Block title
Block content

"Hem de “Dâllün bil-ibare”nin maksudu ve “dâllün bi’l-işaret”in medlûlü ve “dâllün bi’l-fehvâ”nın mefhum-u kıyasîsi ve “dâll-bi’l-iktizâ”nın mânâ-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in’ikad eder ." izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nasıl insanın fıtratındaki latife ve cihazlar, letafet ve kesafet bakımından birbirlerinden farklı ve muhtelif ise; aynı şekilde kalpten çıkan manalar da, geçtiği ve geçirdiği süreçlere göre, letafet ve kesafet bakımından farklılık içerirler. Mesela; insanın aklı ile kalbi letafet bakımından farklıdır. Kalp akla nispetle daha latif ve keskindir. Aynı şekilde kalpten çıkan bir mana, lisana gidene kadar latiflikten kesifliğe doğru ilerler. Yani kalpte latif olan mana lisana varana kadar kesif bir hale dönüşür. Tabi bu süreçte mana çok kırıntı ve köşelerini kaybederek lisana varır. Yani kalpte çok zengin ve nurani olan mana, lisana vardığı zaman çok hususiyetlerini yitirmiş olarak varır.

Şimdi yukarıda Üstad'ın ifadesini esas alarak, mananın kalp ile lisan arasında geçirdiği serüveni teker teker inceleyelim.

İlk olarak hariçteki bir olay ya da herhangi bir uyarıcı, insan kalbinde atıl duran meyilleri uyandırarak harekete geçirir. Meyiller hareket ile kaynamaya başlar. Bu meyillerin kaynaması ile bazı ince ve latif manalar hava gibi uçuşmaya başlar, bu da aklın ilgi ve alakasını kendine çeker. Bu mana hava gibi ince ve latif olmasından, ancak latif bir cihaz olan akıl ile avlanabilir. Kalbin içi ve derinliği, mana açısından en latif ve nurani olan mahaldir. Burada var olan manaları, bazen ne akıl kavrayabilir, ne de lisan ifade edebilir; lakin çok hassas olan vicdan gibi hissiyatlar bunu hissedebilir.

Katı ve zahir manalar, zaten tasallub (katılaşmak) ettiği için, yani katı bir halde olduğu için, kelamın sureti onu içine alıp sarmalar. Bu katı ve zahir olan mana, herkesin görebileceği bir kabalıktadır. Kalpten çıkıp gelen mananın bir kısmı ise; hava gibi ince olmasından, kelam bunu sureti içine katı bir cisim gibi alamaz. Bunu ancak fehva  denilen; mana ve kavramlar dairesine alır. Yine de fehva, yani kavramlar kesife yakın olmasından, bunu da ciddiyet ile bakan görebilir. Bundan sonra mana tahassul kıvamındadır yani; kavramdan biraz daha latif ve ince bir makamdadır. Bunlar kelamın zahiri kalıplarında görünmezler; ancak işaret ve remizlerle bunlar, kelimenin dairesine dahil edilebilir. Remiz ve işaretin dilinden anlamayan, kaba idrakli insanlar, kelamın tahassul makamından bir şey anlamazlar.

Takattur; damlalaşmak manasınadır ki, kesiflik ifade eder. Burada mana kalpten çıkan manaların en latiflerindendir ki, damlalaşmadığı; yani kesif bir hale girmesi imkansız olduğu için, bu tip ince ve latif manalar, ancak kelamın müstetbeâtı denilen; kelamın gerekliliği kapsamına girebilirler.

Mesela; namaz kılmak farzdır derken, bu kelamın gereklilikleri içinde, abdest almak da vardır. Ama kelamın zahir kalıbında, abdestin manası hiç geçmez, abdest almak bu kelamın müstetbeâtındandır.

Tabahhur etmeyeni yani; buharlaşmayan ince ve latif manalar, kelamın kalıbında değil, kelamı telaffuz eden karinin üslup ve tavırlarında verilmeye çalışılır. Bazen olur ki, insanın üslup ve duruşu kelamdan daha vüsatli bir mana verir. Hatta bir hareket savaşa sebep olurken, başka bir tavır barışa sebep olacak kadar ikna edici bir kelamdır.

İşte kelam içinde sıkışmış manaların, latiften kesife bu kadar çok mertebe ve dereceleri vardır. Kelama nazar ederken, kesif ve latif ölçüleri değerlendirmek gerekiyor. Tabi bu insanların letafet ve kesafetine göre faklılık arz eder. Kur’an’ın ayetleri, manaların bütün aksamlarını mündemiçtir.

"Demek, müteşahhıs olanı, kelâmın suret-i mahsusası içine alıyor. Ve tasallub etmeyeni fehvanın eline verir. Ve tahassul etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeâtına havale eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizazatına ve kelâmla refakat eden mütekellimin etvarıyla rapteder."

"İşte bu silsilenin borularından ismin müsemmâsı ve fiilin mânâsı ve harfin medlûlü ve nazmın mazrufu ve heyetin mefhumu ve keyfiyatın mermuzu ve müstetbeatın müşarünileyhleri, hitabı teşyi eden etvarın muharrikleri, hem de "Dâll bil-ibare"nin maksudu ve "dâll bi'l-işaret"in medlûlü ve "dâll bi'l-fehvâ"nın mefhum-u kıyasîsi ve "dâll-bi'l-iktizâ"nın mânâ-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in'ikad eder ve şu madenden çıkar. Eğer seyretmek istersen, kendi vicdanına bak, şu meratibi göreceksin."
(1)

İşte kalp ile lisan arasında bulunan latif ve kesif manaları tasvir edip cümle haline çevirmek için bir çok yöntem ve üslup vardır. Bu yöntem ve üslupta, kesif olan manaya kesif levha ve işaret koymak, latif olan manaya da latif ve nurani işaret ve levhalar koymak şeklinde gerçekleşiyor. Yani burada asıl nokta; mana ile mananın elbisesi hükmünde olan lafız ve cümlenin arasındaki ilişki ve bağlardır. Mana latif ise; ona işaret eden lafız ve cümle de latif düşüyor. Üstad burada mana ile lafız arasındaki münasebete ve çeşitlerine işaret ediyor.

İsim varsa müsemması, yani ismin sahibi de vardır; fiillerin arka cephesinde fiilleri tetikleyen manalar hükmeder. Her harfin bir medlülü, yani delalet ve işaret ettiği bir mana vardır. Nazım; yani cümle ve lafız kalıpları zarf gibidir, içinde bir çok latif ve kesif manaları barındırır.

Kur’an’ın umumunun külli bir manası olduğu gibi, her bir ayetlerin keyfiyetlerinin de, remizleri ve kendine has manaları vardır. Bir kelimenin açık bir manasının zimni ve işari, gereklilik esasına dayalı manaları da vardır.

Dâllibilfehvâ: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.

Dâll bil-ibare: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, Müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi, zekâtın yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.

Dâllibilişâre: Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır.

Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi-l işâre" delâlet etmiş olur.

Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem" sözü, bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)

"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir."

Dâllibiliktiza: İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir.

Meselâ, bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap" deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat" sonra "onu benim nâmıma medrese yap" denilmiş olur. "Evini medrese yap" emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bi-l iktiza delâlet etmektedir.

(1) bk. Muhakemat, Unsuru'l-Belagat, Altıncı Mesele

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...