Esir, Sani'in ilk tecellisidir. Yani tüm varlık planı yaratılırken ilk madde esirdi. Bu açıdan bakıldığında, tüm alemler; alem-i berzah, alem-i cennet, alem-i mülk vs. hepsi esirin farklı hallerinden olduğu gibi, içlerindeki maddelerin de ilk maddesi cevahir-i ferd esir'dir. "Arş, su üzerindeyken"... Su ile seyyal, akışkan bir madde olduğu ifadesi, esirle -esirin akışkan olduğu cihetiyle - örtüşmektedir. Varlık planının en geniş dairesi olan arşın, esirin üzerinde olması; üstad hz.leri arş dahil, tüm alemlerin esirin farklı halinden meydana geldiğini ve hepsinin esir içerisinde olduğunu belirtmiştir. Esiri sadece kendi kainatımıza indirgersek o zaman esirin büyük patlamayla ortaya çıktığını yazan yorumlar haklılık kazanır. oysa üstadımız, zamanının çok üstünde bir yorumla, ve muhakkak ki vehbi bir ilimle, bu hakikati 80 yıl öncesinden, barla gibi bir yerden bize göndermiş. Allah (cc), O'ndan zerreler adedince razı olsun.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...