"Hem Onun mülküdür. Hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, fedâ et; tâ beka bulsun. Çünki: Nefy-i nefy, isbattır. Yâni: Yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nefiy, sürgün etmek demektir. Bir şeyin yokluğunu iddia etmeye de nefy denilir. Sürgündeki bir adamı geldiği yere sürgün ederseniz asıl vatanına kavuşmuş olur. İnkâr edilen bir davayı kabul etmeyerek aksini ispat ettiğinizde de o davanın doğruluğu ortaya çıkmış olur.

Meselâ, “bir evde buzdolabı olmadığı” iddia edilmiş olsun. Bu davayı çürüttüğümüzde buz dolabının varlığını ispatlanmış oluruz. İman hakikatlerinden birini, meselâ ahireti inkâr eden kişinin bu inkârı nefyedildiğinde, yani aksi ispat edilerek bu iddia kendisine iade edildiğinde ahiretin varlığı ispat edilmiş olur.

“Yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.” ifadeleri de yakın mana taşırlar. Adamın cebinde hiç para yoksa, daha sonra ona para vermek suretiyle bu yokluğa son verdiğinizde “yok yok olmuş” olur ve adamın cebinde para mevcut olur.

Bu kaidelerin konuya uygulanması ise şöyle olmaktadır:

Üstadımızın sıkça vermiş olduğu o harika “güneş ve ayna” örneğini bu konuya da uygulayabiliriz.

Aynanın kendi ışığına sahip çıkması onunla övünmesi “vücuduna ve enaniyetine dayan”masıdır. Ona “bu ışığın kendi malı olmadığı, güneş ışığının bir tecellisi olduğu” ispat edildiğinde, ayna kendinde görünen o ışığın kendi malı olduğu davasından vazgeçer ve ona ışık veren güneşi bulur.

İnsan da kendi vücudunu, yani varlığını kendi malı değil, Hâlık’ının bir ihsanı ve emaneti bildiğinde O’na iman ve intisap etmekle hadsiz bir vücut kazanır. Yani kendi malikiyetini nefyetmekle, Malik-i Hakiki olan Allah’a vasıl olur.

- "Yok yok ise, o vardır." burada bahsedilen "O" kim için kullanılmıştır?

Nefy-i nefy, olumsuzu olumsuzlaştırmak demektir. Mesela “evde kimse yok” dediğimizde olumsuz bir cümledir. “Evde kimse yok değil” dediğimizde, olumsuzluğu olumsuzlamış oluyoruz ki, cümle olumlu hale geçer ve evde birilerinin olduğunu bildirir.

Cümledeki “o” ise varlığı - yokluğu tartışılan “şey”i gösteriyor.

Ene bahsinde geçtiği gibi, insana zahirî bir malikiyet verilmiş tâ ki, Allah’ın malikiyetini anlasın: “Ben bu beden ülkesinin sahibi ve malikiyim, onu ben sevk ve idare ediyorum. Allah da kâinatın sahibi ve malikidir, onu sevk ve idare ediyor. Kâinat benim bedenimden ne kadar büyükse Allah’ın sevk ve idaresi, yani rububiyeti de benimkinden o kadar büyüktür.” şeklinde bir muhakeme yürütür.

Fakat bu sahiplik ve malikiyet sadece “sanal”dır ve geçici bir “varsayım” olmalıdır. İnsan Allah’ın kâinattaki malikiyetini anladıktan sonra, döner kendindeki malikiyetin sadece sanal olduğunu keşfeder onu da Allah’ın mülküne dahil eder. Böylece tüm mülkü asıl sahibine teslim etmiş olur. Aksi durumda insan kendini kendine malik farzederse, her şey kendi nefsine maliktir demek zorunda kalacaktır. Her şey kendine maliktir dediğinde de Allah’ın mülkünü sebeplere taksim etmiş olacaktır. Asıl olan bizim hiçbir şeyimizin olmadığıdır. İşte insan kendi malikiyetinden vaz geçtiğinde ancak Allah’ın malikiyetini tam olarak anlayabilir.

İnsan kâinatın en akıllı ve şuuru külli varlığı iken kendi varlığında ne kadar söz sahibidir. Bu bedeninde olup bitenlerde ne kadar pay sahidir. Bırakın pay sahibi olmayı ne kadar haberdardır.

Mesela karaciğerimizde olup bitenleri biz mi idare ediyoruz? Bırakın idareyi binlerce çeşit üretim yapan akıllara durgunluk veren bir fabrika hükmünde olan bu organımızın işlerinden ne kadar haberimiz var? Bu fabrika yalnız muntazam çalışmıyor; aynı zamanda durmadan sıkı bir bakımla yenileniyor da.

Diğer organların da muhteşem fonksiyonlarını düşünün, tabii düşünebilirseniz! Şimdi bizim bu mülkte nasıl bir hissemiz vardır dersiniz? İşte insan burada malikiyetinin bir “hiç” olduğunu fark ettiğinde herhâlde bir ineğin ya da sineğin kendi vücuduna hakimiyetinde veya sevk ve idaresinde pay sahibi olduğundan bahsedemez. Akıldan bütün bütün mahrum bitkilerde bu daha belirgindir. Hayattan da mahrum cansızlarda görülen muntazam bir kanun altındaki işleyişi mevzu bahsetmeye bilmem gerek var mı?

Yani zaten “yok” olan malikiyetimizden vazgeçtiğimizde, yani “yok” bildiğimizde, Allah’ın malikiyetini anlarız. Bizim ve ilgi duyduğumuz her şeyin O’nun var etmesi ile var olduğunu ve varlığını devam ettirdiğini biliriz.

Hiçbir şeyin kendiliğinden bir varlığı yoktur. Varlığımız Allah’ın var etmesiyle var olmuştur ve varlımızın devamlılığı da onun sayesindedir.

Varlığımız kendimize bağlı değil ve varlığımızın devamında da söz sahibi değiliz. Öyle olsaydı gençliğimiz bize “eyvallah” demeden gidemezdi. Neredeyse seyirci durumundayız. Kısacık bir ömürden sonra varlığını yitirecekken, bizi var eden ve varlığının sonu olmayan Alemlerin Rabbine mülkü teslim ettiğimizde, sonsuz bir varlığa kavuşuruz...

- Buradaki minnet etmemeyi nasıl anlayabiliriz?

Benliğimizi ve varlığımızı ne kendimize ne de bir başka sebebe değil, sadece ve sadece Allah’a borçluyuz. Öyle ise eşyaya ve sebeplere minnet etmeye mecbur değiliz biz, sadece ve sadece Allah karşı minnet içindeyiz ve sadece Ona karşı sorumluyuz. Varlığımızı Onun yolunda feda edebilir; benliğimizi fena edersek, o zaman varlık vuslatına ereriz.

Yani insan kendine bir benlik verirse yok olur, her şeyi Allah’tan bilip kendi benliğini yok sayarsa o zaman var olur. Yani varlıkta yokluk, yoklukta varlık vardır. Yok ol ki varlık damına çıkabilesin.

Buradaki "minnet etmeme" eşya ve sebeplere karşıdır, yoksa -haşa- Allah’a karşı bu manayı kullanmak caiz olmaz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...