İBADET

"İlahî emirlere uymak ve yasaklardan kaçmak."

"Kulluk görevleri."

(1) YARATILIŞ GAYEMİZ

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.” Zâriyât Sûresi, 56

Nur Külliyatı’nda ibadete ‘marifet’ mânası veriliyor. Çoğu tefsir alimlerimiz de bu mâna üzerinde ittifak etmişler. Namaz, oruç gibi ibadetler ise bu marifetten kaynaklanıyor.

İnsan, nimetin şükür gerektirdiğini idrak edecektir ki, sonra bu şükür ve hamd vazifesini yerine getirsin.

İnsan, bu kâinatı dolduran İlâhî mucizelerin tefekkür ve hayret gerektirdiğini bilecektir ki, tesbih ve tekbir vazifesini ifa etsin.

İnsan, başka insanlara merhamet etme şuuruna erecektir ki, zekât ve sadaka verme yolunu tutsun.

Bütün bunlar imanın ve marifetin, yani Allah’a inanmanın ve O’nu tanımanın meyveleridir.

Nur Külliyatı’ndan bir marifet dersi:

“Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet-i küllîye-i insaniyedir.” Sözler

Rububiyet, terbiye edicilik mânasına geliyor. Ve biz her namazda âlemlerin Rabbine hamd ediyoruz.

Işıklar âlemini de Allah terbiye ediyor, gözler âlemini de. Ve biz, güneşin ışık verecek şekilde, gözümüzün de ondan faydalanacak biçimde terbiye edildiklerini düşünerek Rabbimize şükretmekle “tezahür-ü Rububiyete karşı, ubudiyet” vazifemizi yerine getiriyoruz.

İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi…” (Şualar).

Bir ağacın bütün birimlerini şuurlu farz etseniz, en küllî tefekkürü meyve yapacaktır. Çünkü meyvenin içindeki çekirdek bütün ağaçtan süzüldüğü için, o meyvede ağacın tümünün ibadetlerini temsil ve tefekkür etme kabiliyeti bulunacaktır.

İşte, küllî ubudiyeti en ileri derecede yapanlar, kâinat ağacının en mükemmel meyveleri olan peygamberler ve özellikle Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’dir(asm.).

Bizim görevimiz, o kudsi zatlara elden geldiğinde benzemeye çalışmaktır.

(2) İBADET TERKEDİLİNCE…

“Nasılki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemâlâtını bir inkârdır.” Lem’alar

Bedenleri organlarla, ruhları akıl, kalp, hayal, hafıza gibi çok değerli latifelerle kaynaştıran ve kâinatı insanın imdadına gönderen Allah’a iman etmeyen bir insan, bu haliyle, bedenindeki hücrelerden kâinattaki sistemlere kadar bütün mevcudata hakaret etmiş olur. Bu tahkir Nur Külliyatı’nda değişik yönleriyle çok güzel işlenmiştir.

İbadeti terk etmenin “kâinatın kemâlâtını inkâr” olduğunu ise şöyle anlamak mümkün:

Ağaca değer kazandıran meyveleridir. Her tarafa dal budak salmış muhteşem bir meyve ağacı, meyve vermiyorsa onun mükemmelliğinden söz edilemez.

Harika bir sarayda, sultanı inkâr eden asiler yerleşmişlerse, bu hâl o sarayın değerini düşürür.

Bir fuarın bütün ziyaretçileri ticaretle ve sanatla hiç ilgisi olmayan kimselerse, o fuarın kuruluş gayesinin yerine geldiği nasıl söylenebilir?

İnsanların yaratılış gayesi, Allah’ı tanımak, O’na iman ve ibadet etmek, O’nun rıza çizgisinde yürümektir. Bütün varlıkların, kendilerine verilen görevleri aksatmadan yerine getirmekle yaptıkları ibadetler, insanda kemâlini bulmuş ve son noktasına varmıştır.

İbadetin zıddı isyandır. Allah’ın rızası yolunda yürümeyen insan, isyan yolunu tutuyor demektir. İsyan ise “kâinatın kemâlâtını inkâr”dır.

Çünkü, isyan eden insan da kâinat ağacının bir meyvesidir ve bütün bir ağacı, kendi isyanına hizmet ettirmektedir.

(3) İBADETE BİZ MUHTACIZ

“Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat, sen ibadete muhtaçsın, mânen hastasın...” Lem’alar

İnsan, tepeden tırnağa acz ile kaplı. Göze de muhtaç, güneşe de… Meyveye de muhtaç bahara da… Ve bunların hiç birini yapacak güce sahip değil…

İşte ibadet, insana aczini ve fakrını hatırlatan, kul olduğunu ve başıboş olmadığını ders veren en ulvî vazife.

İnsan ibadeti niçin yapar ve bu ibadet ona ne kazandırır? Bu iki sorunun cevabı şu âyette veriliyor:

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine nâil olasınız.” Bakara Sûresi, 21

Âyet-i kerîme öncelikle bizim vicdanımıza hitabediyor: “Rabbinize ibadet edin.” diye emrediyor. Çünkü sizi o terbiye etmiştir. Nutfeyi O yarattığı gibi onu insan haline de O getirmiştir.

Bu âyet-i kerîmede ibadetin neticesi “İnsanın takva mertebesine erişmesi.” olarak belirleniyor. Yani, ibadetin faydası insana ait.

Takva mertebesi, cehennemden ve ona götüren her türlü kötülükten kaçınma makamı. Cehennemden kaçınma ise insanı Cennete ulaştırır.

İhlâs sûresi, Allah’ın “Samed” olduğunu ders verir bize. Samed, yâni “Her şey O’na muhtaç; O ise hiçbir şeye muhtaç değil.”

Ana rahminde bize ayaklar takıldı, burada yürüyelim diye. Mide takıldı, gıdalarla beslenelim diye. Göz takıldı, eşyayı görelim diye... Bütün bunlara muhtaç olan biziz. Eğer bütün bu ikramlara karşı şükür vazifemizi yerine getirirsek, şükredenler diyarı olan Cennete gideceğiz. Orada maddî ve manevî nimetleri en ileri seviyede tadacağız.

Meselenin bir diğer yönü:

İşârât-ül İ’caz’da, “İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren ibadettir. Fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan ibadettir...” buyrulur.

Bozulmamış her akıl şüphesiz kabul eder ki, insan ruhunun bu inkişafı ve terakkisi insanın kendisi içindir.

Zira, insan böylece, yarın varacağı cennetten daha fazla istifade edebilecektir.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...