Block title
Block content

HÜSEYİN KORKMAZ

 

 "Bediüzzaman'ın peşinden niçin koştum?"

"Çocuk, fıtratının gereği, kendisine eğlence veren şeylerden hoşlanır. Ben de çocukken evimizin önünden geçen deve kervanlarının peşine takılır, merakla seyrederdim. Bazen davullu zurnalı bir düğün alayına katılır, bir müddet takip ederdim. Fakat okula veya hocaya gitmek, ders çalışmak sıkıcı gelirdi. Elbette bunlar bir çocuk için normaldi.

"Küçüklüğümde bu normallerin dışında garip bir hadise cereyan etmişti. Bir ihtiyarın peşinde koşmak... Bu zat Üstad Bediüzzaman Hazretleriydi. Emirdağ'dan gelen arabalar Bolvadin'e uğradıklarında bizim evin önünden geçmek mecburiyetindeydiler. Bir gün Üstad'ın arabası evimizin önünde durmuştu. Hemen koştum ve arabasının etrafında dönmeye başladım. Acaba bir selâm verebilir miydim? Bunun için çırpınıyordum. Nihayet bu zayıf ihtiyar beni gördü ve başını yavaş yavaş sallayarak selâmıma mukabele etti. Elbette bu hareketi bizim için bir dua idi.

"Bir sefer, 'Bediüzzaman geçmiş, ileride duruyormuş' dediler. Ben durur muyum? Önümde giden bir adamla birlikte koştum. Tık nefes oluncaya kadar koştum ve Üstad'ın arabasına yetiştim. Ne yazık ki, arabası hemen hareket etti, onu doyasıya göremedim. Geldiğimiz yer, evimizden bir buçuk kilometre uzakta, şehrin dışındaydı. Onu iyice görememek herhalde beni üzmemişti. Yolunda koşmuştuk ya, bu bize yeterdi. Eve dönünce anneme haberi verdim: "Ana, Bediüzzaman gelmiş, ardından tâ kırlara kadar gittik!'

"O çağlarda dersten, hocadan kaçarken, niçin Üstad Hazretlerinin peşinde koşardık? Göreceğimiz, nihayet yaşlı bir insandı bizim için... "Bediüzzaman" kelimesi, ruhumda bam başka hisler uyandırmıştı. Hattâ onu görmeden evvel bahsi geçtiği zaman, insan üstü bir varlık olarak tasavvur ederdim. Bolvadin'e en yakın kaza olan Emirdağ'da bulunuşuyla sanki etrafına nur saçardı. Etrafı, manevî bir havaya bürürdü. Bu yüzden bir gün dedeme şöyle sorduğumu hiç unutmam:

"Dede, Bediüzzaman nedir?'
"Evlâdım, o da bizim gibi bir insan, ama büyük bir âlim ve evliyadır.'

"Çocukluğumda Üstad'ın peşinde şuursuz olarak koşardım. Anlayamadığımız bir cazibe bizi çekerdi. Ne yazık ki, üniversiteye girinceye kadar onu şuurlu tanıyamadım. Belki onun sevgisi kalbimize bir tohum gibi ekilmişti. Fakat fakülte sıralarına oturuncaya kadar nevş ü nema bulmamıştı. Gerçi dindar olmaya başlamıştım. Ama İslâmiyet hakkında zihnime takılan bir sürü meseleler vardı. Cemiyetin ve etrafımdaki günah sellerinin tesiri altında kalıyordum. Huzursuzdum ve şahsiyetimi bulamamıştım.

"Bir gün benim gibi Fen Fakültesi Matematik-Fizik bölümünde okuyan bir arkadaşım, beni bir dersaneye götürmek istedi. Derhal kabul ettim. Sanki akmak isteyen bir su gibiydim. Böylece önümdeki engel kalkmıştı. Bir gün de bana Küçük Sözler'i verdi. Okudukça okuyasım geliyordu. Hiçbir kitabı böyle zevkle, merakla okumamıştım. Derslerimin yanı sıra diğer risaleleri de açar, satırların altlarını çizerek, kelimelerin mânâlarını bularak çalışırdım. Küçük risaleleri devamlı cebimde taşır, trende, otobüste okurdum. Bir yere misafir gitsek, bir fırsatını bulur, tanıdıklara da dinletirdim.

"Artık kafamdaki sorular, teker teker cevabını bulmuş, zihnimdeki karanlık aydınlanmıştı. İnsanlığa ve dine en güzel hizmetin ancak bu eserlerle olabileceğine inanıyorum.

"Eğer Üstadı iyi tanımasaydım, böyle dindar ve gaye sahibi olamazdım. Ona çok şey borçluyum. Nur içinde yatsın."

(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...