"Hilafet ve saltanata geçen, ya nebi gibi masum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbasî gibi harikulade bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın." Ehl-i beyt neden aldansın?..

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur’âniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen ya nebi gibi masum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Halbuki, Mısır’da Âl-i Beyt namına teşekkül eden devlet-i Fâtımiye hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn hükûmeti ve İran’da Safevîler devleti gösteriyor ki, saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Hâlbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ân’a hizmet etmişler."(1)

Ehl-i beyt imamları manevi saltanatın sahipleridirler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın bir arada olması çok zor olduğu için, Allah onlara, dünya saltanatının çirkin ve zulümlü yüzünü göstermiştir. Şayet Allah onları dünya saltanatında muvaffak etse idi ve şaşaalı bir imparatorluk bahşetse idi, o zaman manevi sahada geri kalıp dinin muhafaza ve ilan edilmesi vazifesinden mahrum kalacaklardı. Bu da Allah ve Resulünün muradına ters bir durumdur.

Zaten bahsin geçtiği yerde, Fatımiler, Muvahhidin ve Safevi devletlerinin misal olarak verilmesi, meseleyi izah etmeye kâfidir. Hatta bu devletler dünya saltanatı uğruna, dini ve mezhebi bahane edip, Sünni Müslümanlara çeşitli zulümler etmişlerdir. Hatta Hacerülesvedi bile uzun seneler, Kâbe'den kaçırıp müminleri bundan mahrum ettiler. Tarih kitaplarında aktarılan hâdiseler işin zahirî sebebidir, işin hakiki ve kader cihetini bu şekilde anlamak gerekir.

Hazret-i Ali (ra)’in dönemine kadarki safahatta çeşitli kavimler örf ve an’aneleri ile İslam’a girmişler ve diğer üç halifenin dönemindeki safiyet ve tazelik zamanla kaybolmuş ve birçok ihtilaf ve fitneler patlak vermeye hazır hâle gelmiştir. Yani İmam-ı Ali (ra) döneminde gayet karışık ve fitneye müsait bir içtimaî yapı teşekkül etmişti. Böyle zor ve karışık bir döneme Hazret-i Ali (ra) gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Şayet İmam-ı Ali gibi bir hakikat kahramanı o dönemin başında bulunmasaydı, İslam daha büyük belalara ve sıkıntılara kalabilirdi. Bu yüzden kader onu o döneme sevk edip zararı en aza indirmeyi murad etmiştir.

"Harikulade bir zühd-ü kalbî olmalı ki,.." ifadesinden, dört halife gibi bir seviye anlamak gerekir. Yoksa Ehl-i beyt'te velayet derecesinde bir zühd ve takva bulunmaktadır. Ama dört halife gibi iki vazifeyi safi götürecek bir seviye de bulunmuyor.

1) bk. Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, Beşinci Nükteli İşaret.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...