Block title
Block content

"Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, hâşâ!" Vazifeler ve salahiyetler, taraf-ı İlâhîden bir intihap değil midir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu paragrafta tevazuyla hakikatin birlikte sergilendiğini görüyoruz. Bütün asırların korkup titrediği ahir zaman fitnesinin, olanca şiddetiyle hükmettiği bu dehşetli asırda, iman hizmeti gibi en ulvî bir vazifeyi Nur Risaleleriyle en mükemmel bir şekilde yapan Üstat Hazretleri, bu büyük mazhariyete karşı nefsinden yanlış bir ses gelmemesi için, ona bu tesirli dersi veriyor. Bizler de bir hizmette başarı gösterdiğimiz ve halkın takdirlerine mazhar olduğumuz zaman, bu dersten tam hisse alarak nefsimizi susturmalı ve onu haddini aşmaktan korumalıyız.

“Herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.”

cümlesi hakikatle yakından ilgili bir tevazu cümlesidir. Şöyle ki, ahir zaman fitnesinin bütün mukaddes değerleri tahribe başladığı dönemde, her hamiyet sahibi kendi çapında bir endişeye kapılmış ve bu fitneye karşı bir şeyler yapmak istemiştir. Bazıları, istikbalde Kur’an’ı anlayacak kimse kalmayacak endişesiyle himmetini tefsir sahasında yoğunlaştırmış ve değerli tefsirler yazmışlardır; Elmalılı Hamdi Efendi, Mehmed Vehbi Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen gibi... Bir kısmı ise hadis-i şerifler üzerinde yoğun bir faaliyet göstermiştir, Babanzade Ahmet Naim Bey gibi…

Üstat Hazretleri ise, ekilen menfî tohumlara bakarak, istikbalde  farzlarını bile terk edecek, hatta iman hakikatlerinde şüphe ve inkâra düşecek bir neslin geleceğinden korkmuş, bunu dert edinmiş ve her derdin dermanını veren Cenâb-ı Hak da ona Nur Risalelerinin yazılmasını ilham ve  ihsan etmiştir.

Nitekim bu konuda kendisi bizzat şöyle buyurmaktadır: 

“Dert benimdir, devâ Kur'ân'ındır.” (Mektubât, Yirmi Sekizinci Mektup)

Bir intihap olarak, bu büyük vazife Üstat Hazretlerine verilmiştir. Ancak bunun sebebini “liyakat, ilmen üstünlük, azami ihlas” gibi sebeplere değil de kendisinin “herkesten ziyâde müflis, muhtaç ve müteellim” olmasına bağlanması, onun kulluk şuurundaki kemalinin bir göstergesi olduğu gibi, “acizde bin kuvvet gördüm.”  ifadesiyle de yakından ilgilidir. İnsan, kendisini ne kadar muhtaç, aciz ve fakir görürse, İlâhî rahmet onda o kadar fazla tecelli eder. Bunun en açık örneği, hiçbir şeye muhtaç olmayan cansız varlıklarda sadece Hâlık, Mâlik gibi birkaç isim tecelli ederken, her şeye muhtaç olan insanda bütün İlâhî isimlerin tecelli etmesidir. Zira, ihtiyaçlar, İlâhî isimlerin tecellisiyle giderilir, yerine getirilir. Rızka muhtaç olanlarda  Rezzâk isminin, şifaya muhtaç olanlarda Şâfi isminin, görme ve işitmeye muhtaç olanlarda Basîr ve Semi’ isimlerinin tecelli etmesi gibi.

“Müflis”; iflas eden, bütün servetini, varlığını kaybeden demektir. Her insan da bir yönüyle müflis adam gibidir. Yani, kendisinin hiçbir şeyi yoktur, sahip olduğu her şey Allah’ın birer ihsanıdır ve ona emanet  olarak verilmişlerdir. Bu şuura eren bir kulun kalbi, Rabbine karşı daimî bir  muhabbet ve minnettarlıkla dolar.

"Müteellim” kelimesi bize Üstat Hazretlerinin şu elem fışkıran ifadelerini hatırlatıyor:

“Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor. İmanım tutuşmuş yanıyor...” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...