Block title
Block content

"Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki hak olabilsin. Belki nefsanî haksızlıklara vesile olur." ifadesini açar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İslâmiyetin ikinci bir kanun-u esasîsi: Şu hadîs-i şeriftir:  سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hakikatiyle, memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil... Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin zafiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet, adalet olmaz, esasiyle de bozulur. Ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin. Belki nefsanî haksızlıklara vesile olur."(1)

İnsanlar, çevresinden ve örfünden sıyrılmış bir şekilde ve şehvet ve öfke gibi sınır tanımayan hislerinden bağımsız olarak, herkesin hakkını muhafaza edecek adil ve hakkaniyetli bir hukuk düzeni oluşturamaz. Bu yüzden insanların oluşturduğu hukuk sistemi, Allah’ın koyduğu hukuk sistemi ile aynı hakkaniyet ve doğrulukta olamaz.

İşte insanların hukuku, Allah’ın hukuku yerine geçemez ki, hak ve doğru olsun. Üstad'ın “Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçmiyor ki hak olabilsin.” sözleri bu manaya işaret ediyor.

Gerçek ve adil bir hukuk; ancak insanların içinde bulunduğu kayıtlardan azade ve mukaddes olan Allah tarafından ihdas edilebilir.

* * *

Allah yarattığı hiç bir mahluku başı boş bırakmamıştır. Karıncayı emirsiz, arıları yasupsuz (arı beyi) bırakmayan Cenab-ı Hak insanları nebisiz, mürşitsiz ve şeriatsız bırakmaz. Çünkü kâinatın nizam ve intizamının sırrı; insanların da, bu nizama ve intizama uymakla dengeyi korumalarını icab ettirir.

Hukukullah her yerde kendini göstermektedir. Mesela kâinatta Hukukullah anlamında cereyan eden adalet mekanizması sayesinde, küçük büyükle, zerre kürre ile, sinekler simurga kuşlarıyla beraber kardeş kardeş yaşamaktadır. Bu sayede kâinatın nizamı, düzeni ve ekolojik dengesi harika bir şekilde korunmaktadır.

Beşerde ise; Hukukullah anlamında Allah’ın şeriatlarla gönderdiği ilahi adalet kanunları uygulanırsa; insanlar da, kâinattaki diğer unsurlar gibi nizama ve düzene girerler, aralarında dengeleri muhafaza ederler. Ve kardeş kardeş yaşayabilirler. Bunun misali, orta çağda sahabeler dönemindeki asr-ı saadettir.

İnsanlar yapı ve mizaç itibariyle ayrı ayrı özellikte yaratılmışlardır. Bu fıtratta olan milyarlarca insanın aynı dünyada, aynı imkanlardan münasip şekilde istifade edip yaşamalarında adalete muhtaçtırlar. Bu adalet ancak insanları yaratan, külli irade ve ilim sahibi olan Allah tarafından konulmalı ki, kâinatın bireyleri haddini bilsin, huzurlu bir hayat ortaya çıksın. İşte biz bu kanunlar ve müeyyideler sistemine şeriat ve "Hukukullah" diyoruz.

Allah’ın bütün mahlukata tayin ve tesbit ettiği haklar ve adaletler "Hukukullah" olarak bilinir ve uygulanır. Çünkü müeyyideler ve haklar Allah tarafından konulursa, hikmet, maslahat ve adalet olur. Ayrıca tesiri de en yüksek seviyede ve azim olur. Ayrıca bu hukuka muhalefet edip isyan edenlerin, cezalandırılması da hak olur ve adalet olur.

Zira; “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” ifadesi mezkur hakikate binaen darb-ı mesel hükmüne geçmiştir. "Hukuku ibad"ın hakları ve hukukları da Allah tarafından tayin ve tespit edilmiştir.

Hatta hayvanata, nebatata ve çevreye muamelatın nasıl olacağı dinin kaide ve kuralları içerisinde mevcuttur.

Şimdi maalesef toplumlar, beşeri sistemlere göre idare ediliyorlar. Bütün müeyyideler, haklar, hukuklar ve adalet; şahısların ve beşeri sistemlerin tesiri ve tahakkümü altındadır. Özellikle yaratılanların ve insanların hukuku, yine insanlarca tayin ve tarif edilmektedir.

Herkes her şeyi hakkıyla bilemeyeceğinden; İslamiyet'ten ve hukukullahtan sapmalar, maalesef bu gün dünyayı ve hayatı yaşanmaz hale getirmiştir.

Hukukta ise; müeyyidelerin ve kanunların müessiriyeti kalkmış, uygulamalar da zulümler, tahakkümler ve menfaatler işin içine girmiştir.

Bu sebeple de bütün bu uygulamalar, beşerin olduğu ve hukukullahın tarifi ve tayini ile olmadığı için; tatbikat hak ve hukuk değil, zulüm ve adaletsizliktir. İşte muazzez Üstadımız kullar ve insanlar arasındaki bu uygulamaların Hukukullah ile bir alakası olmadığından; “Abdestsiz ve kıblesiz namaz kılmak gibidir.” ifadesiyle esasta hak ve adaletin olmadığını ifade etmektedir. Emirdağ'daki sualin mevzuunda Üstadımız o zamanda; ırkçılığa bina edilen ve mutehakkim, zalim memurların insafına bırakılan adalet sisteminin, çarpıklığından ve tehlikesinden bahsediyor.

Hukukullah anlamında olsa; idareciler ve memurlar milletin hizmetkârları ve Allah’ın emirlerinin memurları olacağını ifade ediyor.

Dolayısıyla Allah namına olan her şeyin adaletli, hikmetli, maslahatlı, müessir ve ibadet olacağını nazara veriyor.

Sonuç itibariyle, bu ifadelerde idarenin ve adaletin semavi veya beşeri olmasının izahını yapıyor, fayda ve mahsurlarını anlatıyor.

(1) bk. Emirdağ Lâhikası-II, 102. Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...