Block title
Block content

"Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücud-u misâli, nefiy noktasında..." vücud-u misali, Cenab-ı Allah'a mı ait? Akis ayn-ı münakis olmak üzere, ne demektir? Vahdetü'l-Vücut ve cümlenin izahı?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Vahdet-i vücut: Kelime olarak varlığı teklemek ve birlemek anlamındadır. Allah’ın varlığı ve birliğinde bir istiğrak halidir. Yani Allah’ın varlığından başka varlıkları yok saymak ve inkar etmek halidir. Allah’tan başka mevcut yoktur, varlık sadece Allah’a ait bir durumdur demektir. Bu fikre göre masiva ve mahlukat diye bir şey yoktur, sadece Allah vardır.

Halbuki Ehl-i sünnet, "Eşyanın hakikati sabittir." diyerek, mahlukatın vücudunu kabul etmişler. Bu yüzden bu meslek hali ve vicdani bir cezbe ve coşkunluk halidir; ilmi ve hakiki bir surete çevrilemez, çevrilirse çok imani problemler ortaya çıkar. Mesela Allah’tan başka varlık yok denildiğinde ahiret, melekler, kitap, kader, gibi mahluk olan varlıklarında inkarı ortaya çıkar ki bu çok tehlikeli bir durumdur.

Ama İbn-i Arabi gibi zatlar bu manaları düşünmeden sadece Allah’ın varlık mertebesini düşünerek ve o varlık boyutunda  cezbeye gelerek Allah’tan başka mevcut yok demişler, yoksa cezbesiz, akli ve muhakeme tarzında söyleseler dalalet olur.

Bunların durumu güneş ışığının içinde gözü kamaşan bir adamın sair zayıf ışıkları fark edememesi gibidir. İbn-i Arabi Hazretleri Allah’ın varlık güneşinden gözü kamaştığı için sair zayıf varlıkları görememiştir. Bundan dolayı da Allah’tan başka mevcut yok demiştir. Ama kendine geldiği zaman, yani gözündeki kamaşma gittiği zaman sair varlıkları kabul etmiştir. Bu sebepten dolayı Ehl-i sünnet alimleri İbn-i Arabi’yi mazur saymışlardır.

İşte bu meslekte insan kendi varlık ve benliğini Allah’ın varlığı karşısında ne kadar zayıf ve yok sayabilirse o derece parlak ve güzel bir makama ulaşır. Bir insanın fikir odasına muhtelif ışık süzmeleri giriyorsa burada bir ışığa kuvvet vermenin tek yolu diğer ışıkları söndürmek ya da zayıf hale getirmek ile mümkündür. Öyle ise bu mesleğe göre insanın aleminde Allah’ın varlığını galip ve kuvvetli kılması ancak diğer varlıkları yok sayması ya da zayıflatması ile mümkündür. Diğer varlıklar sahneden ne kadar çekilirse Allah’ın varlığı insanın zihin sahnesinde o derece parlar denmek isteniyor.

Kalbi Allah sevgisi ile dolu olmayan ve maddeciliğe müptela olan birisi vahdet-i vücuttan dem vurursa, kainat ve madde namına Allah’ı inkar eder. Felsefede ki panteizm ve monizm ekolünün iddia ettiği gibi varlık tektir, lakin varlık sadece şu aleme münhasırdır deyip, Allah’ın ezeli ve ebedi vücudunu inkar eder. Bu zaman insanları böyle maddi hastalıklara müptela olduğu için vahdet-i vücuttan dem vuramaz. Zira madde sevgisi iliklerine işlemiş bu zaman insanlarının maddeyi  tamamı ile inkar edip sadece Allah’a hasrı nazar etmesi çok zor bir durumdur.

Bu fikre girmenin iki önemli sebebi vardır.

Birisi mahlukat ve masivanın huzuru bozmasıdır. Yani nazarını Allah’a tevcih etmiş olan bu Allah dostları, masiva ve mahlukatı bu tevcihe bir engel görmüşler. Bu sebepten dolayı huzura zarar gelmemesi için masivayı inkar etmişler. Bir çeşit Allah namına kainatı feda etmişler.

Diğer sebep ise, iman hakikatlerinin sair rükünlerini aklen ve ihata olarak idrak edememekten gelen bir saik ile mümkün varlık aleminden kaçınıp Vacip Olan Vücuda, yani Allah’ın ezeli ve ebedi varlığına sığınmışlar. İbn-i Sina’nın haşir konusunda "akıl burada gitmez" dediği gibi, bu zatlarda kalp merkezli bir meslek olmanın da bir dezavantajı ile imanın sair rükünlerinde aklen gidemedikleri için kendilerini ezeli varlıkta eritmişler.

Vahdet-i Şuhut: Allah’tan başka her şeyi unutmak ve sadece Allah’ın varlığına hasr-ı nazar etmektir. Masiva ve kainatı tamamı ile inkar etmek yerine unutmak ve görmezlikten gelmek tarzı ile huzur-u İlahiyi temin etmektir. Bu meşrep eşyanın vücudunu inkar etmedikleri için vahdet-i vücutta olduğu gibi mahzurlu ve riskli yönleri yoktur. Bu yüzden bu meslek diğerine nispetle daha sağlam ve riski olmayan bir meslektir.

Eski zamanda gemilerde kürek cezaları vardı, esirler geminin kürek odasına konulur ve unutulurdu. Aynı şekilde Vahdet-i Şuhut da masiva ve kainatı nisyan odasına kilitleyip Allah ile kul arasına girmesini önlemektir. Yani Allah’ı unutturacak her şeyi unutmak ile cezalandırmaktır. Bu meslek belki risksizdir, lakin bu maddeci asırda tatbiki zordur.

Bir de her şeyde ve her mevcudatta Allah’a açılan marifet pencerelerini görüp o pencereden bakarak hakiki tevhit ve hakiki huzuru elde eden tevhid-i hakiki mesleği olan sahabe mesleği vardır ki, bu iki meslekten de yüksek ve daha nurani bir meslektir. Riski ve zorluğu olmayan bir meslektir. Bu meslekte ne mevcudatın inkar edilmesi ne de unutulması söz konusudur. Bilakis her şey de tecelli eden isim ve sıfatlar vasıtası ile hakiki huzuru kazanmak manası vardır.  Risale-i Nur mesleği de bu minval üzere gidiyor. Risale-i Nurların tahkiki imanı ders veren bütün tefekküri dersleri diğer iki meslekten de üstün ve tesirlidir. Her şey üstünde Allah’ı gösterip ispat ederek tam huzuru ve marifeti kazandırıyor.

"Meselâ, bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette aynayı ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlinisâbit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakikî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücudu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değilse de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücudu zannedilmiş."

"İşte bu iki temsile göre, kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde ve aynadaki vücud-u misâli, nefiy noktasında ve akis, ayn-ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, 'Lâ mevcûde illâ Hû' diyerek, yanlış etmişler. 'Hakàiku'l-eşyâi sâbitetün' kaide-i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler."(1) 

İbn-i Arabi Hazretleri, kainat aynasında tecelli eden isim ve sıfatların nakışları olan mevcudata varlık vermiyor. Bu varlıkları,yani fotoğrafa yansımış olan şeyleri yok sayıyor; aynadaki misali olan tecellileri de  Allah’ın isim ve sıfatları ile aynı görüyor.

Yani üç boyut ve üç varlık var; birisi Allah’ın isim ve sıfatları ki bunlar ezeli ve ebedidir, diğeri bu sıfatların eşya üstünde misali tecellileridir ki sıfatlar burada çok parlak tecelli ettiği için sıfatların aynı zannedilmiş, diğeri ise Üstad'ın fotoğrafa geçmiş dediği varlığın en somut ve maddi olan boyutudur ki İbn-i Arabi bu boyutu inkar ediyor.

Elma var, elmanın aynada görüntüsü var, bir de aynadaki elma  görüntünün kağıda basılmış yani somutlaşmış fotoğraf şekli var. Elma asıldır, aynadaki elmanın yansıması ise elmanın aynısı olmasa da onun bir çok vasfına kuvvetli işaret etmesinden dolayı İbn-i Arabi bu yansımayı elma ile aynı zannetmiş. Aynadaki misali olan bu elmanın kağıda fotoğraf şeklinde basılmış şeklini  ise İbn-i Arabi inkar etmiş.

Halbuki hem elmanın, hem elmanın aynadaki bu misali görüntüsünün hem de bu görüntünün fotoğrafa basılmış halinin varlıkları ve vücutları vardır. Yalnız bu varlıkların kuvvet ve sağlamlık dereceleri farklıdır. En sağlam ve kuvvetli olanı elmadır, ikinci derecede sağlam ve kuvvetli olan elmanın aynadaki yansımasıdır, üçüncü derecede olan ise bu aynadaki yansımanın kağıda fotoğraf şeklinde basılmış şeklinindir. 

Güneşin ayna içinde olması demek, güneşin küçük bir model olarak aynada tecelli şeklinde görünmesi demektir. Yoksa gelip hakiki zatı ile aynaya yerleşmiş değildir. Evet, Allah tecelli suretinde bütün eşya aynasında isim ve sıfatları ile yansımış, o eşya aynasının içine sıfatlar itibari ile girmiştir. Bu sebeple O her yerde hazır ve nazır diyoruz.

Güneşin aynaya sıfat olması; aynayı ayna yapıp o aynaya renk katan aynadaki güneşin tecelli ve yansımasıdır. Şayet güneş aynaya tecelli etmese aynanın içindeki bütün kemal ve hususiyetler kaybolur, ayna işe yaramaz bir nesne durumuna düşer. Demek aynayı renkli ve güzel yapan şey aynadaki güneşin sıfatları imiş.

Evet, kainat aynasındaki bütün cemal ve kemaller Şems-i Ezeli olan Allah’ın sıfatlarının bir yansıması bir tecellisidir. Bu sıfatlar kainat aynasından elini çekse her şey mahv ve heba olur. Bu cihetle Allah kainat aynasına bir sıfat oluyor, onlara hakiki kemal katıyor.

Ne sıfatlar ne sıfatların kainat üstünde ki nakışları ne de o nakışların platformları hükmünde olan maddi alem Allah’ın Zatı değildir.

“Eşyanın varlığı sabittir.” hükmü, bütün Ehl-i sünnet alimlerince kabul edilmiş bir hakikattır. İbn-i Arabi ise bu hükme ve kurala zıt olarak, eşyanın varlık mertebesini inkar etmiş; “Allah’tan başka, varlığı olan hiçbir şey yoktur.” demiş. Var gibi duranlar için de, Allah’ın varlığının bir devamı, ya da tezahürü nazarıyla bakmıştır. .İbn-i Arabi, nazarını vahdet ve Vacibü'l-Vücut'ta hapsettiği, ya da tamamen o sıfatların içinde eridiği için, başka arızi ve hâdis vücutları görememiştir. Yani, eşyanın varlığını fark edememiştir. Bu yüzden, Allah’tan başka varlık yoktur, demiş.

Nasıl ki, kuvvetli bir ışık içinde, zayıf ışığın varlığı belirsiz hal alır, görünmez.  İbn-i Arabi de, Allah’ın vacip olan vücut mertebesinin ışığında,  gözleri kamaştığı için, zaif ve hâdis olan eşyanın varlık ışığını fark edememiş ve inkar etmiştir. Ehl-i sünnet alimleri de O’nu, Allah’ın varlığında hapsinden dolayı mazur saymışlar ve ilişmemişlerdir.

Allah’ın bütün isim ve sıfatları, kainat ve mevcudat aynasında tecelli ile görünürler. Bu görünmek ise, hayali ve vehmi olmayı kabul etmez. Zira, hakiki olan isim ve sıfatlar, hakiki bir aynada, hakiki olarak görünmek isterler.

Kainat ve mevcudat aynasında tecelli ile görünen isim ve sıfatların, kendileri ile tecellileri farklıdır. Ayna, bir zarf, ve içindeki güneşin görüntüsü ise, güneşten gelen bir tecellidir. Yani, Güneşin bir yansımasıdır. Ama, Güneşin kendisi değildir. Zira aynada yansıyan güneşin görüntüsü, ayna içinde bir varlık kazanıyor, zarfın içine giriyor.  Güneşten farklı olarak, bir varlık oluyor.  Ayna içindeki görüntüyü de resime aktarsak, ayrı ikinci bir varlık oluyor.

Yani, ortada üç ayrı varlık vardır. Biri, Güneşin kendi zatı ve sıfatları, diğeri, o sıfatların mahalli ve aynası olan mevcudat, üçüncüsü ise, sıfatların aynada ve mevcudatta kendine has görüntüleri ve yansımalarıdır.

İşte, hüküm bakımından, Güneşin kendi zatı ve sıfatlarını, aynadaki görüntüsü ile aynıdır, aynı şeylerdir demek, hata olur, yanlış olur.

Akis ile, aks edeni karıştırmak ve ikisi de aynıdır, demek, buna benzer. Ama, aynadaki görüntünün varlığı ve devamı, güneşe bağlıdır. Güneş olmasa, o ayna ve görüntü de yok olur. Allah’ın isim ve sıfatları, kainat ve mevcudat aynasında parlak bir şekilde tecelli ile görünürler. Aynada görünen tecelli ile isim ve sıfatları ayrıdırlar. İkisini aynı kabul etmek olmaz. Mevcudat aynası ve içindeki isim ve sıfatların tecellisi, arızi, hâdis ve çok gölgelerden geçmiş zaif birer görüntüdürler .İsim ve sıfatlar ise, ezeli ve ebedi, hakiki sıfatlardır. Mevcudatın devamı ve manası, isim ve sıfatların kayyumiyeti iledir.

İşte İbn-i Arabi'nin inkar ettiği, aynadaki görünen varlık mertebeleridir. İnkarını da, ayna içindeki görüntüyü, görünen ile aynı sayması şeklinde olmuştur. Yani, mevcudat aynasında görünen, Allah’tan başkası değildir, demiş ve arızi ve hâdis olan eşyanın hakikatini inkar etmiştir. "Heme ost" demiştir, yani "Her şey Odur." demiş.

Ama bu zanna Allah’ın isim ve sıfatlarının, mevcudatta, şiddetli tecelli ve görünmesinden kinaye,  işaretteki kuvvetten dolayı mevcudata "Hu" nazarı ile bakmış demek gerekir.

Mesela, nasıl ki, bir aynada güneş şiddetli görünse, bu şiddetli görünmeye işaret olmak için ayna, güneş olmuş denilir.  Bunun gibi, kainat aynasında Allah’ın isim ve sıfatları çok şiddetli tecelli ettiği için, İbn-i Arabi gibi zatlar, bu kuvvetli işarete binaen, mahlukatı, O diye tarif etmişler. Yani, "heme ost, her şey odur" demişler. Zaif ve hâdis olan mevcudatın varlık mertebesini yok saymışlar, hata etmişler.

Varlıklar, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisidir. Ve her daim, Allah’ın isim ve sıfatlarının tedbir ve tasarrufuna dahildirler. Bir an bile kesintiye uğramadan, yaratma devam eder. Allah, sürekli ve devamlı kainatta iş ve icraat içindedir.

(1) bk. Lem'alar, Dokuzuncu Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

karolin
aynadaki vücud-u misâli, nefiy noktasında ....Bu vücud-u misali ,kainat mı? Burada gözüken ilahi isimleri,ayn-ı mün'akis kabul etmek de,Bu ilahi yansımaları Allahın kendisi olarak düşünmüşler.Maddi olan,vücud-u misaliyi inkar etmişler olarak anladım.Doğru muyum?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Ezeli sıfatlar Allah'ın Zat-ı Akdesi ile kaim oldukları için akis ayn-ı münakis ifadesi varlığı Allah hesabına teklemek anlamına geliyor. Vücud-u misal eşya yani maddi ve somut varlıklardır. Çünkü İbn-i Arabi varlığın en zayıf halkası olarak maddi varlıkları görüyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...