"Hem Kur’ânın, mesâil-i kevniyyenin bâzısında ibham ve icmali ise; irşadî bir lem’a-i i’cazdır. Ehl-i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr-ı tenkid olamaz ve sebeb-i kusur değildir." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İbham”, kesin olarak hüküm vermemek, meseleyi müphem bırakıp farklı anlayışlara kapı açmak demektir. Kur’ân'ın gayesi insanlara Allah’ı tanıtmak, O’na karşı vazifelerini öğretmek, istidatlarını en güzel şekilde değerlendirmelerinin yolunu göstermek ve böylece onları cennete hazırlamaktır. Eğer, kevnî meselelerden, yani kâinattaki varlıklar ve hadiseler hakkındaki fennî konulardan bahsedilmesi bu temel gayeye gölge düşürecekse ve akıllara sığışmadığından inkâr yoluna gidilecekse, o konuların müphem bırakılması irşada daha uygundur. Zaman içinde meselenin hakikati ortaya çıkacaktır.

Bir tek örnek verelim: “Sen dağları camit (ve hareketsiz) zannedersin; hâlbuki onlar bulutlar gibi yürürler.” (Neml Suresi, 27/88) âyet-i kerîmesinde dünyanın döndüğü açıkça zikredilmeyip müphem bırakılmıştır. Bunun için bazı tefsir âlimleri, bu âyetin kıyamette dağların zeminden kopup bulutlar gibi havada adeta uçuşacakları şeklinde yorumlamışlardır. Bu yorum gerçektir, ama mâna sadece buna münhasır değildir. Âyette, dağların hareketiyle dünyanın döndüğüne de işaret vardır.

İcmale örnek olarak “O, güneşi bir lamba yaptı.” (Nuh Suresi, 71/16) mealindeki âyeti verebiliriz. Bu âyette, güneşin herkes tarafından bilinen en önemli gayesi nazara verilmiş, güneş hakkında teferruatlı bilgi verme yönüne gidilmemiştir. Bu da irşada en uygun yoldur. Zira o teferruat içinde, birçok insanın akıl erdiremeyip inkâra sapacağı gerçekler vardır. Hâlbuki Kur’ân'ın gayesi kâinatı değil onun sahibini anlatmaktır. Kâinattan yapılacak bahisler, insanların ve yaşadıkları asırların bilgi seviyelerine uygun düşmeyecekse onları icmal etmek, yani özet olarak nazara vermek irşada daha uygundur.

Üstat Hazretlerinin şu ifadeleri konumuza ışık tutmaktadır:

“... Eğer Kur’ân-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsaydı ki: "Ey insanlar! Güneşin zahiri hareketiyle hakiki sükununa ve arzın zahiri sükunuyla hakiki hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi harika şeylerden Cenab-ı Hakk'ın her şeye kadir olduğunu anlayasınız." deseydi, delil, müddeadan binlerce derece daha hafi, daha müşkül olurdu. Halbuki, delilin müddeadan daha hafi olması, makam-ı istidlale uymaz.”

Üstad Hazretlerinin ifadesiyle "delil müddeadan hafi" olmamalıdır. Yani tevhidi ispat etmek için getirilen delil açık olmalı, izaha muhtaç bulunmamalıdır. Delil açık, basit ve sade olursa, herkes istifade eder, ama kapalı ve bilimsel olursa, sadece bilim insanları o delilden faydalanır, ekser avam insanlar ondan faydalanamaz. Burada önemli olan delilin kendisi değil, delilin ispat ettiği netice ve insanların bunu anlamasıdır.

Kur’ân’ın üslubuna bakıldığı zaman, herkesin anlayacağı zahir delilleri gösterir; ince, anlaşılması zor delillere ise karine ile, remizlerle işaret eder. Kur’ân; çoğunluğun oluşturduğu avam tabakasını muhatap alıyor, onların zihni seviyesine göre hitap ediyor, ehl-i ilme ise karine ile hitap ediyor.

(1) bk. İşaratü’l-İ’caz, Bakara Suresi 23-24. Ayetlerin Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...