“Hem o Sâni'-i Kadîr nihâyet derecede masnuata karib olduğu halde, masnuat nihâyet derecede ondan baîddir.” ne demektir ve nasıl anlaşılmalıdır? Bu paragraf ile ilgili aşağıdaki soruları da cevaplar mısınız?

Soru Detayı

a. “Hem o Sâni'-i Kadîr nihâyet derecede masnuata karib olduğu halde, masnuat nihâyet derecede ondan baîddir.” ne demektir ve nasıl anlaşılmalıdır?

b. “Hem nihâyetsiz kibriyasıyla beraber, gayet cüz'î ve hakir umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor.” cümlesini misâllerle izah eder misiniz?

c. “İşte bu hakikat-ı Kur’âniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud sühulet-i mutlak içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir.” ifadesinin de aynı mânâda izahı mümkün müdür?

d. Güneşin şeffaf şeylere onların zâtlarından daha yakın olması ne demektir?

e. Cilvesi ve timsaliyle tasarrufunu ve onları müteessir etmesini nasıl anlamalıyız? Ayrıca cilve ve timsal arasındaki fark nedir?

f. “Güneş onlara zatlarından daha yakın olduğu halde onlar ise binler sene güneşten uzaktırlar.” ifadesi, Allah’ın zatı ve sıfatları için aynen uygulanamayacağına göre, İlâhî sıfatların kâinatla münasebetini nasıl anlamalıyız?

g. Güneşin eşyadan müteessir olmaması ve eşyanın ona kurbiyet dava etmemesini Cenab-ı Hak ile mahlûkat arasındaki münasebet açısından nasıl anlamalıyız?
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Hem o Sâni'-i Kadîr nihayet derecede masnuata karib olduğu halde, masnuat nihayet derecede ondan baîddir. Hem nihayetsiz kibriyasıyla beraber, gayet cüz'î ve hakir umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor.”

“Güneş ulviyetiyle beraber bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde; o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler, kurbiyet dava edemezler.”

“Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, "Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur" olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzır ve eşya ondan gayet uzak olduğuna … … şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.”

Evvela, sualin bütün şıkları için söz konusu olan şu nokta üzerinde önemle durmak gerekiyor:

Üstadımızın da ifade ettiği gibi, güneş Cenâb-ı Hakk’ın “Nur” isminin kesif bir zılali (gölgesi) gibidir. On Altıncı Söz'de bu konu işlenirken tecelliler “kesif ve maddî, maddî nuranî ve nuranî” olmak üzere üç grupta incelenir ve güneşin “maddî nurani” olduğu nazara verilir. Burada birçok yüksek hakikatin izahında güneşin hem maddî olduğu, hem de “Nur” isminin bir gölgesi olduğu nazardan uzak tutulmayacaktır ki, temsilin hakikate tatbikinde yanlış telakkiler ortaya çıkmasın.

Sualin uzun olması münasebetiyle cevap verirken her şıkta o şıkka ait suali tekrar edeceğiz.

a. “Hem o Sâni'-i Kadîr nihâyet derecede masnuata karib olduğu halde, masnuat nihâyet derecede ondan baîddir.”

Allah, maddeden ve mekândan münezzeh olduğuna göre, buradaki yakınlık ve uzaklığı mesafe olarak düşünmek mümkün değildir.

Güneşin ışığı gözümüzün içine girdiği halde, biz elimizi gözümüze sokamıyoruz. Demek oluyor ki, güneş, ışığıyla bize bizden daha yakındır. Ama zâtıyla, hem o bize uzaktır, hem de biz ona uzağız. Bu ise güneşin maddî olmasından dolayıdır. Tam nuranî olsaydı, o bize uzak olmazdı, sadece biz ona uzak olurduk. Bu uzaklığımız ise “onu hakkıyla bilemeyişimiz” cihetiyledir.

İç organlarımızın, meselâ, ciğerimizin tesbihini temsil eden bir melek, bize bizden daha yakındır, biz ise onun hakikatini bilmekten çok uzağız.

“Zâhir” ve “Bâtın” olan Cenâb-ı Hakk’ın bize bizden daha yakın olması, bizim hem zâhirimizi, hem bâtınımızı bilmesi ve kudretiyle bizde tasarruf etmesi cihetiyledir.

Allah’ın Zât’ını bilme noktasında biz O’ndan nihâyetsiz uzağız. O ise bizim hem zâhirimizin, hem bâtınımızın yaratıcısı olduğu için, bizi her yönümüzle bizden dahi iyi bilir ve bize bizden daha yakındır.

Külliyat'da defalarca ve ehemmiyetle nazara verildiği gibi, Allah’ın varlığı vacibdir. Yani varlığı zâtındandır, ezelî ve ebedîdir, olmaması muhaldir. Bizim varlığımız ise mümkin’dir, yani varlığımız zâtımızdan değildir, olmamız da olmamamız da mümkündür, evvelimiz ve âhirimiz vardır.

O halde, mümkünün varlığı Vâcibin varlığından, “mahiyet olarak,” sonsuz derece uzaktır. Vacib ise bu mümkin varlığın yaratıcısı ve mutasarrıfı olduğundan, ona ondan daha yakındır.

b. “Hem nihâyetsiz kibriyasıyla beraber, gayet cüz'î ve hakir umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor.”

Bu ifadeler, Üstad'ın şu cümlesiyle yakından alâkalıdır:

“Bazen olur ki sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz, ama icraatında onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani olurlar.”(Mektubat, Yirminci Mektup)

İnsanın iradesi cüz’î olduğu için, bir anda ancak bir işi irade edebilir. Kudreti de, iradesine tabi olarak, bir anda ancak bir iş görebilir. Bundan dolayı insanlar mesai taksimi yaparlar. Bir ülkenin üst seviyedeki bir idarecisi, her işi bizzat yapacak güçte değildir. Onun için, küçük-büyük her işi, insanların kabiliyetlerine göre taksim eder. Kendisi sadece idare ve teftiş vazifesini deruhte eder.

Meselâ, bir bakan sadece genel müdüre muhatap olur, o da müdürlere, müdürler de şeflere muhatap olurlar. Bir bakanın, bütün memurlara bizzat muhatap olması zaten mümkün değildir.

Cenâb-ı Hakk'ın, mahlûkattaki tasarrufu böyle değildir. Nihâyetsiz ilmiyle her şeyi bildiği gibi, nihâyetsiz kudretiyle de her işi bizzat yapar, yaratır. Nur derslerinde çok güzel nazara verildiği gibi, “her şey her şeyle bağlıdır, her şeyi yapamayan bir şeyi yapamaz, en küçük bir şeyde en büyük bir sanat eseri gösterilebildiği için küçük dediğimiz şeyler sanat cihetiyle çok büyüklerden daha büyük olabilirler.”

İnsanlar, iradelerinin cüz’îliği sebebiyle sadece bir alttaki kişilere muhatap olup, diğerlerini alt idarecilere bıraktıkları halde, Cenâb-ı Hak, “nihâyetsiz kibriyasıyla beraber gayet cüz'î ve hakir umûru dahi, ehemmiyetle tanzim eder.

Yarı nuranî bir varlık olan güneş, denizlere ışık verirken, ırmakları, damlaları, gözleri, çiçekleri de ihmal etmez. Büyük-küçük demeden hepsine birlikte nazar eder.

Buna göre, Allah’ın en küçük şeyi de en büyük gibi “ehemmiyetle tanzim” etmesine güneş, bir derece, ayna olmaktadır.

c. “İşte bu hakikat-ı Kur’âniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud sühulet-i mutlak içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir.”

Şu uçsuz bucaksız fezadan, yeryüzündeki sayısız denecek kadar bitkilere, hayvanlara kadar bütün varlık âleminde, her iş en mükemmel bir intizam içinde ve son derece kolay bir şekilde icra edilmektedir. Ağacın dallarından insanın kollarına, çiçeğin yapraklarına, güneşin gezegenlerine kadar her şeyde harika bir nizam hükmetmektedir. Bu mükemmel yaratılışta, büyük-küçük farkı yoktur; yani, büyüklere önem verilip de küçükler ihmal edilmiş değillerdir. Güneşin, gezegenlerini çevirirken ve Ay’a feyiz verirken, bir damla suyu ve bir küçük çiçeği de ihmal etmemesi gibi.

d. Güneşin şeffaf şeylere onların zatlarından daha yakın olması ne demektir?

Önceki bir şıkkın cevabında belirttiğimiz gibi, güneş tecelli cihetiyle bir aynanın içine girmekte, yedi rengiyle, ışığıyla, ısısıyla onda kendini göstermektedir. Bu ise güneşin o aynaya, aynanın kendisinden daha yakın olması demektir.

e. Cilvesi ve timsaliyle tasarrufu ve onları müteessir etmesini nasıl anlamalıyız? Ayrıca cilve ve timsal arasındaki fark nedir?

“Cilve, mazhar, timsal” gibi ifadeler, ekseriyetle birbiri yerine kullanılmakla birlikte, aralarında az da olsa bir fark vardır. Güneşe karşı tutulan bir aynada, güneşin bir misâli görünür. Bu misâlî güneş, asıl güneşin timsalidir.

Aynada güneşin görünmesiyle o ayna güneşe mazhar olur. “Mazhar” “bir şeyin göründüğü, zahir olduğu mekân” demektir.

Aynadaki misâlî güneşin de ışığı, ısısı ve yedi rengi taşıması yönüyle o timsale “cilve” de denilir. Bir kitap da onu yazan zâtın ilmine ayna olmakla birlikte, kitabın sayfaları müellifin ilminden bir cilve taşımazlar. Yani, o sayfaların kendileri de ilim sahibi olmazlar. Güneşin aynadaki aksi ise güneşin hususiyetlerine, bir derece, sahip olması yönüyle ondan bir cilve taşımaktadır.

f. “Güneş onlara zatlarından daha yakın olduğu halde onlar ise binler sene güneşten uzaktırlar.”

Üstad Hazretlerinin ifadesiyle Cenâb-ı Hakk'ın “mevcudatla münasebeti hallakiyetidir.” Yani varlıkları O yaratmış, lüzumlu sıfatlarla O teçhiz etmiştir. Ve bu münasebet daimîdir. Bir mimar, bir camiyi yapıp tamamladıktan sonra artık onunla bir alâkası kalmaz, başka eserler yapmaya koyulur. Bu kâinattaki İlâhî eserler öyle değildir. Cansız dediğimiz bir atomda bile sürekli olarak bir hareket vardır. Zaten, canlılar devamlı değişmekte ya kemale veya zevale doğru aralıksız yol almaktadırlar. Bütün bu işler sonsuz bir ilim ve kudretle icra edilmektedir.

g. Güneşin eşyadan müteessir olmaması ve eşyanın ona kurbiyet dava etmemesini Cenab-ı Hak ile mahlûkat arasındaki münasebet açısından nasıl anlamalıyız?

Müteessir, tesir altında kalan demektir. Güneşin aynayı aydınlatmasıyla ayna bir tesir altına girmiş, kendisi zâtı itibariyle ışıktan mahrum iken, şimdi güneş ışığının tesiriyle aydınlanmıştır. Aynalar ise güneşe ışık vermekten, ona tesir etmekten çok uzaktırlar.

Varlık âleminin, Allah’ın isimlerine ayna olmaları da bir yönüyle buna benzer. Bir canlı, yaratılmasıyla halk fiilinin, şekillenmesiyle tasvir fiilini, rızıklanmasıyla terzik fiilinin, hayata kavuşmasıyla ihya fiilinin tesirinde kalmış ve öylece bu hususiyetlerine kavuşmuştur.

Not: Sualin a şıkkı cevaplandırılırken kurbiyet (yakınlık) üzerinde durulmuştu.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...