Block title
Block content

"Hayat, Zât-ı Zülcelâlin en parlak bir burhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en lâtif bir tecellî-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih i sanatıdır." cümlesini açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hayat öyle bir şeydir ki, varlığı ve devamı ancak bütün kainatın çarklarının dönmesi ile mümkündür. Basit bir sineğin yaşaması ve hayatının devam edebilmesi, kainatı oluşturan ve kainatı istila eden su, hava, toprak ve ateş gibi dört külli unsurun hizmet ve işlemesine bakar. Bunlardan birisi eksik olsa hayat yok olur. Demek bir sineğin hayatının oluşması ve devamı, kainat fabrikasının tıkır tıkır çalışması ile mümkün. Sinek küçüklüğü ve basitliğine rağmen hayat sayesinde bütün kainat ile muhatap ve bütün unsurları kendine hizmetçi kılmıştır.

İşte cüzi iken, hayat sayesinde külli olmak bu manayadır. Mesela dağ, sinekten daha büyük ve azametli olmasına rağmen hayatlı olmadığı için külliyet kesp edemiyor onun münasebeti bulunduğu konum ve mevkiden ibaret kalıyor.

Külli şeylerin bir cüzde toplanıp sığışması ise, sineğin vücudunda hayat sayesinde kainatta bulunan bütün element ve madenlerin belli ve hassas ölçülerde teraküm etmesine kinayedir. Yani hayatlı bir bedende, kainatta ne kadar element ve maden varsa hepsi hassas ölçüler ile birikmiştir. İnsanın vücudunda altın, bakır, çelik, demir, kalsiyum vs. madenlerin hassas ölçüler içinde toplanıp bulunması, hep hayat sayesindedir. Bu madde ve madenler kainatın umumunda büyük ve külli bulunurken, hayat sayesinde bu maddeler canlının bedeninde cüzi ve ince bir mizan ile teraküm ediyor.

İşte hayatın bu külliyet ve ihatasından dolayı, hayata malikiyetlik davası yapacak sebep ve zatın, hayatın oluşumunda gerekli olan bütün unsurlara hükmetmesi gerekir. Yoksa, hayatı ben yarattım, iddiası havada kalır. Hayata hükmeden hangi zat ise,  kainata da hükmeden zat odur .Bu yüzden hayat üzerinde Allah’ın birlik mührü çok parlak ve kati olarak görünüyor.

Aynı zamanda hayat bütün nimetlerin tartılıp tadılmasında da yegane kıstastır. Dağ hayata mazhar olmadığı için, hayat eli ile gelen nimetleri de hiçbir zaman idrak edip tadamaz. Hayat, bir varlıkta ne kadar cami ve parlak olarak tecelli etti ise, nimet alanı ve sofrası da o kadar parlak ve geniştir. Zira Allah bütün nimetleri hayat üzerine bina etmiştir. Bir elmayı tatmak için dil gereklidir, dilin çalışması için de hayat gereklidir. Böyle olunca, bütün nimetlerin idrak edilip tadılması, ancak  hayat ile mümkündür. Hayatın nebattan insana kadar camiyet ve parlaklık noktasından çok mertebe ve dereceleri vardır. Demek hayat ne kadar cami ise, nimet o kadar cami olur. Bu yüzden insan şu kainat sofrasının en cami müşterisidir.

Bu nimetlerin arka planında da Allah’ın rahmet manası vardır. Yani insan, hayat sayesinde Allah’ın rahmetini tanıyabiliyor. Ya da hayat, insanı Allah’ın rahmetine külli bir muhatap yapıyor. Rahmetin incelikleri ve güzellikleri önce hayat, sonra da hayata takılmış şuur ile anlaşılır ve bilinebilir. Hatta hayat ve şuur yanında iman olursa, Allah’ın gizli olan rahmet ve sanat nakışları anlaşılır, yoksa anlaşılmaz.

Demek hayat, şuurla genişliyorsa, imanla daha da genişler, nimet alanı ve sofrası bu dünya ile sınırlı kalmaz, bütün ulvi alemleri de içine alır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...