Block title
Block content

"Her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kainatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikati dahi Levh-i Mahv, İspat'taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir..." İzah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"... Amma, Levh-i Mahv, İspat ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz- u Azamın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki; hakikat-i zaman odur. Evet her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kainatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikati dahi Levh-i Mahv, İspat'taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir..."(1)

İmkan, mevcudatın varlığının ve yokluğunun müsavi, yani eşit olma haline denir. Mevcudat varlık ve yokluk ortasında mütereddit bir durumda iken vacibü'l-vücut olan Allah, yani varlığı kendinden olan Allah, ezeli iradesi ile bu tereddüdü bozup mevcudata varlık rengini  vermiştir. Yani Allah imkan dahilinde olan mevcudatın yokluk cephesini değil varlık cephesini seçmiştir. Bütün mevcudat varlık sahasına çıkma hususunda ve noktasında vacibü'l-vücut olan Allah’a muhtaçtır. Şayet Allah bu mevcudatın varlık sahasına çıkmasını irade etmese idi, mevcudat  asla varlık sahasına çıkamazlardı. Bu yüzden imkan, yani varlığı ve yokluğu eşit olan her şey vücub mertebesinde olan Allah’a bakar ve ona muhtaçtır.

Nasıl eşya varlığın ilk aşamasında Vacip Bir Varlığa muhtaç ise, varlık sahasına intikal ettikten sonraki imkan aşamaları içinde de vacip olan Allah’ın iradesine ve seçimine muhtaçtır. Bir insanın siması milyonlarca imkan ve seçim içinden seçilip tahsis ediliyor. Ve öyle ki o seçim yapılırken yani bir insana yüz kimliği verilirken, diğer verilmiş olanlara benzememek için onların da nazardan ve kontrolden geçirilmesi gerekiyor ki öyle verilebilsin. Yoksa herkesin yüz kimliği birbirinden farklı olamazdı, her şey bir birine benzerdi. Demek her insanın yüz kimliğinde Allah’ın tercih ve seçimi güneş gibi parlıyor ve onun sonsuz ilim ve irade sahibi olduğunu kör gözlere gösteriyor. 

Mesela, bir atom sayısız cisimlere veya vücutlara girme kabiliyetinde iken en uygun ve mükemmele girmesi ve girdikten sonra her aşamada başka imkanlar ile karşılaşması ve oralarda da bir tercih edici ve tahsis edicinin varlığına muhtaç olması gayet mükemmel derecede tevhide işaret eder. Atomun her adımı tevhide bir levha hükmündedir. Şuursuz atomun o binlerce imkan ve tercihler içinde en mükemmelini ve kendine en uygun olanı bilmesi ve tercih etmesi imkansız olduğu için, o adımların ve hareketlerin her safhasında ve aşamasında Allah’ın tercih ve tahsisini görmek katiyetle zaruridir. Üstad Hazretleri böyle bir tarz ve yol ile her şeyin üstünde imkan ciheti ile tevhide delil getiriyor.

Yorumda bahsedilen alem eşyanın levh-i mahfuzda veya ezeli ilimde ayan-ı sabit olarak bulunma halidir. Eşya varlığa çıkmadan önce tercihe konu olmadan önceki durumunda sayısız imkanatı ile ezeli ilimde tercihsiz ve tahsissiz bir şekilde bulunmakta idi. Hatta eşyanın ezeli ilimdeki bu formatında, mahiyetini bilmediğimiz bir hayat tecellisinin ve emaresinin de var olduğunu Üstad Hazretleri şu şekilde beyan ediyor:

"Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler."

"Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u haricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır."(2)

Levh-i mahfuz, yani kader Allah’ın ilminin bir unvanı bir ifadesidir. Levh-i mahfuzda her şey istisnasız ve son hali ile yazılıdır. Burada bir değişiklik ve bozulma söz konusu değildir. Bu vechesi ile levh-i mahfuza daire-i Uluhiyet diyebiliriz. Yani mevcudatın ve mahlukatın Allah’ın ilmindeki manevi ve ilmi vücutlarıdır; Üstad'ın diğer ifadesi ile vücud-u ilmiyedirler.

İşte, Allah’ın ilmindeki bu vücutlar daire-i mümkinata intikal edince, yani zaman ve mekan kaydına girince varlık kazanmış oluyorlar. Zaman ve mekan ise, sürekli hareket halinde olmasından eşya burada kalıcı olamıyor, bir müddet kendini gösterdikten sonra zeval ve ölüm ile mahva gidiyorlar.

İşte zaman denilen şey, eşyanın Allah’ın ilminden varlık alemine intikalinden sonra bir müddet göründükten sonra tekrar ölüm ve zeval ile varlık sahnesinden çekilmesidir. Biz o eşyanın varlık sahnesindeki süreç ve müddetine zaman diyoruz.

Üstad'ın ifadesi ile eşya önce levh ediyor yani varlık sahasına çıkıyor görünüyor sonra mahv oluyor yani zeval ve ölüm ile varlık sahnesinden çekiliyor sonra yine başka mahluk ve eşya o gidenlerin ardından varlık sahnesine giriyor, buna da ispat deniyor. Zaman şeridi yazar bozar bir tahta hükmünde olduğu için, yazılar ve mukadderat son hali ile yazılı değildir, şart ve meşrut kuralı vardır. Yani Allah der şu şartı yaparsa ben de ona şöyle muamele ederim.

Mesela, Allah bir kulunun ömrünü sağlığına dikkat etmek kaydı ile seksen yıl tahsis eder, ama o kul sağlığına dikkat etmez ve Allah da levh-i mahv ispatta yazmış olduğu seksen yılı siler, onu elli yıla çevirir. Ama insanın ömrüne dair bu  son hali şartları ile beraber levh-i mahfuzda vardır, burada bir değişme olmaz. Yani Allah zaten onun sağlığına dikkat etmeyip ömrünü elli yıla düşüreceğini ezeli ilmi ile biliyordu.

Zamana kaderin bir alt birimi nazarı ile bakabiliriz. Zaman kaderin varlık alemindeki tezahürüdür. Bir nevi yazılan ve verilen hükmün infaz edilmesidir. İşte zamanın hakikati bundan ibarettir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Otuzuncu Söz, İkinci Maksat, Haşiye.

(2) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Beşinci Nükte.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Sual | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2589 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...