Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrının; Cenâb-ı Hak ve insanlar açısından değerlendirmesini yapar mısınız? Bu, bir ihtiyaçtan mı geliyor veya iradî bir tasarruf mudur?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İnsan, şuun-u İlâhiyenin bir mikyasıdır.”

buyuran Üstad Hazretleri, bu derin hakikati de insandan bir örnek vererek aklımıza yaklaştırıyor:

“İşte nasılki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi yapsa ve o vazife için hararetli bir surette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:

Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, faidelerdir ki; ona "ille-i gaiye" denilir.

İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki: Hararetle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona "dâî ve muktazî" tabir edilir.” (Mektubat, On Sekizinci Mektup)

Birinci şıkta zikredilen “maslahatların, semerelerin, faidelerin” tamamı, bu kâinat sarayında misafir edilen canlılar için söz konusudur. Allah’ın, ne güneşte yarattığı ışığa, ne ağaçtan çıkardığı meyveye ihtiyacı olmayacağı çok açık bir hakikattir.

İkinci maddede nazara verilen “dâî ve muktazi” şıkkı, Cenâb-ı Hak için de düşünülebilir; ancak, “muhabbet, iştiyak, lezzet” denilince bizim kendi ölçülerimizle anladığımız mânalardan Cenâb-ı Hakk'ın münezzeh olduğunu hatırdan çıkarmamak şartıyla. Bunun içindir ki, Üstadımız bu konuda misaller verirken “lezzet-i mukaddese, aşk-ı münezzeh, ferah-ı mukaddes, şevk-i mukaddes, sürur-u mukaddes” gibi tabirler kullanır.

Risale-i Nur’da mahlukat hakkında “kelimat-ı kudret, mektubat-ı Samedanî, mektub-u Rabbanî” gibi tâbirler geçer. İnsan da kudret kalemiyle yazılmış bir kelimedir. Ve bir kâtip, yazdığı yazının hiçbir kelimesine benzemediği gibi, Cenâb-ı Hak da bu varlıkların hiçbirine, hiçbir cihetle benzemez. Yani, ‘O’nun varlığı başka varlıklara benzemediği gibi, görmesi başka görmelere, işitmesi diğer işitmelere benzemez. Aynı şekilde, O’nun kendi kemalini aynalarda bizzat müşahede etmesi ve kudret kalemiyle yazdığı Rabbanî mektuplara “müştak seyircilerin nazarıyla bakması” da, insanların kendi eserlerini seyretmelerine ve onlara başkalarının nazarıyla bakmalarına benzemez. Bu ehemmiyetli noktayı göz önünde bulundurarak, sualin cevabını vermeye çalışalım.

Allah’ın Zât’ı, Kur’an'ın ifadesiyle “Ğaniyyü’n- ani’l-âlemîn” dir; kendi yarattığı ve terbiye ettiği âlemlere muhtaç olmaktan münezzehtir.

Bu konuda pek çok âyet-i kerime mevcuttur. Bunlardan sadece ikisini numune olarak, takdim ediyoruz:

“Kim cihat ederse, kendi nefsi için cihat etmiş olur. Çünkü Allah, âlemlerden müstağnidir.” (Ankebut Suresi, 29/6)

“Eğer inkâr ederseniz, şüphe yok ki, Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber, kulları hesabına, küfre razı olmaz.” (Zümer Suresi, 39/7)

Cenâb-ı Hakk'ın isimleri ve sıfatları bu noktada biraz farklılık arz eder. Onlar da “tecelliye muhtaç değillerdir, ama tecelli etmek isterler.” İstemekle ihtiyacı karıştırmamak gerekir.

Üstad Hazretleri, “Rezzak ismi rızık vermek ister, Şâfi ismi hastalıkların vücudunu ister…” buyurur. Yani "Rezzak” isminin mahiyetinde muhtaçların rızıklandırılmasını istemek vardır. Aksi halde bu isim tecelli etmeyecektir.

Bu konuya şu hadîs-i kudsînin ışığında bakabiliriz:

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım.”

Bu mâna en ileri derecesiyle insanda kendini gösterir:

Allah, hayat vermekle bize “Hayy (hayat sahibi) ve Muhyi (hayat verici)" olduğunu bildirmiş, biz de Allah’ı böylece tanıma imkânına kavuşmuşuz.

Bize verdiği cüz’î kudretle O’nun sonsuz kudretini, cüz’î irademizle O’nun küllî iradesini, …, bilmiş, Rabbimizi bu sıfatlarıyla tanımış oluruz.

İnsan, bu âlemde, hem Allah’ın en mükemmel eseri, hem de kâinat sergisinin yine en mükemmel seyircisidir. Bu sergide teşhir edilen eserlerin her biri ayrı bir mu’cize olduğu gibi, onları seyir, takdir ve tahsin edecek bir varlık yaratması da Allah’ın yine en büyük bir mu’cizesidir.

Netice itibariyle, Allah’ın bilinmek istemesi rahmetindendir ve o mukaddes sıfatlarının ve güzel isimlerinin tecelli etmek istemelerinin bir neticesidir. Bunu ihtiyaç olarak değerlendirmek hatadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

kartal1444
Allah razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
erdal purç83026
aziz kardeşim cemalini görmek ve göstermek istemsi ni izah edelim; istemek ilmi mantıkta ihtiyaçtan ileri gelir oysaki mevlamızın sameddir yani buradaki istemek değil çünki muhtaç değilki arzu etsin yada irade etsin yada istesin aslında uluhiyyetin mahiyetinin muktezası ,tebarüz etmek hahikatinin şe,ni mimarın kuvvedeki ilmini fiile çıkarmasıdır eğer mimar kuvvede ki ilmini fiile çıkarması mahiyetinin muktezasıdır yoksa nakıs kalacaktır,o yüzden allahda her türlü eksiklikten münezzehhiyetini yaratmakla yerine getirmiş oldu yaratmasaydı uluhiyyet eksik kalırdı oysaki o her türlü kusur ve eksiklikten onu tenzih edenleri tenzihindende münezzehtir slm ve dua ile.......
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hasanuslu
"Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister" Bu ifadeyle tesettür risalesi aklıma geldiğinde yerine oturtamıyorum,makam olarak farklı olabilir elbette ama Biraz açarmısınız.Hanımların kendi cemallerini göstermek istemezler meselesini ..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (editor)
Kadınlar meşru dairede, eşlerine güzelliklerini göstermeleri bir ibadettir ve dinimiz tavsiye etmektedir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yate06
"Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o sultan-ı zîşan dahi istedi ki" bu tabirde herkesin tabi olduğu bi kanuna o sultan da dahildir manası cıkıyor. Halbuki Hakem olan ve kainatta istediği hükmü koyan fakat kendisi hiç bir hükme bağlı olmayan Zat (cc) hakkında böyle bir tefekkür nasıl uygun düşüyor?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Görmek ve görmek istemesi bir şuunattır. Şuunat ise Zat-ı Akdesin münezzeh sıfatlarıdır. Yoksa haşa bir şeyin Allah'a lazım ve görev olması anlamında değildir. Allah her şeyi bilir denildiğinde bilmek zorundadır anlamı çıkmaz. Bu kaide bu husus içinde geçerlidir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
prens

Yaratılan bir şey ontolojik olarak kendi yaratanından yabancılaşarak var olur.

İnsanların kendi elleri ve estetik derinlikleri ile yaptıkları sanat eserleri buna güzel bir misaldir.

Her ne kadar köken sanatçı olsa da eseri bağımsız bir karaktere sahip olduğu için diğer gözlemciler tarafından farklı yorumlanabilmektedirler.

Bu nedenle hermeneutik açıdan eser, sanatçısı ile gözlemcisi arasında ara bir bölgede bulunur. Gözlemci sanatçı ile eserin bu bağımsız doğası üzerinde karşılaşabilir. 

Bunun gibi ilahi sanat olarak insan da sanatkârından bağımsızlaşarak var olur. Nitekim insandaki irade bunun en güzel göstergesidir.

Dolayısıyla yalnızca bu sorunun (sorgulamanın) sorulabilmesi bile yaratılmış bir varlık olarak insanın bağımsız iradesini göstermektedir.

Bu durumda kölelere zorunlu olarak kendini tanıtma gibi bir olgudan bahsedilemez. 

İlahi sanat insan üzerinden kendi ötekisini yaratmış ve bu ötekiye kendini tanıtmıştır. 

Nitekim;
- Allah ölümsüz, insan ise ölümlüdür.
- Allah, rızık veren insan ise rızıklanandır.
- Allah mükemmel insan ise noksandır.
- Allah mutlak bilen insan ise öğrenmeye muhtaç cahildir.
- Allah mutlak gören ve işiten insan ise sınırlı gören ve işitendir.
- Allah mutlak ben’e sahip olan insan ise izafi benliğe sahip olandır.

Tüm bu zıt sıfatlarıyla beraber insan irade ve tercih gücüne sahip olmakla Allah’ın ötekisi olur.

Mutlak olanın ötekisi kayıtlı ve sınırlı olandır. Gerçekten var olanın ötekisi gölge var oluştur.

İman ve marifet sahibi olan insanlar bu ötekinin, kayıtlı ve sınırlı olanın mutlak ve mükemmel olan hakkındaki kesin yargısını ortaya koymuşlardır. 

İnkâr ehli olanlar ise mükemmellik ve güzellik üzerine olan bu tanıtımı ret ederek, çirkinlik ve görece yokluk üzerine bir tanımada bulunmuşlardır.

İnsanların ebedi hayatları bu tanıma üzerine gerçekleşecektir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
ksnpartner

ifade deki  hakikata cenab-ı hakkın kemalatı için ihtiyaç yok fakat bunu
daha sonra SARAY içindeki hem saray için hem yaveri için ve hem okuduğu nutuk için söylediği mana açıklıyor...

"Çünki anlaşılmaz bir kitab, muallimsiz olsa; manasız bir kâğıttan ibaret kalır."
Sözler ( 122 )

yani kemalat-ı mutlaka bilinmezse bizim için anlaşılmaz olacak buda bize göre anlamsız biri durum olacak.

ahiret bizim için gayb ama biz onun geleceğini nasıl biliyorsak buradaki gördüğümüz hakikatlar
ahiretin varlığı için kat'i bir hakikat olduğu gibi görülen bu hakikatlar bizim için görünmez olsaydı ortaya çıkmasaydılar
aynı durum oluşacaktı.inkilab-ı hakaik durumu olacaktı.

gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla,
şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve
şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emaratı,
işaratı görünen adaleti inkâr etmek lâzımgelir.
Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmane ve ef'al-i kerimane ve ihsanat-ı rahîmanenin sahibini; -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu,
gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzımgelir. Bu ise, hakikatlerin zıdlarına inkılabıdır.
Halbuki inkılab-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhaldir, mümkün değildir.
Yalnız, herşeyin vücudunu inkâr eden Sofestaî eblehler hariçtir.
Sözler ( 56 )

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...