"Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahlûklarından mukabele istediğinden, o zîşuurların namına birisi o geniş tezahürât-ı rububiyete karşı geniş bir ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek,.." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Allah, kâinattaki nihayetsiz hikmet tecellileri ile kendini bize tanıttırmak istediği gibi, nihayetsiz ikram ve nimetleri ile de bize kendini sevdirmek istiyor. Allah’ın bu sonsuz tanıtmak ve sevdirmek icraatına karşı, insanların da güzel tanımak, iman, ubudiyet ve şükür ile sevmekle O’na mukabele etmesi gerekir.

Bu tanımak ve sevmek vazifesini en mükemmel ve kâmil bir şekilde icra edenler, başta peygamberler ve onların reisi olan Habib-i Kibriya Efendimiz (asm) olmuştur.

Evet, Peygamber Efendimiz (asm) bütün kâinatın nuru, bütün insanların rehberi unvanı ile bütün şuur sahiplerinin yüzünü Allah’a çeviriyor. Kâinatın sırlarını ifşa edip insanlara ders veriyor. Sema ve arz üzerinde yazılmış marifet nurlarını ve muhabbet pırıltılarını insanlığa göstererek, onların yüzünü Allah’a marifet ve muhabbet etmeye çeviriyor. İnsanın âleminde hayatı ve kâinatı abesiyetten kurtarıp manalı hale getirtiyor. Allah’ın kâinat üstündeki geniş tedbir ve terbiyesine mukabil insanları iman ve kulluğa çağırarak o tedbir ve terbiyeye karşılık verdiriyor.

Şayet Hazreti Peygamber (asm) olmasaydı insanlar takdir ve teşekkürlerini Allah’a değil, tabiata ve sebeplere verirlerdi. Şimdi bile insanların çoğu bu hakikati idrak edemiyor iken, onun hiç olmadığı bir âlemde küfür ve şirk tam manası ile insanları mahkûm ederdi.

"Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir. Ve insanın gaye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir." (20. Söz)

Rububiyet, terbiye edicilik mânâsına geliyor.

Terbiye; “bir şeyi ilk noktasından itibaren tekâmül ettirerek son noktasına ulaştırmak” şeklinde tarif ediliyor; çekirdeği ağaç, nutfeyi insan yapmak gibi.

Bütün âlemlerin her birinde bu terbiye fiili bir başka şekilde, bir başka güzellikte, bir başka mükemmellikte kendini gösteriyor. Ve biz her namazda Fatiha Sûresini okurken, âlemlerin Rabbine hamd etmekle bu farklı terbiyelerin şuurunda olduğumuzu ilân etmiş oluyoruz.

"Daire-i rububiyet" denilince, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı, şuûnatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri anlaşılır. Allah, kendini insanlara, en büyük lütuf olarak, en mükemmel mânâda Kur’ân ile anlatmış ve tanıtmıştır.

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 51/56) âyetindeki “ibadet” lâfzını, müfessirlerimiz “mârifet” olarak izah ederler. Mârifet, yâni Allah’ı tanıma, O’na hakkıyla iman etme ve bu iman şuuruyla ömür sürme.

İlâhî mârifet dersini en ileri seviyesiyle Kur’ân vermiştir. Bu mücerret bir dâvâ değildir. İlk nâzil oluşundaki tazelik ve berraklığıyla Kur’ân da ortadadır, tahrif olmuş semâvî kitaplar ve beşerî nazariyeler de. Aradaki sonsuz farkı görebilmek için ince bir basiret gerekmiyor. Sadece insaflı bir bakış kâfidir.

“Daire-i ubudiyyetin vezaif ve ahvâlini tâlim...”

İnsan, Rabbine nasıl kulluk edecek? O’na nasıl ve ne şekilde ibadet edecek ve bir kul olarak hayatını nasıl düzenleyecek? İnsan, nimetin şükrü iktiza ettiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifesini yerine getirsin. İnsan, bu kâinatı dolduran İlâhî mu’cizelerin tefekkür ve hayret gerektirdiğini bilecektir ki, tesbih ve tekbir vazifesini ifa etsin.

İnsan, başka insanlara merhamet etme şuuruna erecektir ki, zekât ve sadaka verme yolunu tutsun. Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve O’nu tanımanın meyveleridir. Bu vazifeleri en mükemmel şekilde insan gördüğü için Üstad Hazretleri insanın yaratılışı hakkında “kâinatın yaratılışının maksad-ı âlâsı” olarak söz etmektedir.

İnsanın bu vazifeyi yerine getirmesi kâinatla birlikte, yâni onun yardımıyla oluyor. “Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye” ifadesi bize bu dersi verir.

Tezahür-ü rububiyet; Allah’ın, Rab ismini tecelli ettirmekle, terbiye ediciliğini göstermesi, ilim dairesindeki bir varlığı zâhire çıkarması, başka varlıkların da temaşasına ve tefekkürüne açması demektir. Bu terbiye, öncelikle, kâinatta kendini göstermiştir. Yâni, önce bu kâinat insan meyvesi verecek şekilde terbiye görmüş, daha sonra insan o kâinata muhatap olacak ve ondan istifade edip onu temaşa edecek bir fıtratta yaratılmıştır.

Ubûdiyet, kulluk demektir ve mânası ibadetten daha şümullüdür. Yâni, ubûdiyet insanın bir kul olarak yapması gereken her şeyi içine alır. Bunların yapılması da bir nevi ibadettir, ancak ibadet denilince öncelikle akla gelen mana, Allah’ın emrettiği vazifeleri yerine getirmek, namaz kılmak, zekât vermek ve oruç tutmaktır.

Rububiyete karşı küllî ubudiyetle mukabeleyi birkaç misalle izah etmeye çalışalım:

Semayı yıldızlarla süslemek, o büyük cirimleri gayet muntazam olarak çalıştırmak, semayı direksiz durdurmak Rububiyetin haşmetli bir tecellisidir. Buna karşı insanın ubûdiyet vazifesi, bu muhteşem tabloyu hayretle tefekkür etmektir.

Rububiyetin bir başka tecellisi, suyu, toprağı ve diğer unsurları bir araya getirerek onlardan bir meyve ağacı yapmak ve onu meyve verecek şekilde planlamak, şifrelemek, terbiye etmektir. Buna karşı insanın ubûdiyet vazifesi ise, o ağaçlardan süzülen meyveleri tefekkürle yemek ve Allah’a şükür ve hamd etmektir.

Işıklar âlemini de Allah terbiye ediyor, gözler âlemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak şekilde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiririz.

Gıda maddelerinin yenilecek şekilde, ağzımızın, dilimizin, midemizin de onlardan faydalanacak tarzda terbiye edildiklerini nazara alarak, Rabbimizin bu sonsuz ihsanlarını hayret ve teşekkürle karşıladığımızda, yine o rububiyete karşı ubudiyetle mukabele etmiş oluruz.

Kısacası, hikmetle yaratmak rububiyet, bu hikmet ve faydaları düşünmek ubûdiyettir. Rahmetle yaratmak rububiyet, bu rahmete şükür ve minnettarlıkla mukabele etmek ubûdiyettir. Hastalıkları, ölümü takdir etmek rububiyet, bunlara karşı sabır ve rıza ile mukabele etmek ubûdiyettir.

Allah’ın izzet tecellilerine karşı zilletini bilmek, O’nun zenginliğini gösteren nimetlere karşı fakrını idrak etmek ubûdiyettir.

Kâinatın yaratılması insan için, insanın yaratılması ise ubudiyet-i külliye içindir. Ubudiyet görevini küllî olarak yapabilmesi için insana bambaşka bir istidat verilmiştir. O, aklıyla, hayaliyle sadece hazır eşyayı değil, o anda görmediği nice şeyleri, hatta geçmişi ve geleceği düşünebilir. Böylece fikri, düşüncesi, anlayışı ve feyzi küllîleşir. Eline aldığı bir meyveyi yerken, o anda bir milyonu aşkın canlı türünün sonsuz denecek kadar çok fertlerinin rızklandıklarını, kendisinin de bu İlâhî sofradan faydalanan bir fert olduğunu düşünebilir ve böylece Allah’ın Rezzak ismini küllî mânâda tefekkür etme imkânına kavuşur.

İnsanın bu kâinata meyve olması da böyle bir neticeyi doğurmaktadır. Bir ağacın bütün unsurlarını şuurlu farz etseniz, en küllî tefekkürü meyveler yaparlar. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için, o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil ve tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.

Bu küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar, kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve bilhassa Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir (asm). Sonra derecelerine göre Allah’ın diğer salih kulları gelir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...