Block title
Block content

"Herbir masnûda, herbir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i muhîta ve hikmet-i basîrenin delâlet ve şehadetleriyle sabittir ki, bütün eşyânın Sânii vahiddir, şeriki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzî..." izah?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Her bir masnuda, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i muhita ve hikmet-i basîrenin delalet ve şehadetleriyle sabittir ki, bütün eşyanın Sânii, vâhiddir, şeriki yoktur."

Masnu, “sanat eseri” demektir. Mutlak ise kayıtsız demektir; zıddı mukayyed yani kayıtlı olandır.  Allah’ın bütün sıfatları mutlak olduğundan, bütün icraatı, bütün tasarrufu da mutlaktır, yani O’nun icraatını kayıtlayacak bir şey yoktur. Bu “tasarruf-u mutlak ve kudret-i muhita” bir “hikmet-i basîre” ile icraat yapmaktadır. Yani, bu kudret mutlak olsa da, her mahlukun mahiyetine göre iş görmektedir. Bir başka risalede, Üstadımız, Allah’ın kudretini kendi hikmetinin kayıtladığına işaret eder. Yani, Onun kudreti sonsuz ve mutlak olmakla birlikte, hikmeti bu kudreti kayıtlar, her şeyin her şeyini gören Cenab-ı Hakk, “hikmet-i basiresiyle” kudretin icraatına en faydalı bir şekilde yön verir. Meselâ,  Cenab-ı Hak, insanın boyunu sonsuz uzunlukta yaratabilirdi, ama hikmeti o kudreti sınırlamış ve bildiğimiz şu insan boyu ortaya çıkmıştır. Boyumuz bundan yüz kat daha fazla olsaydı, midemiz, rızkımız, oturduğumuz mekânlar da ona göre büyüyecekti.

Kudreti her şeyi ihata etmiş ama, “hikmet-i basiresiyle,” bilerek ve görerek, her varlığın mahiyetine  göre bir vücud veriyor. Ona göre bir kuvvet veriyor, boy veriyor.

Dünya hikmet dünyasıdır, ahirette ise kudret daha  hakimdir. Her iki alemde de “kudretin faaliyeti hikmet üzere” olacaktır. Şu var ki, bu dünyada İlâhî hikmet eşyanın zaman içinde kademeli olarak yaratılmasını gerektiriyor, Ahirette ise, aynı hikmet, eşyanın bir anda, zamansız yaratılmasını gerektiriyor.

Bir örnek verelim:

Bu dünya hikmet dünyası olduğu için insan ana rahminde dokuz ayda yaratılıyor, dünyaya geldikten sonra da bebeklik, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık safhalarından geçiyor. Böyle olmayıp da, bedeni bir anda kırk yaş büyüklüğünde yaratılsaydı, ruhu henüz hiçbir şey bilmediğinden, “kırk yaşında bir bebek” gibi olacaktı. Böyle olması hikmete uygun düşmediğinden, bütün bu safhaları zaman içinde kademeli olarak geçiyor. Ahirette buna gerek yok. Zira, ruh burada öğreneceğini öğrenmiş olarak o âleme göçecek. O âlemde bedenin bir anda yaratılması hikmete uygun düşecek ve ahirette her şey adeta zamansız olarak yaratılacak.

Meyve için bahar beklenmeyecek. Daldan koparılan meyve daha ağza alınmadan yerine yenisi yaratılacak. Yolculuk için vesaite ve uzun süre yol almaya ihtiyaç olmayacak, dilenen yerde anında hazır bulunulacak. Bir yere gitmek başka yere gitmeye, bir sohbeti dinlemek bir başkasını dinlemeye mani olmayacak.

Ahiret yurdu, en güzel ifadesini, Allah Resulünün (asm.) “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiş.” hadis-i şerifinde buluyor. Bu hikmet âleminde, o kudret alemini anlamamızın mümkün olmadığı en veciz bir şekilde ders verilmiş oluyor.

"Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzi vardır."

İnkısam; “kısımlara ayrılmak, bölünmek” demektir. Tecezzi de cüzlere ayrılmak, parçalanmak demek olup  aynı manaya geliyor.

Allah’ın ne kudretinde, ne iradesinde, ne de diğer sıfatlarında tecezzi ve inkısam düşünülemez. Bunlar mahluk için geçerlidir.

Bir insan elli kilo kaldırabilecek güçte ise, yirmi kiloluk bir yük aldığında kudreti inkısam eder, geriye otuz kiloluk bir güç kalır. Yahut, bir insanın sermayesi yüz milyon TL. ise, bunun otuzuyla  bir iş yerine, kırkıyla bir başka iş yerine yatırım yaptığında, geriye otuz milyonluk bir sermaye kalır. Sermaye kısımlara ayrılmış oluyor.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının icraatı böyle değil. Kudret sıfatı üzerinde konuşacak olursak, Allah bir çiçeği de sonsuz kudretle yaratır, bir yıldızı da. Çiçeğe az, yıldıza daha çok kudret sarf etmesi söz konusu değildir.  Zira az ve çok ifadeleri “inkısam” ifade ederler.

Allah her bir yarattığı şeyi sonsuz kudretiyle yaratıyor. Ama, O’nun sonsuz kudreti yarattığı şeyin mahiyetine göre tecelli ediyor. Yoksa kudretin bir kısmını bir mahlukuna, bir kısmını da bir başka mahlukuna teveccüh ettirmiyor.

Bu Allah’a mahsus bir şey.  Matematikteki “sonsuz kavramı”, bu konuyu anlamamızı biraz kolaylaştırabilir. Sonsuzdan on da çıksa, milyar da çıksa sonuç yine sonsuzdur. Sonsuz için on ile milyarın farkı yoktur. Aslında, sonsuzdan bir şey çıkmamaktadır. O ne ise odur, onda bir değişme olmaz. Çıkarma işlemini biz kendi fikrimizde gerçekleştirir, yahut  hayalimizde kurarız. Hakikatte, sonsuzdan bir şey ayrılmaz, onun için de onu hiçbir şey azaltamaz.

“İhtiyar” kelimesi çoğu zaman, “irade” yerine kullanılır. Arada şöyle bir nüans farkı da vardır. Temel sıfat” iradedir”. İnsan bir şeyi tercih ederken bu sıfatla tercih eder. Yani, nasıl, gözümüzle görüyor, kulağımızla işitiyorsak, aynı şekilde, aklımızla düşünüyor, irademizle ihtiyar ediyoruz.

Bizim irademiz cüz’idir, bir anda ancak bir şey irade edebiliriz. Biz bir şeyi irade ediyor, sonra bir başkasını irade ediyoruz. Allah’ın iradesi ise küllidir, mutlaktır. Her şeyi birlikte irade ve ihtiyar eder. Bu ihtiyarda tecezzi söz konusu değildir. Yani, ihtiyarının bir kısmını bir işe, bir kısmını da diğer bir işe sarf ediyor değildir. Aynı irade sıfatı, tecezzi etmeksizin her işi birlikte irade eder; kudret sıfatının  sonsuz işleri birlikte görmesi gibi.

Bedenimizde iki türlü iş görülüyor, birisi ihtiyarî, diğeri  ızdırarî.

İhtiyarî olanı, bizim kendi irademizle yaptığımız “konuşma, yürüme” gibi işler. Izdırarî fiilleri ise biz irade ve icra etmiyoruz; “kanımızın deveranı, hücrelerimizin değişmesi, yediğimiz gıdaların taksimatı” gibi.

Bizim ihtiyarımızla gerçekleşen fiillerde sıra söz konusudur, yani bunlar birlikte meydana gelmez, sıra ile olurlar. Izdırarî işlerde ise sıra söz konusu değildir. Bedenimizde sayısız denecek kadar çok ve birbirinden farklı işler birlikte görülürler. Zira, bunlar Allah’ın küllî iradesiyle ve küllî kudretiyle yapılmaktadırlar.

Yaşadığımız alemde bu İlâhî fiillerin nice örnekleriyle karşı karşıyayız. Bir ağacın yaprakları sıra ile değil, birlikte açıyorlar. Saç tellerimiz sıra ile değil birlikte uzuyorlar. Güneş de gezegenlerini sıra ile değil birlikte döndürüyor.

"Binaenaleyh Sâni' ancak Vâcib-ül Vücud olacaktır ki, kaderin mizanıyla yürüyen kudretine bir nihayet yoktur."

Allah’ın kudretine nihayet yoktur; yani sonsuz kudretiyle böyle nice kâinatlar yaratsa kudretinde bir değişme olmaz, o kudretin nihayet bulması düşünülemez. Şu var ki, o sonsuz kudret “kaderin mizanıyla”  yürümektedir.

Kader, Allah’ın ilminde her şeyin planlanmış olması  demektir.

Bir binanın inşaat sahası, kaç kat olacağı, her dairenin müştemilatı  önceden planlanır ve o plana göre iş görülür. İnşaat safhasında kalıplar çakılır ve dökülen çimento o kalıpların şekline uyar, dışa sapma göstermez.

Her şeyin mahiyeti kaderin bir planıdır. O mahiyet bir kalıp görevi yapar ve İlâhî kudret o kalıba göre o varlığın cismini, maddesini yaratır.  Elin kalıbı başka, ayağınki başka, güneşinki başka, ağacınki başkadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...