Block title
Block content

HAMZA EMEK

 

l922'de Emirdağ'da doğdu, l99l'de vefat etti.

"Üstadı ilk ziyaretim"

"l944'de İstanbul Vefa Lisesinde talebeydim. O zaman lise son sınıftaydım. Üstad Bediüzzaman'ı sadece ismen işitmiştim. 'Emirdağ'a büyük bir İslâm âlimi gelmiş' diye işitiyordum. Henüz daha ziyaretine gidememiştim. İlk görüşmemize Ömer isimli ihtiyar bir zat vesile oldu.

"Okulu bitirme imtihanları için İstanbul'a gitmiş ve Reşadiye Otelinde kalıyordum. Otelde bir zatla tanıştım. Benim nereli olduğumu öğrenince, Emirdağ'ında büyük bir İslâm âlimi olduğunu, tanışıp tanışmadığımı sordu. Ben  ise Üstadımızı duyduğumu, ama henüz ziyaretine gidemediğimi söyledim. O zat ne zaman gideceğimi sordu ve bana şöyle söyledi: 'Emirdağ'ındaki o büyük zata, Bediüzzaman derler. Çok büyük bir âlimdir. Gittiğinde onunla tanış, ellerini öp, benim selâmımı söyle, ismimin Ömer olduğunu ve kendileriyle Şam'da beraber olduğumuzu hatırlat.'

"Emirdağ'ına geldiğim gün ikindi namazı için Çarşı Camiine gitmiştim. Üstad camiin mahfilinde namaz kılıyordu. Namaz kıldığı yer tahta bez gibi örtülerle çevriliydi. Namazdan sonra çekine çekine merdivenlerden çıkınca Üstad beni gördü ve yanına çağırdı. Varıp ellerini öptüm ve Reşadiye Otelindeki Ömer Efendinin selâmını söyledim. Üstad selâmı aldıktan sonra bana Emirdağ'ında kimlerden olduğumu sordu ve Demirci Hasan'ın yeğeni olduğumu söyledim. Bu ziyaretten sonra Üstad bana 'Sen safa gelmişsin' diye müsaade etti ve ayrıldım. İşte Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa ziyaret edip, görüşmem böyle olmuştu.

Üstad'ın hiddeti

"Üstadı tanımamın daha ilk günleriydi. Üstadı yine ziyaret etmeyi arzu ettim. Ceylân Çalışkan'la karşılaştım. Ceylân merhum ısrarla, 'Üstad izin vermiyor' dedi. Ben yine Ceylân'ı dinlemeyerek içeri girip merdivenleri çıkıyordum. Bir anda Üstad'la karşılaştık.

"Üstad gür bir sesle, 'Senin ne işin var bu saatte?' diye bana bağırdı. Ben bu celâl ve hiddet karşısında, mahcubiyet içinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Üstad'ın beni huzurundan kovmasıyla öylesine sarsıldım ki, hışkıra hışkıra ağlayarak orayı terk ettim. Ertesi gün Ceylân gelip beni çağırdı. Üstad bana, 'Kardaşım, ben o vakitlerde kimseyi kabul edemiyorum' diyerek gönlümü aldı. Üstad'ın hiddetine dayanabilmek çok zor bir şeydi. Ben daha ilk günlerde iki defa hatalarımla buna şahit olmuştum.

"Yine bir gün Eskişehir'e gidecektim. İşim ticaretle alâkalıydı. Üstad'a haber vereyim, belki bir işi olur da hallederim diye düşündüm. Üstad'a vardım. Eskişehir müftüsü Hafız Abdullah Efendiye mektup gönderecekmiş. Bu tevafuk üzerine Üstad 'Sonra uğra' diye bildirdi. Fakat sonra iş tersine döndü, ben işimi başka bir vesile ile hallettiğimi bildirmek üzere Üstad'a gittim.

"Durumu bildirince Üstad çok hiddetlendi, elini tersiyle havadan yere doğru savurarak, 'Ben böyle talebe istemiyorum' dedi.

"Her Pazar Üstad'ın hizmetindeydim"

"Tabii bu hadiseler, Üstad'a ve Risale-i Nur'a hizmetimiz için fevkalâde ibretli derslerle doluydu. Sonraki vazife ve hizmetlerimizi buna göre ayarladık. Zaten ilk zamanlarda meseleleri tam bilmiyordum. Üstad'a da misafir diyerek hizmet etmeye çalışıyordum. Zaman geçtikçe Üstad'a olan sadakatimiz arttı. Üstad'a hizmetimizi nöbete koyduk. Ben hep Pazar günleri hizmetine gidiyordum. Bu durum Üstad ebediyete intikâl edinceye kadar devam etti. 

Üstad'ın çayı

"Üstad çok çay içerdi. Çaya bol bol limon sıkar, öyle içerdi. Bazan çayı biraz içer, sonra bardağı bize verip içmemizi söylerdi. İlâveten 'Kardaşım, ben bu çayı padişah gelse yine vermem' derdi. Biz de alıp içerdik.

***

"Bir gün Üstadı zehirlemişlerdi. Ben ve rahmetli Zübeyir, Üstad'ın yanındaydık. Zübeyir Ağabeyin isteği ile Doktor Tahir Barçın'ı çağırmıştık. Doktor mutlaka serum yapmak istiyordu. Ben Üstad'a söyledim, hiç ses çıkmıyordu. Serum yapıldı ve doktor gitti. Sonra Üstad kendisine gelince sopasını istedi ve rahmetli Zübeyir Gündüzalp'e hitaben, 'Keçeli, bugün beni şişlettiniz' diye sopayla vurdu. Zübeyir Ağabey başını ayak tarafından yorganın altına gizledi.

Üstadımızın hastalığı sırasında Dr. Tahir Bey 'Mutlaka ateş dürücü alması lâzım' dedi. Depo sulfamid tavsiye  etti. Bunun on iki saatte bir verilecek dozunu verdi. Ben de 'Bunu Üstad'ın çayına koyar içiririm' dedim. İlacı yanıma aldım. Üstadı ziyarete gittim. Üstad beni görünce, 'Kardeşim Hamza, bunlar bana ilaç içirmek istiyorlar, sen bana yardımcı ol!' deyince, içim bir hoş oldu. İlacı çayına atmaya gönlüm varmadı, vazgeçtim. İlacı Tahir Bey'e iade ettim. 

Üstad'ın son zamanları

"Üstad Ankara tarafından Emirdağ'da yeniden ikamete mecbur tutulmuştu. Bu defa müracaatla Isparta'ya gitti. Tekrar hasta olarak Emirdağ'ına gelirken Çay kazâsından çevrilip, Afyon'a gönderildi. Afyon'daki iki gün kaldı. Bizler merakla beklerken Emirdağ'ına geldik. Dışarılarda çok kalabalık vardı. Üstad çok hastaydı. Bunu sezdirmemek için ben ve Zübeyir, Üstad'ın koluna girip bahçeye aldık. Sonra da ben Üstadı kucaklayıp yatağına yatırdım. Şiddetli hastaydı. Biz de başucunda bekliyorduk. Daha sonra aniden iki defa uyandı. Tebessüm ediyordu. Gülerek buyurdu ki:

'Kardaşlarım, korkmayınız, Risale-i Nur bu memlekete hakimdir. Masonların, zındıkların ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz zahmet çekeceksiniz, fakat sonu çok iyi olacak.'

diye sevinçlerle anlattı. Bilâhare yeniden uyandı. Hiçbir şey olmamış gibi namaz kıldı. Kardaşları çağırttı ve hepsiyle ayrı ayrı vedalaştı. Isparta'ya gitmek üzere Emirdağ'ından ayrıldı.

"Üstad'ın kız çocuklarıma olan şefkati"

"Ayşe, Nurcan, Nuray ve Şirin isimli kızlarımdan Şirin'in ismini Üstad vermişti. Ayşe beş-altı yaşındayken, gidip Üstad'a olan sevgisinden cübbesinin altına girmişti. Üstad 'Bu kimin kızı?' diye sorunca, Zübeyir Ağabey 'Hamza'nın kızı' diye cevap vermiş. Sonradan Üstad bana lâtifeyle  'Hamza, pek acip bir kızın var' diye lâtifede bulundu.

"Hazret-i Üstad Emirdağ'da birkaç defa çok şiddetli hastalanmıştı. Bir defasında Pakistan'ın kurtuluş yıldönümüydü. Üstad 'Alâküllihal, biz de burada Pakistanlıların bayramına iştirak edeceğiz' diyerek bizi toplayıp bir ziyafet verdi. Ne kadar çeşitli yemek varsa getirtti. Kendileri de başımızda bulunuyordu. Tabii sofrada neler varsa yiyip bitirmiştik. Yemekten sonra Üstad bizimle. 'Oburlar, beni mahvettiniz' diye şaka yapıyordu. O gün akşam üzeri Üstad çok hastalandı. Ateşi kırk dereceyi bulmuştu. Bizler Üstad'ın ateşini nasıl düşürebiliriz diye çalışıyorduk. Dr. Tahir Barçın sık sık muayene etmeye geliyordu ve iğne yapmıştı.

"Biz Üstad'a hitaben 'Efendim Tahir Beyin selâmı var, bir bardak çay içiniz, mide boş kalmasın' diyor ve limonlu bir bardak çay içiriyorduk.

"O hasta halinde, namaz vakti gelince namazını hiç geçirmiyordu. Sonra karar vererek Eskişehir'e gittik. Gece giderek, havacı arkadaşlar vasıtasıyla dahiliye mütehassısı Dr. Cemal Duman'ı alıp getirdik. Üstadı muayene etti, ama kati bir teşhis koyamadı. 'Belki bağırsaklarda bir üşütme olabilir' dedi.

"Üstad son günlerinde Ankara'ya gitti, ama şehre sokmadılar. Tekrar Emirdağ'a geldi. Isparta ile Emirdağ'da ikamete mecbur edilmişti. Üstad ise istediği yere gitmek istiyordu. Emirdağ'da bir kaymakamımız vardı. Mehmet Us ismindeki bu zat Konyalıydı. Üstad'a fevkâlade hürmetkar bir zattı. Polislere 'Siz arkasından çıkın, sonra bırakın, nereye gittiğine karışmayın'. diyordu. Bu zattan Allah razı olsun, çok faydası ve hizmeti oldu.

"Müştaklar Nuru arar, bulur"

"Bir gün Üstad bize şu haberi gönderdi:

"Hamza ile Hacı Osman'a selâm söyleyin. Risale-i Nur'u ona buna vermesinler. Müştaklar Nur'ları arar ve bulur.'

"Üstadımız Emirdağ'dayken uzak dağlardan soğuk su getirtir, onu içerdi. Yedikapı boğazından su getirirdik. Kıra gittiği zamanlarda daima en yüksek tepeye çıkardı.

"Bu dağın sahibi ekmeği bana getirdi"

"Bir gün Nureddin ile İsmail isimli iki çocukla Emirdağ yakınlarındaki bir dağa giderler. Dağın başında sepet yuvarlanır. Sepetin içindeki ekmek de dereye yuvarlanır, gider. İki çocuk peşinden koşarlar. Fakat bir türlü ekmeğe ulaşamazlar. Az sonra 'Gelin' diye Üstad kendilerini çağırır. Tepeye çıkan çocuklar bakarlar ki, az önce yuvarlanan ekmek, Hazret-i Üstad'ın yanında duruyormuş, Hazret-i Üstad onlara 'Bu dağın sahibi ekmeği bana getirdi. Bu dağ kerametli bir dağdır' demiş.

"Amcam Hasan Efendi, Üstadımız Emirdağ'a gelmeden on iki sene evvel bir rüya görmüştü. Rüyasında Hazret-i Ali kendisine bir sandık veriyor. 'Bu sandığın içinde Hazret-i Mehdi var, bu sana emanettir.' diyor. On iki sene sonra, Hazret-i Üstad Emirdağ'ına geldiği zaman, ona diyor: 'Sende bir emanet var. İşte o emanet benim!'

Hamza Emek, bu aziz hatıralarını anlatırken bir ara "Ah Üstad, ah Üstad! Onun hayatında cennet hayatı geçirdik. Onun yanında kediler bile farelere ilişmezdi. O kurt ile kuzuyu biraraya getirmişti" diyerek içini çekiyor, o aziz Üstad'dan ayrı olmanın, onsuz yaşamanın ızdırabını ve elemini çekiyordu.

"Emirdağ'dan Üstad'ın son ayrılışından sonra Urfa'da olduğu haberini almıştık. Gelen telgraflarda geri dönmesi için çok tazyikat yapıldığı bildiriliyor, bizim bu tazyikleri Ankara'dan durdurmak için çalışmamız isteniyordu. Bizler hazırlık içindeyken ikinci telgraf Üstad'ın Urfa'da vefat ettiği haberini verdi. Biz arkadaşlarla Urfa'ya gidene kadar cenazeyi kaldırmamaları için Abdülmecid Nursi adına telgraf çektik. Uzun bir yolculuktan sonra Urfa'ya ulaştık.

"27 Mayıs ihtilâlinden sonra Emirdağ'da Nur talebelerini ve beni tevkif ettiler. Bir müddet Emirdağ ve Bolvadin hapishanelerinde yattık. Evlerimize girip kitaplarımızı aradılar. Hadiselerin nihayetinde beraat edip rahat bırakıldık."

(Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...