Block title
Block content

Hz. Âdem ve Hz. Havva, yapmış oldukları bir hatadan dolayı cennetten kovuldular. Oysa peygamberlerin günah işlemedikleri biliniyor. Bunu nasıl izah edersiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdem (a.s.)'in cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir: “Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık?”

Bu konunun izahında, Cenab-ı Hakk'ın, Hz. Âdem'i yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara Suresi'nde şöyle anlatılmaktadır:

“Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30)

Ayet-i kerimenin mealinde de görüldüğü gibi, Cenab-ı Hak daha Hz. Âdem (as)'i yaratmadan önce, insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdem (as)'i aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.

Kur'an'da geçen kelimelerin hangi anlamda kullanıldığı çok önemlidir. Peygamberlerin masum olduğu düşünülürse, bunun kesinlikle bilinçli bir isyan olmadığı açıkça anlaşılır.

Nitekim bundan önceki ayetlerde olay anlatılırken Hz. Âdem (as)'in bu sözü unuttuğu belirtilir:

"Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık." (Tâhâ, 20/115)

Demek Hz. Âdem (as)'in bu davranışı Allah'ın emrine karşı gelmek gibi bilinçli bir hareket değildir. Bu nedenle ayeti bizim anladığımız isyan olarak değil de, şöyle anlamak mümkündür:

"Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabb'inin emrinden çıktı da şaşırdı." (Tâhâ, 20/121)

Peygamberler Günah İşlemez:

Günahlar, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır. Büyük günahların başlıcaları şunlardır: Adam öldürme, zina, içki içme, ana babaya karşı gelme, kumar, yalancı şahitlik, dine zarar verecek bid'atlara taraftar olmak.(1)

Bütün peygamberler gerek peygamberliklerinden önce, gerekse peygamberliklerinden sonra, hiçbir şekilde büyük günah işlememişlerdir.

Ancak, bazı peygamberler hata yoluyla, unutmak veya daha iyiyi terk etmek suretiyle, bizim bildiğimiz şeklin dışında "zelle" denen bazı hatalar işlemişlerdir.(2) Hz. Âdem (as)'in Cennette iken yasak ağacın meyvelerinden yemesi, zelleye misal olarak verilebilir. Hz. Âdem, yasak meyvelerden yemekle bizim bildiğimiz mânâda bir günah işlememiş, daha iyi olanı terk etmiştir. Neticede de, bu hatalarından dolayı Cennet nimetlerinden mahrum kaldılar. Cennette günah ve sevap mefhumunun olmaması, bu günahın, bilinenden başka bir şeklinin olduğu da anlaşılır.

Cennet nimetlerinden birisi de orada "tuvalete gitme" gibi bir ihtiyacın mevcut olmadığıdır.(3) Cennette yenip içilen şeylerin artıkları olmadığından Hz. Âdem ve Hz.Havva, cennette büyük ve küçük abdest yapmıyorlardı. Avret mahalleri elbise veya bir nurla kendilerinden gizlenmişti.(4) Yasak ağacın meyvelerinden yemeleri, avret yerlerinin açılmasına, küçük ve büyük abdest gibi eza verecek şeylere sebep olacağı için, Cenab-ı Hak o ağaçtan yemelerini men etmişti.(5) Nitekim, yasak ağacın meyvelerini yedikleri anda, daha önce hiç görmedikleri avret yerleri açılıverdi. O yerlerin açılması uygun olmadığı için, yaprakla örtünmeye başladılar.(A'raf, 7/22)

Hz. Âdem (as)'in yasak ağacın meyvesinden yiyerek cennetten çıkarılmasında, kaderin hissesini unutmamak gerekir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın insanı yaratmasındaki hikmet ve maksadın gerçekleşmesi, ancak Hz. Âdem ve Havva'nın cennetten yeryüzüne inmesiyle mümkün olmuştur.

Ebu'l-Hasen-i Şâzelî, Hz. Âdem'in zellesi hakkında şöyle der:

"Ne hikmetli bir günah ki, kıyamete kadar gelecek insanlara tövbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur."(6)

Hz. Yunus (as)'un Zellesine Gelince:

Hz. Yunus (as) peygamberlikle vazifelendirildikten sonra, kavmini îmâna davet etmeye başladı. Otuz üç yıl gibi uzun bir müddet tebliğde bulunduğu halde, yine de halk üzerinde bir tesir vücuda gelmemişti. Bu durum Yunus Aleyhisselâmın canını sıktı. Bu sıkıntıdan kurtulma ümidiyle, Cenab-ı Hakk'ın izni olmadan kavmini bırakıp ayrıldı. Bir peygamber, Rabbinden izin almadan bulunduğu yerden ayrılamazdı. Hz. Yunus (as) bu hareketiyle efendisinden kaçmış bir köle durumuna düşmüştü.(7)

Ancak Hz. Yunus'un (as) bu hareketi vazifeden kaçış veya vazifeyi verene karşı bir isyan mânâsında anlaşılmamalıdır. Yunus (as) sadece İlâhî davete uymayan halktan uzaklaşmıştır. Bu hareket peygamberlerin dışındaki insanlar için hata sayılmaz. Peygamber için de azabı gerektirecek bir günah değildir.

Bununla beraber, Cenab-ı Hak, zor şartlar altında kalsa da Hz. Yunus (as) gibi davranmamasını Peygamberimize (asm) tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammed! Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret. Balık sahibi Yunus gibi olma."(Kalem, 68/48)

Evet, peygamberlerin "zelle"lerine bir günah gözüyle bakmamak gerekir. Çünkü, günah azabı gerektiren bir şeydir. Peygamberler ise zellelerinden dolayı herhangi bir cezaya uğramayacaklardır.

Dipnotlar:

(1) Barla Lahikası, s. 179.
(2) Muvazzah ilm-i Kelâm, s.184; Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.154; Risale-i Hamidiye, s. 491.
(3) Müslim, Cennet: 15.
(4) Tefsîr-i Kebir , 14:49; Hak Dini Kur'ân Dili, 3:2140.
(5) Hülasatül-Beyan ,2:4748.
(6) Risa1e-iHamidiye ,s. 611.
(7) Hülâsatü'l-Beyan , 2: 4748.

(Mehmed Paksu, Meseleler ve Çözümleri-1)

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Birinci Sual | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 30698 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

bilhassa
Unutmadan Yasak ağaçtan kasıt Hz.Adem İle Yaratılan Diğer Ademlerin İlişkiye girmesidir. ( Nisa Süresi : 1- Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan başka bir nefis yaratıp ikisinden bir çok Rical (yetişkin erkek) ve Nisa (yetişkin kadın) üreten Rabbinizden korkun.)
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
bilhassa

Allahu Tealanın Esmalarına Göre Allahın Yarattığı her şey Mükemmel ve kusursuzdur. Peki Allahın Yarattığı Cennete nasıl olurda şeytan girer. Söylenenlere göre Hz. Ademi Ve Hz. Havva'yı kandırır. Haşa Ve Kella. İman Ettiğimiz Peygamberlerde Hata Varsa Biz Niye Hata Yapan Birine iman edelim ki (Söylediğiniz gibi bir şey varsa tabi ) Ben Peygamberlerin Hiç Biri hata yapmaz diyorum ve inancım tam.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (mevlut)

Ayak sürçmesi, ayak kayması.
"Peygamberlerin hata ile veya unutarak yaptıklara kusurları, ifade eden bir terim
(1)
Peygamberler aslında günah işlemezler. Onlar "İsmet" sıfatına sahiptirler. Ancak, istemeden bazı kusurlar işlemeleri de mümkündür. Şu kadar var ki, böyle bir hata işleyen peygamber hatasına devam etmez. Allah onu derhal uyararak hatadan uzaklaştırır, yanlışını düzeltir.
Zelle, efdal (en üstün) olanı terkedip, fadıl (üstün) olanı yapmaktır şeklinde de izah edilir (2). Bu izaha göre, zelle bir kusur olmaz. Fakat peygamberlere yakışan daima en üstün olan davranışta bulunmak olduğu için, zelle işleyen Peygamber'in dikkati çekilir.
Birincisi: Peygamberler, iki şeyden birini tercih durumunda kaldıklarında, aliyyüla’lâ (iyilerin en iyisi) dururken a’lâyı (iyiyi) seçmişlerse, bu onlar için bir zelle kabul edilebilir. Fakat bu sürçme veya hata bizim ölçülerimiz içinde bir sürçme veya hata değildir. Zira seçtiği, “a’lâ”, yani iyidir. Fakat bir peygamber böyle bir tercihle karşı karşıya geldiğinde, mukarrebîn olmasının gereği olarak “aliyyüla’lâ”yı seçmeliydi, denebilir -tabii biz diyemeyiz- kimse bu tercihi günah olarak da vasıflandıramaz.
Şimdi bir misâlle bu hususu zihne yaklaştırmaya çalışalım: Bir insan düşünün ki, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmek istiyor. Ancak, Kur’ân’ı kaç günde hatmetmeli? İşte bu husûsta karşısına iki alternatif çıkıyor: Birincisi, Kur’ân’ı düşüne düşüne, teemmül ede ede on günde okumam daha iyi olacak, alternatifi ki, ancak bu şekilde mânâya dikkat etmek ve Kur’ân’ın derinliklerine inmek mümkün olacaktır. İkincisi, Kur’ân’ı yedi günde hatmetmeli; zira böyle yapılması Rabbimizin kelâmına karşı daha fazla hâhişkâr olmamın ifadesidir. Sonra da Kur’ân’ı on günde okumaya karar veriyor ve başlıyor...
Şimdi, farazî olarak diyelim ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızası, onun Kur’ân’ı yedi günde okumasındaydı. Fakat bu insan kendi içtihadıyla on günde okumaya karar verdi. Cenâb-ı Hakk’ın rızası “Aliyyüla’lâ”dır. Fakat bu insanın yaptığı da en azından “a’lâ”dır. Bu itibarla da, ortada günah yok ki, bu insana “hata işledin, günaha girdin” denilebilsin. Belki en son söylenecek şey, o şahsın en iyi dururken, iyi ile meşgul olduğunu söylemekdir. Günah isnad etmeye gelince bu kat’iyen doğru değildir.
İşte peygamberlerin, kendi içtihatlarıyla tercih edip yaptıkları işlerin durum ve keyfiyeti de böyledir. Öyleyse onlara, bu yaptıklarıyla günah isnad etmek nasıl câiz olabilir?
İkincisi: Her şeyden evvel Nebîler, müçtehitler müçtehididirler. Onlar, Cenâb-ı Hak’dan mesaj almadıkları husûslarda ki, bu ister ahkâma ait, ister onların şahsî hayatlarına ait, isterse hayat-ı içtimâiyeye ait olsun, içtihad eder ve bir görüş bildirirler. Onların bu içtihatlarının bazıları ilâhî murada tam muvafık olabileceği gibi, bazıları da o ölçüde olmayabilir. Ancak, onların bütün içtihadları, ilâhî murad çerçevesi içerisinde cereyan eder.
Şimdi, eğer içtihadları ilâhî murâda tam muvafık gelmedi ise, bunlar sarayın gözdeleri olmaları, gözlerinde perde bulunmaması, kader kaleminin sesini duymaları gibi seviyelerine kıyasla bir hata işlemiş sayılırlar. Çünkü onlara düşen murâd-ı ilâhîye yüzde yüz muvafık olanı bulmaktır.
Fakat içtihatlarındaki bu yanılma aslâ günah değildir ve onların ismetlerini ihlâl etmez ki, bu sebepten sorgulanabilsinler.
Üçüncüsü: Bunlara sürçme tabirini kullanıyoruz. Sürçme, yere kapaklanıp kalma değildir. Yüzü daima secdede olanlar yere kapaklanmazlar. Sürçmede hafif bir sendeleme söz konusu olsa bile, yere düşme söz konusu olmaz ki ondan bir günah diye bahsedilsin.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Bir Defasında "Bu ağızdan sadece hHak çıkar" demesine rağmen, hurmaların aşılanması tavsiyesi üzerine meydana gelen netice için "Ben bir beşerim!" demesi nasıl tevfik edilir?
Bu soruda iki hadisin birbirine zıt olmasından bahsediliyor. Bunlardan birinci hadis: "Şu ağızdan doğrudan başka bir şey çıkmaz." Buradaki ifâde daha ziyade, mübarek ağızlarına işaret ederek: "Yaz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, buradan hakdan başka birşey çıkmaz..." şeklindedir.
Hadis başta Buharî, Müslim olmak üzere pek çok sahih hadis kitabının rivayet ettiği bir hadistir. Bu hadisin ravisi de Abdullah ibn-i Amr-ibn-il-As'tır. (R.A) O, Efendimizin (S.A.V) konuştuğu her inciyi tesbit eder ve hiç birini kaçırmazdı. Hatta Ebû Hureyre, kendisinden daha çok hadis rivayet ettiğini ifade sededinde: "Ben hadisleri yazmadım. Ama, Abdullah İbn-i Amr yazardı. O bakımdan benden daha çok hadis kaydetmiş olabilir" der.
İşte, bu hadislerden birincisi, bunu ifade ediyor. Abdullah bin Amr diyor ki: "Bana, Efendimizin ağzından çıkan herşeyi yazıyorsun, ama; O'da bir beşerdir. Yumuşak olduğu an da olur, öfkeli olduğu an da.. bazen arzu etmediği şeyler de söyleyebilir, (haşa) Sen ise, tefrik etmeden herşeyi yazıyorsun." Abdullah bunun üzerine ben de, yazıyı bıraktım. Sonra Efendimizle karşılaştığımda dedim ki: "Yâ Resûlullah böyle böyle diyorlar...!" Buyurdular ki: "Yaz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bu ağızdan hakdan başka birşey çıkmaz"
Diğeri de şöyle:
Efendimiz Medine'ye teşrif buyurduklarında, Medinelilerin, hurmaları, aşıladıklarını görüyor ve "Bu aşılamanın neticeyi değiştireceğine kânii değilim" diyor. Yani "Aşılamanın, kat'iyen faydası yoktur" demiyor. Neticeye tesir etmeyeceğini ifade buyuruyor. Onlar da hangi stilde aşı yapıyorlarsa onu bırakıyorlar. Ertesi sene de verim alınamıyor. Kim bilir belki Allah'ın takdiri, o sene meyve olmayacaktı...? Sonra buyuruyorlar ki: "Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz". "Benden daha iyi bilirsiniz" şeklinde anlamak doğru değildir.
İhtimal ki, Efendimizin maksadı, "Siz bunları aşılıyorsunuz ama, Allah'ın dediğinden, dilediğinden başka bir şey olmayacaktır," Ondan sonra tevafukan ertesi sene meyve olmadı. Zeytin de bir sene olur, bir sene olmaz. Olmadığı seneye rastladı. Onların hallerine baktı ve sözlerindeki hikmeti kavrayamadıklarını anladı. "Dünyanızın işlerini siz iyi bilirsiniz" dedi. Yani vicdanî tecrübe ile kazanacakları önemli bir husus için henüz vaktin erken olduğuna işaret buyurdu.
İkinci bir husus, cahiliyye devrinde çeşitli sebeblere te'siri hakiki veriyorlardı. Meselâ yine Buharî, Müslim'de gördüğümüz "Yağmuru bize nev' verdi" diyorlardı. Yani falan yıldız zuhur edince, bulut teşekkül eder ve o yıldız bize yağmur verir itikadında idiler.
Bu hususta Efendimiz (S.A.V) buyururlar ki: "Yıldızın zuhur veya sükutuyla yağmur geldi diyenler de kafir oldu, yağmuru Allah verdi diyenlerde mümin.." Evet, bir cemaat, her lütfu Allah'dan bildiği gibi, yağmurun da Allah'dan geldiğine inanıyor. İşte onlar mümin... Diğer bir topluluk ise, herşey gibi yağmuru da sebeblere veriyor. Onlar da Allah'a karşı küfür etmiş oluyorlar. O devirde, böyle esbaba tesir-i hakiki verme çok yaygındı. Bunu, kökünden kesip atmak, herşeyin Allah'ın elinde olduğunu göstermek.. O, Ulûhiyetinde bir olduğu gibi, Rubûbiyetinde dahi bir olduğunu bildirmek içindir.
Evet, nasıl Allah zâtında tekdir, öyle de icraatında dahi yardımcılara ihtiyacı yoktur. Yıldız doğsa da doğmasa da yağmuru veren Allah'tır. Ama çok defa yağmurun gelmesini herhangi bir sebeb veya bir yıldızın zuhuruna mukarin kılar. Bu bir iktirandır. Tâ insanlar yağmurun geleceğine hazırlansınlar. Ama O, yağdırmayabilir de. Evet O, ne isterse onu yapabilir... Efendimiz bu hakikata inandırmak için, yani esbab ve vasıtaların te'siri olmadığını, herşeyin Müsebbib'ül Esbâb olan Allah'ın elinde bulunduğunu göstermek için, halkın eşya ve hadiselere, sebep ve vesile saydığı herşeyi yıkıyor ve nazarları Kudret-i Sonsuz'a çeviriyordu.
Bir başka vaka; birgün, bir bedevi Resulullah'ın huzuruna geldi ve: "Yâ Ra-sûlallah, devem uyuzlu develerin yanına bağlandığından uyuz oldu." Buyurdular ki: "O uyuzlu deve, uyuzu yanına bağlandığı deveden aldı, öbürü nereden aldı?... " Burada hastalığın sirayetini nefyetme yok. Öyle olsaydı hiç: "Bir yerde sari bir illet varsa oraya girmeyin; içerdeyseniz dışarıya çıkmayın" şeklinde ikazda bulunur muydu? Esasen Efendimiz, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu.
Yoksa sebepleri yok saymıyordu. Ona göre sebeplerin bir hikmet-i vücudu vardı. Virüslerin, mikropların hastalık yapabileceğine dahi, işârette bulunuyorlardı. Ancak, sebebler herşey demek değildi. Sebeblere riayet bir mükellefiyet ve vazife; neticenin, Allah'ın elinde olduğuna inanmak ise tevhiddi. İşte, bu ince hususu göstermek için Efendimiz, "O uyuzlu deve, uyuzu öbür deveden aldı. O kimden aldı?" diyerek, meseleyi, devir ve teselsül zemininde, devir ve teselsülün batıl olmalarıyla noktalıyordu. Yani, o, ondan o da bir öncekinden...
Pekala ilk deve kimden aldı?... Ve neticede "Allah" dedirtiyordu. Öyleyse, daha sonra sebebler altında meydana gelen şeyler ta baştan Allah'ın emir ve iradesiyle oluyor demektir. Her şeyi yaratan Allah (C.C).'tır. Böylece Efendimiz, (S.A.V) Tevhid-i Rubûbiyete dair bir şirkin başına balyoz indiriyor, ruhları şirke karşı uyarıyor ve çok önemli bir hususa dikkatimizi çekiyordu.
Aşılama konusunda da cahiliye devrinde öyle bir itikat vardı ki, hurmayı aşıladığın zaman on verir, aşılamazsan hiç olmaz. Bunda da gizli bir şirk vardı, yani, sanki aşılama, hurmanın meydana gelmesine tek sebep gibiydi. Efendimiz, bu batıl anlayışı yerinden söküp attı ve sebeblerin, sadece, Allah'ın izzet ve azametin'in perdeleri olduğunu onlara anlattı.
Anlattı ama, ashabın kendi mantık çizgilerinde anlattı. Evvelâ onlara bir ders verdi. Sonra da onlar, belli bir anlayış içinde karşısına çıkınca "Dünyanızın işlerini siz bilirsiniz" dedi. Burada ciddi bir iltifat mı var? Yoksa, anlattığı hakikati kendi istediği mânâda kavrayamamadan ötürü bir tenbih mi var? Üzerinde düşünülmeye değer...
Üçüncü bir konu: Efendimiz (S.A.V)' in söylediği her söz bütün bir hayatı tâlim istikametindedir. Eğer onların hayatlarının her noktasına doğrudan doğruya teşri maksadıyla katılsa ve karışsaydı; meselâ, deseydi ki; sularınızı şöyle akıtın, içerken bardağı şöyle sofranın etrafında dolaştırıp için; şu işi yaparken şöyle yapın, ağacı keserken alttan kesin, demiri döverken şöyle dövün; böyle ocağa sokun gibi herşeyi tâlim etseydi, bu emirleri de, diğer teşrii emirleri gibi uyulmasını zaruri görüp kıyamete kadar aynı şeyleri yapacaklardı ve yapacaktık.
Halbuki Allahın kendisine bildirmesiyle, buğdaydan bire on almak mümkün olduğu gibi, bire yüz almak da mümkündü. Tecrübe ve aşılamalarla, meselâ; narenciye yumruk kadarken; bir kavun, bir karpuz haline getirilebilirdi. Böylece onlara, bilgi, görgü ve tecrübelerini arttırma güven ve itimadını verdi.
Dördüncü bir husus, var ki, cidden çok mühimdir. Cenab-ı Hak beşere, Şeriat-ı Fıtriye'ye müdahale etme hakkını vermiştir. Madem insan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. O halde, Allah'ın yarattığı şeylerde, şart-ı âdi kaydiyle bir kısım müdaheleleri olacaktır. Bu husus, aynı zamanda iradenin verilme nedeni ve insanın, Yaratan'a halife olmasının bir neticesidir
Halbuki bu konuda dahi, Efendimizin koyduğu kurala uyacak, diyeceklerdi ki, "aşılama" dedi aşılamadık, "aşıla" dedi aşıladık. Böylece, beşerî ilgi ve bilgi kaynakları kuruyacak; tecrübe birikimleri hebâ olup gidecek ve fıtratı talim etme vazifesiyle gelen zat, fıtratla zıtlaşmış olacaktı. Oysaki, Efendimiz (S.A.V) bir söz söylerken kıyamete kadar devam edecek şekilde söyler. O'nun vaz'ettiği kanunlar kıyamete kadar geçerlidir.
Bu nedenle, o, öyle kat'i şeyler söylemeliydi ki, ilerde yanlış anlamalara meydan verilmesin. Ve herkes her zaman, büyük bir güvenle o âb-ı hayat kaynağına baş vurabilsin. Onun için o ağızdan hep doğru çıkmalıydı. O ağızdan hep doğru çıktı. Ve doğrudan başka birşey çıkmadı...
Beşinci bir husus da, Efendimiz (S.A.V) bir insandı, insan hürriyetinin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu, insan hür değilse insan da değildir. Esir bir insana insan denemez, Zindandaki bir insana da insan denemez. Evet, insan iradesiyle insandır. Ve irade çok mühim bir meseledir. İrade öyle bir meseledir ki, tıpkı, toprağa düşen bir tohum gibi, toprağın bağrına düşer düşmez, düştüğü yeri hemen kocaman bir ağaca hamile hale getirir.
Efendimiz (S.A.V) onların iradelerine zincir vurmadı. Evvelâ onları bir denedi, sonra, "sizin iradenizin neticesi, meyvesi hatta daha sonraki meyveleri için öyle hareket etmeniz doğrudur" buyurdu.
"Dünyanızın işlerini siz bilirsiniz" demek suretiyle bu hakikati anlattı ki, anlattıkları doğrudan başka bir şey değildir.
(1) (Aliyyü'l-Karî, Şerhu Fıkhı'l-Ekber, Mısır 1323, 51, 53)
(2) (Ebu'l-Berekât Abdullah en-Nesefî, Tefsir, IV, 365)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (burhan)

Şeytanın cennete nasıl girdiği hususunda aşağıdaki bilgiler çok manidardır:
Hz. Âdem'in yasak ağaca yaklaşması ve Allah'ın yasağını çiğnemesinin şekli ve neticeleri hakkındaki bilgiler Tevrat ve Kur'ân-ı Kerîm'de farklılıklar göstermektedir.
Tevrat'a göre kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan, Aden'deki bahçede (cennet) yaşamakta olan Havva'ya yaklaşmış, "Allah bilir ki ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak, iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız" diyerek onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiş, daha sonra Havva yasak meyveden Âdem'e de yedirmiştir (Tekvîn, 3/1-6).
Kitâb-ı Mukaddesin, "İblis ve şeytan denilen büyük ejder, bütün dünyayı saptıran eski yılan yeryüzüne atıldı ve onun melekleri kendisiyle beraber atıldılar" (Vahiy, 12/9) ifadesinden de anlaşılacağı gibi bu yılanın şeytan olduğu söylenmektedir. Apokrif kaynaklarda şeytanın yılanın içine girdiği ve Havva'nın yalnız kalmasını gözleyerek ona yasak ağacın meyvesini yedirdiği nakledilmektedir. (Bk. J. B. Frey, DBS, l, 112; [. Pedersen, El2 (Fr.). l, 182)
Başka bir rivayete göre ise semadan kovulan şeytan, o sırada kanatları olan ve konuşabilen yılana Âdem ile Havva'yı iğvâ etmesini öğretir (bk, J. B. Frey, DBS, l, 125-126), Kurân-ı Kerîm'de yılandan söz edilmemiştir. Bazı İslâm tarihi kitaplarında geçen bu yılan unsuru tamamen İslâm dışı kaynaklara dayanmaktadır.
Kur'an'a göre onları yasak ağaca yaklaşmaya teşvik eden şeytandır. Âdem'e karşı açık bir kıskançlık içinde bulunan şeytan, önce Allah'ın emrine karşı gelerek Âdem'e secde etmemiş (bk. el-A'râf 7, 11-12), sonra da onu aldatarak günah işlemesine sebep olmuştur.
Şeytanın cennete girişi ve Âdem ile Havva'ya yaklaşması konularında Kur'an ve sahih hadislerde fazla bilgi yoktur.
Konuyla ilgili şu iki açıklamanın faydalı olacağını düşünüyoruz:
1-
Hasan Basri hazretleri demiştir ki: “Yüce Allah’ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, şeytan yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir.” Bu manaya göre yılan tabirinin, insan için yılan gibi zehirli bir hayati kuvvetten kinaye olduğu ve bizzat yılanın anlaşılmayacağı söylenebilir.
2- Bazı tefsirciler şöyle der: “Adem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, Şeytan da dışardan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi.”
Şeytanın cennetten kovulması, dışarıdan vesvesesini ulaştırmasına engel olmayacağından, bu konuda bir zıtlığın olmayacağı sonucuna varabiliriz.

Kaynak:
Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili
Diyanet İslam Ansiklopedisi.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zulfikar51710
Kuran bir hutbe-i ezeliyedir.Asırları mütebayin ,istidatları muhtelİf,arzuları mütefavit bütün tabakalara birden ders veren bir ilm-i hikmettir.Madem kesretli tabaka avamdır.Öyle ise ders zihinlere menus olmalı, teşbih ve temsillerle derin hakikatler akla yakınlaştırılmalı.İşte Kelam-ı ezeli olan Kuan-ı hakim dahi şahs-ı Ademin nezdinde nev-i ben-i adem ile tam yerinde konuşup pekçok ibrete nazar-ı dikkati celbediyor.İnsan yüksek istidadı,tasavvurat ve efkarı ve haddi yok vicdanıyla hilafete namzed,saadet-i ebediyeye layık bir surette halkedilmiştir."Eğer kaybetmezse herkesin orada bir saadeti var" denildiği gibi vatan-ı aslisi cennetdir.Dar-ı dünya kuvve halindeki istidatlarını nemalandırmak üzere rahmet tarafından teşkil ve tanzim edilmiştir.Teklif-i din dahi saadet içindir,cennete liyakat kesbetmek içindir.Vakta ki beşer saadetini sümbülleyecek şu dar-ı dünyaya atıldığında Allahı unutup,fanilerin tebessümlerine aldanıp, onların kucaklarına atılıp,dünyayı baki kendini de layemut tevehhüm etdiğinden saadet-i dünyeviyye ve uhreviyesini mahvetmiş. Önce dünyayı,sonra ahireti başına cehennem eylemiştir.Fakat Peygamberler ve onların yolları doğru ve hak olduğuna imza basan asfiyalar ve evliyalar bu dünyada bir manevi cenneti ve ahirette sermedi saadeti kazanıp kazandırmışlardır.Fıtratlarındaki acz ve zaaf ve kusur madenini işletip Dergah-ı Uluhiyete mütezellilane abd olup,şükür ve hamdin geniş kapısını bulup nihayetsiz Kudret ve Rahmet-i İlahiyeye parlak bir ayine olmuşlardır...selam ve hürmetle
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...