Block title
Block content

HASAN OKUR

 

 l933'de Nevşehir'in Nar kasabasında doğdu. Uzun yıllar orduda astsubay olarak çalıştıktan sonra, Diyanet İşleri Teftiş Kurulunda vazife yaptı. Yirmi sekiz yıllık çalışmadan sonra emekli oldu.

 Risale-i Nurları ilk tanıyışım

"l953 yılında Ankara Hacıbayram semtinde bir sohbet esnasında 'Bediüzzaman isminde büyük bir âlimin on iki cilt Kur'ân-ı Kerim tefsiri var' denildiğini işittim. O günden sonra, bu isme karşı kalbimde hayranlık, hürmet ve muhabbet hissetmeye başladım. Lâkin yaptığım araştırmalarda, bu nâm ile bir tefsirin varlığını bilen yoktu.

"1955 yılının sonunda Ankara Muhabere Ana Tamir Fabrikasında telsiz teknisyeni astsubay olarak yine göreve başlamıştım. Halen İstanbul'da bulunan Hüseyin Kileci isminde bir asker, bana Eşref Edip merhumun küçük tarihçesini ve Gençlik Rehberi'ni verdi. Cumartesi, Pazar Tarihçeyi bitirdim. Rehberi de yarı ettim. Risale-i Nur'un mahiyetini ve dâvânın ulviyetini hissetmeye başladım. Ruhumun tercümanı göz yaşlarım oluyordu. Ertesi gece rüyamda Üstad'ım Hazretlerini memleketteki evimize teşrif etmiş gördüm. Elini öptüm.

 Albay Hulusi Beyle tanışıyorum

"Bundan üç ay sonra Sözler'in ilk nâşiri merhum Âtıf Ural ve Mustafa Sungur Ağabeyle tanıştım. Artık Risale-i Nur'u gece gündüz demeyip okuyor, yeni matbaadan çıkan eserin tashih ve formalarının kırılmasına yardımcı oluyor, imanî meselelerin ince ve derin nüktelerini arkadaşlarla sabahlara kadar müzakere ediyorduk. 1957 yılında Eskişehir'e radar cihazının elektronik beyin aksamını tamire görevli gitmiştim. Emekli Albay Hulûsi Yahyagil, havacı astsubay oğlunu ziyarete gelmişti. On iki gün onun İşârâtü'l-îcaz ve Mektubat'tan yaptığı derslerde bulundum.

 "Üstadla karşılaşmamız"

"Bir akşam ders bitmek üzereydi. Üstad Hazretlerinin şoförü Mahmud Çalışkan geldi. 'Yarın Üstad Eskişehir'e gelecek' dedi ve aynı arabayla Hulûsi Ağabeyi aldı, götürdü.

"O gece sabahı zor yaptım. Tamirini bitirdiğimiz cihazlar yolumuz üzerinde olması cihetiyle, askerî jiple Kanlıpınar'ın ötesinde çok sisli bir havada Üstadı karşıladık. Araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandım. Bu arada inen sivil arkadaşlar Üstad'ın elini öpüyorlardı. Onların askerî bir vasıtadan evvel inmesi ve resmî olarak benim sonraya kalmam, Üstad'ımın kader cihetiyle ne kadar inayet altında ve kalb-i mübareklerinin rahmet-i İlâhiye tarafından nasıl serin tutulduğuna büyük bir delildir. Işıkla Üstad'ın arabasına durması için işaret verilmişti. Vasıtalar tam karşılıklı yolun kenarında duruyordu. Aman yâ Rabbî! Üstada yaklaşıyordum. O nasıl bakıştı öyle? Heybetli bakışlar karşısında irkilmemek ne mümkündü? Gözlerinin içinde, güneş batarken ufukta bıraktığı sarı ışıklar gibi şûlelerin lemean ettiğini görüyordum. Kendisine yaklaştığım zaman tebessüm ediyordu. Mübarek ellerini üç kere öptüm, yüzümü avuçlarının arasına aldı, 'Mâşaallah' dedi. Nasıl haber aldığımızı sordu.

 "On iki gündür Hulûsi Ağabeyin Mektubat'tan ders yapmasını dinliyorduk. Bayram Ağabey geldi, o haber verdi' dedim. Mahmut'u Bayram diye söylüyordum Tebessüm ettiler. 'Seni Risale-i Nur'a talebe olarak kabul ediyorum. Risale-i Nur'u nerede duyarsan orada dinle.' dediler.

"Bu arada Üstad'ın elinin üzerine epeyce kan bulaşmış olduğunu  ikimiz de gördük. Üstad kana çok dikkatli baktı. Neden ileri geldiğini anlamaya çalışıyordu. Meğer benim başparmağımdan bulaşmış. Ben farkında değildim. Başparmağımın ortası yarılmış olduğunu tespit ettik. Nasıl olduğunu sordu. Ben de araba tam durmadan indiğim için hendeğe yuvarlandığımı söyledim. Tekrar başımı okşadı ve yürüdü. Arabasında merhum Zübeyir Ağabey de vardı.

 Sütçü İbrahim Dede

"Üstad önde, biz arkada Eskişehir'in dışına kadar geldik. Orada da Üstadı karşıladılar. Onlar arasında Muttalip Köyünde bulunan Nakşi Şeyhi Hacı Efendinin 80 yaşlarında bir müridi olan Sütçü İbrahim Dede de vardı. Üstad'ın eline sarıldığı zaman, Üstad onun elini öpmeye iyice eğildi. Bu hali, Üstad'ın tevazuda emsalsizliğinin büyük bir delili idi. Fakat o zât buna imkân vermedi ve Üstad'ın elini öptü, bizler de tekrar öptük. Yediye tamamlamak kasdıyla, dört defa üst üste de burada öptüğümü hatırlıyorum. Yıldız Oteline geldiler. Daha önce bize işaretle geçmemizi emir verdikleri için, benim jipi orada bir sokağa bırakıp otelin önüne gelmiştim. Hulûsi Ağabey de oradaydı. Bizleri, dua eder gibi ve arka arkaya doğru ellerini döşüne açıp kapayarak selâmlayıp otele girdiler.

"Üstad'dan ayrılıp alaydaki pansiyona geldiğim zaman elimde olmayarak hicran ateşiyle yandığımı hissettim. Üstad'dan istimdat eyledim ve kalbimi gerisin geri bana iade etmesini Cenab-ı Hakk'tan dua ve niyazla istedim. Sonra o hâl benden geçti. Halbuki Üstad Hazretlerini ziyaretim sırasında neşeli ve gülmekte idim. Aslında Üstad böylesi meşreplerden hoşlanırmış.

 "Üstadı Isparta'da ziyaretim"

"Üstadı üç arkadaşla beraber, 1959'da ziyaret ettik.

"Birisi Nevşehirli Memduh Özçelik diğeri Niğdeli merhum şoför Bahaddin Efendi idi. Bizleri kabulü sırasında Üstad, bitkin ve çok hasta idi. Mübarek ellerini öpüp oturduk. Merhum Zübeyir Ağabey, Üstad'ın ağzına kulağını dayamak suretiyle söylediklerini bize aktarıyordu. 'Siz Risale-i Nur'un has şakirdleri olarak kabul ediyorum. Benim hastalığımı ehl-i dünyaya duyurmayın.' diyordu ve gözleri yaşlı idi.

"Biz Ekim l959 başlarında ziyaret etmiştik ki, bundan üç ay sonra Aralık sonunda Üstad Ankara'ya teşrif ettiler. Denizciler Caddesindeki Beyrut Palas'ta kendilerine tahsis edilen üçüncü kattaki güneybatıya nâzır odaya yerleştiler. Yanıbaşındaki odada hizmetindeki ağabeyler kalıyordu. Türkiye'nin Diyarbakır, izmir gibi uzak yerlerinde Risale-i Nur'a hizmeti sebkat eden pek çok Nur talebesi ve Ankara'da haber alanlar, ziyaretine koşuyorlardı. Biz iki astsubay, kendilerine yakın bir odayı, müşteri sıfatıyla kiralamış bulunuyorduk. İkinci katta bulunan Birinci Şube Emniyet ekipleri, ziyarete olan tehacümü ara sıra önlüyorlardı. Hattâ emniyetin ekip başı Komiser Abdülkadir Bey bana hitaben, 'Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz. Madem siz Nur talebesisiniz, öyleyse buranın işlerini size emanet ediyoruz. Bizim vazifemiz güvenliği sağlamaktır. Bu hususta bize yardımcı olabilirsiniz, rasgele kişileri içeri almayın.' demişti.

 "Üstad benim bardağımdan çay içti"

"Üstad Ankara'ya gelirken kendisini Gölbaşı'da karşılamıştık. Ve orada Memduh Özçelik ve üç astsubay arkadaşla beraber ellerini öpmüştük. Üstad gece olunca l,5 saat istirahata çekildi. Zübeyir Ağabey 'Bir saat sonra uyandırın, zira Üstad bir buçuk saatten fazla yatmaz' dedi. Öyle yaptık, üstad sabah erkenden kahvaltı yaptı. Çay içmesi ve teberrüken saklamak için benim evden getirdiğim çay bardağı ile çay içtiler. Altı tane bardaktan tek bardaktı. Tevafuk ki, Üstad'ın alışık olduğu ve daima çay içtiği bardağın aynısı olduğu için bununla çay verebiliriz', dediler. Şimdi Üstad'ın çay içtiği o bardağı, içerisinde 2-3 tane limon çekirdeği ile beraber ambalajlı olarak muhafaza ediyorum. Ayrıca talebelerine verdiği tayinat paralarından eski l liralık ile bir de 25 kuruşu hatıra olarak bulundurmaktayım.

 "Ben bir hiçim"

"Sabah olmuştu. topluca ziyaretini yaptık. Mustafa Sungur Ağabey, beni Üstada göstererek, 'Efendim, bu kardeşimiz ve arkadaşları Nevşehir'e dershane-i Nuriye açmışlar' der demez, Üstad tebessüm ederek ve sağ elinin şahadet parmağını bana doğru uzatarak, 'Kardeşim, senin bana karşı çok fazla hüsn-ü zannın var' dedikten sonra, elleriyle sağlı sollu cübbesinin iki yakasını tutarak, arka topuklarını kaldırıp, ayaklarının ön parmak uçlarına doğru dikilip, tekrar düz basarak, sevincinden hem çırpınıyor, hem de  'İşte bak, ben bir hiçim. işte bak, ben bir hiçim' diye nazarları Nur  Külliyatına çeviriyordu.  O esnada Üstad'ın benim kendisine olan aşırı hüsn-ü zannımı tadile çalıştığı hatırıma geldi.

 "Günde en az bir sayfa Risale-i Nur okumalı"

"Sonra bir elini omzuma, diğer elini Mühendis Kemal Ural'ın yüzüne koydu. Bu arada Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin ehemmiyetini ifade ile, 'Günde en az bir sahife Risale-i Nur okuyarak âlem-i İslâm'da hâsıl olan şirket-i mâneviye sevabına dahil olmalı.' diyordu. Bu cümleden olarak, bu hakikatı idrak edeli, günlük telâşe ile unutup yatsam dahi, yatağımdan kalkıp Üstad'ımın ilim ve marifetullah cihetiyle verdiği bir tetebbu virdi olarak kabul ettiğim dersimi, Allah'tan ciddî bir mâni olmazsa okuyorum. Ve bu ehemmiyetli noktayı bazan sorulduğunda nazara vermeyi hizmete taalluk eden bir vazife biliyorum.

"O gün öğleye doğru Üstad İstanbul'a gitmek için kapıdan dışarı çıktılar. Sol elini omzuma koydular. Koluna girdim ve otelin merdivenlerinden indirip arabasına yerleştirdim, yorganınım dizlerine ve döşüne doğru sardım. Dr. Tahsin Tola, Said Özdemir ve iki arkadaşla hemen bir taksiye atladık. Son sür'atle giden Üstadımızı, Ankara'dan 50 km dışarıya kadar emniyet bakımından uğurlarken, asıl emniyetle görevli polis ekibi, bizim arabamızı durdurdu. Üstad uzaklaşana kadar bekledikten  sonra Ankara'ya döndük.

 "Üstad'ın ikinci defa Ankara'ya teşrifleri"

"Üstad Hazretleri ikinci defa Ankara'ya teşrif ettiler. Tahminen 28-29 Aralık 1959'da. Bu arada kendisini pek çok siyasî ve idarî bürokrat ile sayısız Nur talebeleri ve Üstada muhabbet ve hürmetleri olan ehl-i iman ziyaret ettiler.

"Biz yine sabahlara kadar kapısının önünde idik. Bu defa Zübeyir Ağabey, 'Üstad çok yorgun, iki saat ancak yatar. Beni bir buçuk saat uyuduktan sonra uyandırın' dedi. Kendisini gece 2.5'da uyandırdık. Hakikaten Üstad, o saatte odasında hareket halinde idi.

 "Üstadı merdivenlerden ben indirdim"

"Burada mühim bir hususu arz etmek isterim. Ertesi gün sabah olmuştu. Üstad yine gitmek için hazırlanıyordu. Biz 48 saat kapısının önünde nöbet tuttuğumuz halde, Üstad çıkmadan kapısının önü, Üstad'ın koluna girmek ve onu taşımak maksadıyla bazı zevat tarafından rekabete tutulmuştu. Biz bu hâli görünce, oraya sırf ihlâsa zarar gelmemesi için terk ettik. Nihayet Üstad kapıdan çıktı. Üst katta merdivenlerin başına kadar geldi ve orada durdu, iki tarafına bakınarak 'Beni geçen sefer merdivenlerden birisi indirmişti. O kimdi? O beni çok iyi indirmişti' dedi. Bu arada ben yaklaştım, baktım, Üstad ısrar ediyordu. 'Bendim efendim' dedim. Yine ellerini omuzuma koydu. Her türlü iddiadan beri olan muhterem ihlâs abidesi Tahsin Tola Ağabey kolundan çıktı. Said Beyle biz, zemin katın salonuna kadar indirdik.

 "İbrahim Cânan'ın çektiği fotoğraf"

"Bu arada Üstad'la ikimizin omuzu başına, başını yaklaştırarak 'Ne olursun ağabey, biraz da ben taşıyayım' diye ısrarla talepte bulunan zât Tarihçe'deki fotoğrafta, elinde sepet olan Ilgazlı şoför Hulûsi kardeşimizdi. Baktım, Üstadım bu durumdan rahatsız olacaklar, yavaşça kolundan çıktım, o girdi. Ben gazetecilerin dışarıda herhangi bir toplu hücumuna karşı vaziyet almak üzere, otelin kapısından Üstadı rahatsız etmemek için iki büklüm tam çıkıyordum ki, halen Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanı olan Prof. Dr. İbrahim Cânan, elinde fotoğraf makinesiyle o fotoğrafı çekti. Üstad sağ eliyle 'Çekmeyin' mânâsında, yukarıdan aşağıya havayı kesti.

"Tarihçe-i Hayat'ta yer alan bu fotoğrafın çekiliş ânı, 30 aralık l959 Cumartesi, sabah saat 08.00 sıraları olarak hatırlıyorum. Üstad, o gün İstanbul'a  gittiler. Hep gelip gitmelerinde kendilerini Ankara'daki Nur talebeleri fevkâlade bir tezahüratla karşılayıp uğurladılar. Ankara'ya gelirken ve giderken sayısız gazeteci topluluğu alâka göstermesine rağmen, Nur talebelerinin maddî ve manevî çemberinden yaklaşmak imkânını asla bulamadılar.

 "Üstadla olan kısa hatıralarımı, ebedü'l-âbâdda daimi sümbüllendirmesini rahmet-i İlaâhiyeden niyaz ediyorum.

 "Mâlûm olduğu gibi Üstad Hazretleri bu tarihten üç ay sonra vefat ettiler. Urfa'ya cenaze namazına iştirak etmek için gittiğimiz hâlde yetişmek nasip olmadı. Ancak kabrinin üzerine cenaze namazı kılabildik.

"Allah Celle Celâluhû kendilerinden ebediyyen razı olsun. Âmin."

 (Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...) 

Paylaş
Yükleniyor...