"Hüzün ise iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbaptan gelir, yani ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâlet-âlûd, tabiatperest, gaflet-pîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür." Buradaki “ahbabsızlığı” açar mısınız?

Soru Detayı

- Üstadımızın burada bahsettigi fakdul ahbabı çok tafsilatlı, örnekler vererek anlatırmısınız?
- Kendimizde bu menfi hissiyatı teşhis edip tedavi etmek için. Örn: bir muzigi dinlerken ruhun kabz hali olması da bu fakdül ahbaba girer mi?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Hüzün ise iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbaptan gelir, yani ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâlet-âlûd, tabiatperest, gaflet-pîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firaku’l-ahbaptan gelir; yani ahbap var, firakında müştakane şevkle, çok isteyerek bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-edâ, nurefşan Kur’ân’ın verdiği hüzündür.”(1)

Dostlardan ve sevdiklerinden ayrı kalmanın verdiği hüzün ile dostsuz kalmanın verdiği hüzün çok farklıdır. Dostsuz kalmanın verdiği hüzün, daha acı, daha ümitsiz daha kötüdür. Dosttan ayrı kalmanın verdiği hüzün ise dosta olan iştiyakı, aşkı ve sadakati daha da ziyadeleştirir, daha da heyecanlı bir hale getirir.

Allah’ı tanımayan ve O’na iman etmeyen birisi için, her şey düşman olur. Elbette burada doğrudan bir düşmanlıktan bahsedilmiyor. Buradaki düşmanlık psikolojik ve felsefi bir düşmanlıktır. Kâinatı sebeplere ve tesadüfe verirsen, her şey bir anda başıboş serseri düşmanlara dönüşür, yani nimet iken nikmet (azap) olurlar.

Mesela, feza boşluğunda çok büyük bir hızla dönen gök cisimlerini düşünelim; şayet onları tedbir ve idare eden bir sahip ve malikleri olmazsa, o dev cisimler her an dünyamıza çarpıp hayatımızı ve varlığımızı yok edebilir birer düşmana dönüşür. Huzurumuzu ve tadımızı kaçırır, hayattan zevk alamaz bir hale geliriz. Halbuki o yıldızlar mehtaplı bir gecede, hayatımızı şenlendirip güzelleştiren birer gece lambaları idi. Ama tesadüf ve başıboşluk bir anda onları potansiyel bir düşmana dönüştürdü.

Benzer mânâları diğer unsurlar için de düşünebiliriz. Ateş, hava, su, toprak vesaire hep Allah’ın birer nimetleridirler; lakin iman ve marifet olmazsa bir anda bu nimetler mânâsız, gayesiz ve potansiyel birer düşmana dönüşürler.

Eşyayı düşman olarak görmek, dostsuz kalmak mânâsına da gelir ve böyle düşünen birisi koca kâinatın ortasında aciz, çaresiz, zavallı ve yapayalnız bir yetim gibi inlemeye başlar. Allah’a iman etmediği için sesini duyan yok. Ölüm ise, onu hiçlik ve yokluk kuyusuna atacak bir cellât gibi her an başını kesmek için bekliyor. Böyle bir acı ve azap içinde yaşamak küfür felsefesinin tabiî bir neticesi oluyor.

İnsan manevî cihaz ve duygularını iman dairesinde besleyip büyütmez ise, bu cihaz ve duygular insana hem azap veren düşmanlara dönüşürler hem de kendileri bizzat bir azap kaynağı olurlar.

Aklın gıdası tefekkür ve güzel mânâlardır; bu yönü ile bütün kâinat aklın bir sofrası gibidir. Çünkü kâinat ve içindeki her bir eşya, sayısız mânâ ve güzellikleri barındıran mükemmel ve kusursuz bir sanat harikasıdır.

Kalbin gıdası muhabbet, sevgi ve aşktır. Muhabbet ve aşk ise, aklın Allah’ın azamet ve kibriyasını tefekkür etmesinden sonra hâsıl olan kalbî bir hâldir. Yani insan Allah’ı aklı ile tanır, kalbi ile sever, ruhu ile ona perestiş edip ibadet eder.

Ruhun gıdası ise, marifet ve ibadettir. Ruh, iman, marifet, muhabbet ve ibadetle gıdasını alıp kemale erişir.

İşte insandaki latifeler bu şekilde beslenmezlerse, ruhun kabz hali gerçekleşir ve insan kendini teselli etmek için içkiye, uyuşturucuya, eğlencelere, fantezilere atarak, geçici bir şekilde kendini uyutup kandırır.

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Ahmed Yahya

Allah razı olsun çok istifadeli bir cevap oldu 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...