Block title
Block content

"Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş’um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet..." Açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkârla o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyanla tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara -kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde- birer firavunluk verir."(1)

Enaniyet ve Benlik: Ene, farazi ve vehmi bir sahiplik ve sahiplenme duygusudur. Yani hakikatte olmadığı halde var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela insanın, ailesine benim ailem demesi, evine benim evim demesi, vücut ve azalarına benim vücudum ve benim azalarım demesi buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki “benim” ifadesi enedir. Halbuki hakikat noktasından ne aile, ne ev, ne vücut ve ne de  azalar insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi Allah’tır. Allah insana bu sahiplenme duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın  isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencereler vasıtası ile Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar ve seyreder.

Mesela insan der; ben şu küçük hanemin malikiyim, Allah ise bütün kainat hanesinin Rabbidir, ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yarattı; ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir, her şeye muttalidir vs... İnsan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak, Allah’ın sonsuz isim ve  sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapamayacağı için, Allah’ın o sonsuz sıfatlarını da idrak edemeyecekti.

Burada izah ve tarif edilen ene ve benlik hissinin yüzü, insana terakki veren, insana marifet kapılarını açan ve insanı nihayetsiz makamlara çıkaran müspet ve hayır yüzüdür. İnsan bu farazi ene duygusunu bu cihetle kullandığı zaman, kulluğun temelini ve özünü yakalamış olur. İnsanın manevi cephesi Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımak üzere tasarlanmıştır. İnsana düşen ise bu tasarımı bu yönde sarf etmesidir.

Ene ve benlik hissinin bir de menfi ve şer yüzü vardır. Şayet insana verilen ene ve benlik hissi küfür ve inkar tarlasında yeşerip beslenir ise, bu kez durum aksine işler. Yani ene ve benlik hissi Allah’ı tanımak ve  bilmek aracı iken, tam tersine inkar ve meydan okuma aracı haline dönüşür. Ene ve benlik hissi farazi ve hayali bir hat iken, inkar ve küfür penceresi sayesinde hakiki ve külli durumuna geçer. İnsan cüzi ilim, irade ve kudretin Allah tarafından verilmeyip, kendisinin  mülkü olduğuna inanmaya başlar. İnkar ve felsefenin derinleşmesi ile  bu duygular cüzilikten çıkar, külli haline gelir. İnsan o zaman -haşa- “Ben de İlahım” demeye kadar işi götürür.

Yani ene ve benlik öyle bir histir ki, hayırda istihdam edilirse aziz ve yüksek bir kul yapar, şerde ve küfürde istihdam edilirse Uluhiyet davasına kadar gider.

Üstad Hazretleri yukarıdaki ifadesinde enenin ilk halinin buhar olduğunu, daha sonra felsefenin batıl bakış açısı ile önce su, sonra buz, sonra da cismaniyet şekline bürünerek insanı küfür bataklığına sürüklediğini çok veciz bir şekilde beyan ediyor. Yani ene duygusunun şerli yüzünü ve küfür yolundaki aşamalarını ifade ediyor.

Evet, kafir küfür gözlüğü ile baktığı zaman, kainatta Allah’ın rububiyet ve uluhiyetini göremiyor ve inkar ediyor.  Ya tabiat yaptı diyor ya da her bir sebebe uluhiyet veriyor. Aynı şekilde kafir mikro kainat olan ene ve benlik hissine baktığı zaman, ene ve benlik hissinin farazi ve hayali olduğunu ve insana Allah’ın mutlak sıfatlarını tanımak ve tartmak için verilen cüzi bir emanet olduğunu göremiyor ve bu duygulara hakikat ve külliyet payesini veriyor. Bu da insanı bir nevi İlahlaştırmak ve Rableştirmek anlamına geliyor.

Ene hastalığını genel hatları ile dört dereceye ayırabiliriz.

Enenin birinci derecesi, kişilerin emsallerine olan enaniyeti ki, bu kalbi bir marazdır. Ve ene ağacının tohum halidir. Bu halde iken başı tevhit ve zikir ile ezilmez ise, terakki ve tekamül ile gelişir, en sonunda insanı yutacak bir şekle dönüşür. Tasavvuf ehli bu merhalede enenin başını ezmek için çok uğraşırlar.

Enenin ikinci derecesi, alim ve evliyalara olan enaniyet ki, bu manevi bir sapkınlık ve dalalettir; ama küfür değildir. Bu ene ağacının fidanlaşma sürecidir. Bundan sonraki süreçler küfür hattına yaklaşmaktır. Ekser hodgam ve nefsi ile mağrur, dalalet imamları ve kanaat önderleri bu sürecin mahsulleridir.

Enenin üçüncü derecesi ve aşaması, peygamberlere karşı olan enaniyettir ki, bu küfür olan bir enaniyettir. Çekirdek olan enenin ağaç kıvamına yaklaşmış şeklidir. Ebucehil’in Peygamber Efendimize (asv) olan enaniyeti buna örnek olarak verilebilir.

Enenin dördüncü, en son ve en dehşetli derecesi ise, Allah’a karşı olan enaniyettir. Firavunun enaniyeti buna örnek teşkil eder. Bu merhalede artık ene ağaç şekline gelip, insanı yutmuş ve bütün aza ve cihazları ene şekline dönüşmüştür. İnsan bu merhalede kendini İlah olarak görüyor. Kendince her şeye rububiyet veriyor.

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

karakuskadir
açıklamanız için teşekkürler ancak "enenin ilk halinin buhar olduğunu, daha sonra felsefenin batıl bakış açısı ile önce su, sonra buz, ...... " burasını tam anlamıyla manasını öğrenmek istemiştim. enenin neden havaya benzetildiği, hava halinin iman çerçevesinde hareket edildiği zamanki hali mi olduğu gibi.....?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...