Block title
Block content

"Hazret-i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir." İzah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Aldatmaz, tabirinden maksat; niyetinin halis ve gittiği yolun hakikat olduğuna inanmasıdır. Hatta öyle ki, bu meslekten gitmeyi umuma men ediyor. Yani herkesin gidebileceği bir meslek değildir, diyerek aldatmaz olduğunu ve niyetinin halis olduğunu beyan ediyor.

Aldanır, tabiri ise istiğrak ve manevi sarhoşluk esnasında gördüklerini aynı hakikat telakki etmesidir. Halbuki o istiğrak halleri kişiyi aldatır ve yanıltır. O haldeki birisi hakikati bütünü ile ihata edemez. Ama kendini muhit zanneder. Bu da kişinin yanılgı içinde olduğunu gösterir. Mesela, Allah’ın vacip olan varlığına hasr-ı nazar ettiğinde, sair vücutları yok sayması bir ihatasızlık ve aldanmadır.

Hadi, kelime olarak; hidayet üzere giden,  hidayete ermiş kimse demektir. Mühdi ise kendi  hidayet üzere olmakla beraber, başkalarının hidayete gelmesine sebep ve vesile olan kimseye denir. Her hidayet üzere olan kimse, başkalarının da hidayetine vesile olur demek yanlış olur. Zira bazı zatlar vardır ki, kendisi hidayet üzeredir ama bir başkasına hidayeti aktaracak salahiyet ve kapasite kendinde olmayabilir.

Bir yapı ustası düşünelim; kendisi mükemmel bir yapı ustasıdır, mahareti pek fazladır ama  o ustalığı bir başkasına aktaracak retoriğe sahip değildir. İş öğretme ve bir başkasını terbiye etmeye gelince, aynı maharet ve ustalığı gösteremiyor. Biz bu kişiye; iyi bir usta ama kötü bir öğreticidir desek, yanlış olmaz. İşte her hadi mühdi olamaz önermesi bu hakikatin veciz bir ifadesidir.

İbn-i Arabi gibi harika zatlar çok hususi ve yüksek makamlara çıkmış, Allah’ın rızasını kazanmış, hidayet üzere giden hadi zatlardır. Ama bazı makamların vermiş olduğu geçici manevi sarhoşluk halinde söylediği söz ve davranışlar hidayet üzere olmayabiliyor. Kendisi manevi sarhoşluktan dolayı özür sahibi olabilir,  ama söz ve davranışların yansıdığı eserleri ne mazurdur ne de hidayete vesile olacak kabiliyettedir. Bu yüzden İslam büyükleri bu gibi harika zatları tekfir etmemişler, ama eserlerini de okumaktan ve istifade etmekten  men etmişlerdir. Yani bu zatlar kendi şahısları itibari ile hadi, yani hidayet üzeridirler, ama bir başkasına mühdi olacak, yani hidayetine vesile olacak durumda ve kabiliyette değildirler.

İbn-i Arabi gibi zatlar, çok özel ve gidilmesi herkese müyesser olmayan yollar keşfetmişlerdir. Bu yollarda giderken çok acip ve tavrı aklın haricinde makamlara girmişlerdir. O hallerin ve makamların incelik ve letafetlerini ifade de aciz kaldıkları için, bazı şatahat ve teşbihlere müracaat etmişler. Ya da lafız alemi o nurani makamları ifade etmekte aciz kalmışlardır. Üstad Hazretleri  bu manayı dıyk-ı elfaz, yani üslup ve lafız darlığı  diye  tarif ediyor. Genelde kalbin derinliklerindeki ince ve latif bir manayı ifade etmekte lafız ve ağız aciz kalıyor. İşte İbn-i Arabi’nin söz ve eserlerinin mühdi olamamasının sebeplerinden birisi de bu lafız darlığından kaynaklanan ifade zorluğudur.

"Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir." ifadesini Üstad Hazretleri şöyle bir örnek ile izah ediyor: 

"Küre-i arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin küre-i arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait küre-i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür. Madem küre-i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahürâtı var; elbette yedi kat semâvâta mukabil yedi kat denilebilir. "(1)

Alem-i Misal: Maddi alemle ruhlar alemi arasında bir köprü alemidir. Bu alem hem maddi alemden hem de ruhlar aleminden vasıflar almıştır. Maddi aleme göre misal alemi daha latif ve hafif bir alemdir. Misal alemi hayale yakın bir alemdir. İnsandaki hayal kuvvesi de bu aleme açılan bir pencere hükmündedir.

Misal aleminde şu maddi alemin bütün hususiyetleri yansır ve orada o alemin şartlarına göre tecelli eder. Burada küçük bir çakıl taşı orada dağ gibi görünebilir. Buradaki bir damla su  orada göl gibi tecelli eder. Buranın akrebi orada büyük ve korkunç bir mahluk şeklinde görünebilir. Şu dünya hayatında hayır ve şer, iyilik ile kötülük, güzel ile çirkin nasıl içi içe ise, orada da yansımaları iç içe olmak gerekir. Şu dünya hayatında olan biten her şey fotoğraf olarak çekiliyor ve kaydı misal aleminde levhalar suretinde muhafaza ediliyor.

Burada, bazı evliyaların mana aleminde gördükleri şeyleri aynı ile maddi aleme tatbik etmelerindeki hataları izah ediliyor. Halbuki mana aleminin şartları ve yapısı ile maddi alemin şartları ve yapısı çok farklıdır. Bu farkı nazara almadan, her iki alemi eşit görmüşler ve onu ona tatbik etmişler. Bu da bilimsel açıdan bazı çelişki ve itirazlara sebep olmuş.

Mesela, misal aleminde gördükleri Kaf dağını, yeryüzünde görmüş gibi tasvir etmişler. Kaf dağının cesamet ve büyüklüğünü öyle bir şekilde tasvir ediyorlar ki, dünyaya yerleşmesi mümkün değildir. O zaman haklı olarak ehli fen bu tasvirlere karşı çıkıyorlar. Zira coğrafya ilmine göre dünya üstünde böyle bir dağ mevcut değildir. Böyle olunca, makbul olan bu evliyalar hakkında suizan oluşuyor.

 İşte Üstad Hazretleri burada bu çelişki ve tutarsızlığın nedenlerini izah ediyor. Ne fennin beyanını inkar ediyor ne de o makbul evliyaların gördüm dedikleri şeyin hakikatini reddediyor. Üstad Hazretleri onların gördüklerinin hak ve doğru  olduğunu  lakin dünya üzerine tatbik etmelerinin hata olduğunu söylüyor. Onlar mana ve misal aleminde o yerleri görmüşler, bu doğrudur. Yalnız mana ve misal aleminin maddi alemle aralarında azim farklar var.

Maddi alemde bir çakıl taşı misal aleminde bir dağ gibi görünür. Maddi alemin küçük bir tarlası misal aleminde büyük bir ova gibi yansır. İşte o zatların orada gördükleri geniş ve büyük kaf dağı, maddi alemdeki Himalaya dağlarının mübalağalı bir tecellisi bir yansıması olabilir. Onların gördüğü haktır, ama gördüklerini aynı ile dünyaya tatbik etmeleri hatadır. İşin özü budur.

Üstad Hazretleri bu hakikati iki çobanın hikayesi ile izah ediyor. Rüya ve misal alemlerinde görülen şeylerin  hükmünü doğru ve isabetli bir şekilde dünya şartlarına uyarlamak ancak asfiya denilen derin alimlerin işidir. Bu  zatlar başlangıçta asfiya makamına çıkamadıkları için, gördüklerini sağlıklı bir şekilde dünya şartlarına uyarlayamamışlar, ama daha sonra o makama çıkınca, onlar da hatalarını görmüşler. Burada bu külli hakikate küçük bir gönderme yapılıyor.

(1) bk. Lem'alar, On İkinci Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

karolin
Biz bu kişiye; iyi bir usta ama kötü bir öğreticidir desek, yanlış olmaz. İşte her hadi mühdi olamaz önermesi bu hakikatin veciz bir ifadesidir. diyorsunuz. Ben şu sonucu çıkardım:''Her alim,muallim olamaz.'' mantığı da aynı hadi-mühdi mantığına dayanıyor. Çünkü alimlikle,muallimlik arasındaki ilişki; hadi ile mühdi arasında da bulunuyor.. Bu cümleyi ben kendim kurguladım..Güzel olduğunu düşündüm..Doğru muyum?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
İbn-i Arabi Hazretleri iyi bir muallim iyi bir alimdir ama sekir hallerinde söylediği şeylerden dolayı örnek alınamaz demek gerekir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
karolin
Konuyla ilgili olarak düşünmeyin.. Her alim,muallim olamaz,önermesi doğru değil mi?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Doğru bir önerme.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...