Block title
Block content

"Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar..." Bu zatlar vahdetü'l-vücutçu mu, yoksa materyalistler mi?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu filozoflar "vahdet-i vücut" mesleğinden ziyade maddeci ve materyalist olan panteizm ve monizme yakın bir fikriyattalar. Ama bu onları tamamen ateist ve materyalist yapmıyor. Çünkü bu filozoflar Allah’ı bütünü ile inkar etmeyip Allah’ı, rububiyetini sebeplere devreden ilk bir sebep olarak görüyorlar. Bu fikirlerine "ukul-u aşere" demektedirler.

Ukul-u aşere: Kelime olarak on akıl, ilk akıl, hılkî ve cibilli olan akıl demektir. Bir kısım eski ve sapık felsefecilere ve hususan İşrakıyyuna göre; teselsül tâbiri ile müessiriyetini iddia ettikleri sebeblerden birincisidir. Bunun neticesi şirke gider.

Bunlara göre, akl-ı evvel Allah'ın mahluku olup ve bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl... ve böylece "ukul-ü aşere" dedikleri birbirinden türeyen on akıl varlığı tevehhüm edilerek dalâlete gidilmiştir.

Bunların iddiasına göre, ilk sebep olan Allah kesret âlemi olan kâinatı bizzat yaratıp idare etmiyor, bu yaratmış olduğu on akıl vesilesi ile idare ediyormuş.

Kısaca Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi filozofların materyalistlikleri direkt değil dolaylıdır. Bu yüzden bu filozofların Allah aşkı hesabına maddeyi yok sayan vahdet-i vücuda yakın olmaları düşünülemez.

"Teşebbüh-ü bi'l-Vâcib" yani "Vacibü’l –Vücut olan Allah’a benzemek" terkibinde sarih ve açık bir şirk unsuru yoktur. Lakin şirke ve küfre yol açacak ve  insanı benlik ve kibre sevk edecek unsurları havidir bu terkip. Üstad'ın ibarelerinde İbn-i Sina, Farabî ve Eflatun gibi zatların açık bir şekilde şirke girdikleri manası anlaşılmıyor.

Sadece esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi şirk ve küfür fırkalarına fikri bir zemin ve onlara bir kapı araladığını vurguluyor. Yoksa her ikisini aynı kefeye koymuyor. Ama bu zatların açmış olduğu bu fikri kapıyı kullanıp şirke ve küfre düşen çok fırkalar ortaya çıkmıştır. "Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak" ile hiçbir yönle mahlukata kıyasa gelmeyen "Allah’a benzemek" arasında çok azim fark var. İşte bu filozoflar bu noktada yanılmışlardır.

Burada “Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.” ibaresi esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi ehli küfür ve şirke hitap ediyor. İbn-i Sina, Farabî ve Eflatun gibi zatları ise bunlara kapı açmak ve fikri zemin ihzar etmek noktasından tekdir ve ta’zir ediyor yoksa bunları tekfir etmiyor.

“Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.” İbaresinde şükrün yolunu kapamak manası ise şirk ve küfrün bir gereğidir.

Zira kâinattaki nimet, ikram, ihsan, tezyinat, gibi çok fiil ve icraatları sebeplere verirsek, Allah’tan bilmediğimiz için teşekkürü Allah’a değil sebeplere tapmak sureti ile yapmış oluruz. Bu da şükür ve teşekkür yolunu kapamak anlamına gelir.

Elmayı ağaçtan, sütü inekten, balı arıdan geldiğini zu’m eden birisi, Allah’a değil ağaca, ineğe ve arıya perestiş eder. Böylece şükür ve teşekkürün yönü değişir, Allah’a değil sebeplere olur.

Özetle, İbn-i Sina, Farabî ve Eflatun gibi zatlar bu yola giren değil sebep olan adamlardır. Bu yüzden adi ve ami bir müminden öteye geçememişlerdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Maksat | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 1629 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

ihlasnur
p.7'de: "bu zatların açmış olduğu bu fikri kapıyı kullanıp şirke ve küfre düşen çok fırkalar ortaya çıkmıştır. "Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak" ile hiçbir yönle mahlukata kıyasa gelmeyen "Allah’a benzemek" arasında çok azim fark var. İşte bu filozoflar bu noktada yanılmışlardır." Bu tabiriniz sebep olma vechesinde bakılacak olursa nasıl değerlendirilmelidir? p.8'de geçen: "..şirkten tamamen çıkamayıp.." bu tabire göre hükümleri nedir? Benim bu metini tahlil ederken anladığım ve size de sormak istediğim mesele Teşebbüh-ü bil vacib'e benzemekle vacib-ül vücuda benzemek zahirde aynıdır. Lakin teşebbühçüler madde hesabına bunu, vahdetçiler ise Allah hesabına kainatı yoksayıp kendilerine Rububiyet vermektedirler. bu düşüncemi sormaktı.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan

zu’m eden birisi: anlamı nedir?sözlükte yok.

Değerli Kardeşimiz;
Zu'm/Zuum: Bâtıl zan, Yanlış zan anlamına gelmektedir.
Selam ve dua ile...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Vahdet-i vücutcular kendilerine Rububiyet vermiyor tam aksine kendilerini yok sayıyorlar. Bu yüzden vahdetçiler kendilerine Rububiyet vermektedirler sözünüz hatalı bir sözdür. Vahdetçiler ahlak-ı İlahi ile ahlaklanmayı prensip edinmişlerdir yani onun isimlerinin gereği ile amel etmeyi prensip edinmişlerdir. Teşebbüh-ü bil vacib vahdet-i vücutçularda değil filozoflarda vardır.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...