Block title
Block content

İBRAHİM FAKAZLI

 

 Risale-i Nur'da "Küçük İbrahim" şeklinde bahsedilen İbrahim Fakazlı l328 (l9l2) tarihinde İnebolu'da dünyaya geldi. Hz. Üstadı ilk defa l940'da Kastamonu'da ziyaret etti.

 İbrahim Fakazlı Ağabeyin hâtıralarını mülakat tarzında kaydetmiştik.

- Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa nerede, nasıl ve kiminle beraber ziyaret ettiniz?

İkinci Cihan Savaşında ihtiyat askeri iken bir gece rüyamda karargâh çadırında oturuyorduk. O sırada askerler bana dediler ki: "Peygamber Efendimiz (a.s.m.) karargâhımıza geldi." Bu haberi duyar duymaz "Neden şimdiye kadar haberim olmadı?" diye çadırların arasından koşarak, hem hüngür hüngür ağlıyor, hem de arıyordum. Birden karşımdan geldiklerini gördüm. Boyu uzuna yakında 30-40 yaşlarında yiğit bir kahraman görüntüsündeydi. Belinde yerlere değen bir kılıç, başında o zamana kadar hiç görmediğim uzun bir sarık, ayağında normal bir şalvar, üzerinde göğsü açık bir gömlek, çok nuranî, sakalsız, bıyıklı bir zat. Ağlayarak kendimi ayaklarına attım. Bir taraftan ellerini ve ayaklarını öpüyor, bir taraftan da, "Haberinizi ancak şimdi aldım, bizi af buyurun." diyerek yalvarırken uyandım.

 Yanımda yatan arkadaşım Selahaddin Çelebi  ağladığımı anlamıştı. Bu rüyayı arkadaşlara anlattım. Onlarda o günkü şartlar içinde rüyamı terhis müjdesi olarak tabir ettiler.

Terhis olduktan sonra İnebolu'da Ahmed Nazif merhumun vermiş olduğu Onuncu Söz'ü yazarak Gülcü Hüseyin Efendi ile beraber Kastamonu'ya Üstadımızın ziyaretine gittik. Çaycı Emin Efendi bizi Hz. Üstad'ın evine götürdü. Fakat eve varmadan evi ve kapısını uzaktan göstererek kendisi geriye döndü.

Sağı solu iyice kontrolden geçirdik. Çünkü evin tam karşısında polis karakolu bulunuyordu. Kapıya yaklaştık, dışarı sarkan ipi çektik ve kapı açıldı. Ev eski bir yapıydı, yukarıya tahta merdivenle çıkılıyordu. Yukarı çıktık, birkaç adım atarak bir odanın kapısına geldik. Kapı açıktı. Gülcü Hüseyin Usta önden girdi, ben de arkadan girdim. Üstad Hazretleri bizi görür görmez, birkaç tahtadan yapılmış ve üzerine ince bir şilte gibi basit bir yatak konmuş olan divanın üzerinde bir yay gibi fırlayarak ayağa kalktı. Hüseyin Efendinin, Üstad'ın ellerini ve ayaklarını öptüğünü fark etmedim. Zira ben Üstadımızı görür görmez, askerde gördüğüm  rüya gözümün önüne geldi. Rüyada Peygamber Efendimizi aynı sarık, aynı kıyafet ve aynı endam ve nuraniyet içinde görmüştüm. Bunun için şaşkın ve perişan bir halde ağlayarak Üstad'ın mübarek ayaklarına kapanmışım, "Ancak gelebildim" diyemiyordum. Mübarek elleriyle başımı kaldırdı ve bizi karşısına, yerdeki bir mindere oturttu.

Rahmetli Mehmet Feyzi Efendi de bir dizini dikmiş bir risaleyi tebyiz ediyormuş, Bize hitaben kapının her zaman ipi içeride çekili olduğu halde, bir tevafuk olarak o anda ipi dışarıya bıraktığını, bizim gelmemizin de bir tevafuk eseri olduğunu, Risale-i Nur'un imanları kurtaran bir Nur olduğunu ve Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinin on iki tarikatın temsilcisi olduğunu anlattı.

- Üstadı ziyaret etmek için İnebolu'dan Kastamonu'ya tahminen kaç defa gittiniz?

Denizli hâdisesi l943'te meydana geldi. O tarihe kadar, o zamanki vasıta ve imkânlar içinde hiçbir fırsatı kaçırmadan Üstad'ın ziyaretine gidiyorduk. Fakat sayısını bilmiyorum.

- Denizli hapsine nasıl gönderildiniz?

Denizli hadisesinden evvel Hz. Üstad, hemen her mektubunda veya ziyaretlerimiz esnasında durumun çok sıkı olduğunu, devamlı bir kontrol ve baskı altında tutulduğunu, her an bir hadisenin çıkabileceğini, bunun içinde ihtiyata riayet edilmesinin gerektiğini söylüyordu. Bir tedbir olarak, lâzım olmayan risalelerin ortadan kaldırılıp parça parça saklanmasını tavsiye ediyordu.

Dersleri, geceleri evlerde yapıyorduk. Ayrı ayrı sokaklardan teker teker giderek biraraya geliyorduk. Gazyağı karaborsa olduğundan zorlukla ele geçirebiliyorduk. Bunun için geceleyin hizmetleri çok zahmetle götürüyorduk. Maddi durumlarımız ise zayıftı.

Ramazan-ı Şerifin l9. günü bir pazar sabahı saat 7-8 sıralarında kapının önüne birkaç jandarma, iki polisle birlikte mahalle muhtarı geldiler ve "Evi arayacağız" dediler. Biz o zaman yeni ve tamamen acemi olduğumuzdan, hiçbir şey sormadan hemen kapıyı açtık. Hep beraber içeri daldılar. Jandarmalar evin etrafını sarmıştı. Ben birkaç aydır dikkatli ve ihtiyatlı hareket ediyordum. Külliyatı takım halinde Isparta'dan getirmiştik. Kendi yazdıklarımızla beraber kitapların çoğunu gizliyorduk. Evin her tarafını didik didik aradılar, dört-beş adetten fazla kitap bulamadılar. Kitapların hepsi bir teneke içinde idi, üzerine de bir hamur tenekesi konmuştu. Kitaplar önlerinde olduğu halde Cenab-ı Hak onlara el sürdürmedi, göstermedi.

 "Evden bir şeyler kaçırılıyor"

Birkaç aylık bir çocuğum vardı. Bu arama sırasında evin altı üstüne getirildiğinden annesinin sinirleri bozulmuştu. Bir pencere kenarına kapanmış duruyordu. Çocuk ise altını kirletmiş ağlıyordu. Kadıncağız şaşkınlık içinde pencereyi açarak çocuğun kirli bezlerini bahçeye atmıştı. Tetikte bekleyen jandarmalar koşuşmuşlar, "evden bir şeyler kaçırılıyor" diye atılan şeyi kapıvermişler. Fakat üstleri başları pislik içinde kalmıştı. Bu hâli daha sonra komşular anlattılar.

Evi aradıktan sonra "Dükkâna gideceğiz" dediler. Giyindim, beni aralarına aldılar, çarşıya geldik. Baktım ki, çarşının her köşesinde bir silâhlı jandarma duruyor. Dükkânı açtım, içeriye doluştular. Her tarafı aradılar. Yazdığım risaleleri, mektupları ve saireyi basit bir şekilde gizlemiş olduğum hâlde hiçbir şey bulamadılar. Birkaç isim tesbit ettiler, çekmecedeki parayı saydılar. O zaman bin kuruş çok paraydı. Çekmeceyi kırmızı mumla mühürlediler.

Bu baskının yalnız bana yapıldığını sanıyordum. Sonradan öğrendiğime göre, bütün kardeşlerin evlerini basmışlar. Baskını aynı anda icra edebilmek için Kastamonu'dan polis takviyesi istemişler. Akşama yakın bütün kardeşler polis karakolunda toplanmış olduk.

O gece sabaha kadar soruşturma devam etti. Kâh dayak, kâh tehdit, kâh hakaret... Haysiyet kırıcı her türlü metodu kullandılar. Meselâ, savcı ve komiser beni ayrı ayrı odalarda sorguya çekmişlerdi. Savcı ağzımdan çıkan her kelimenin altından bizi perişan edecek ince ince manalar çıkararak bizden pişmanlık bekliyordu. "Kürt hükümeti kuracakmışız, halifeyi getirecekmişiz" gibi suçlamalar... Ayrıca çoluk çocuğumuzun sürünerek ayaklar altında kalacağını söyleyerek tehditler ediyordu.

Oradan komiserin odasına getiriliyor, orada falaka ve sopa ziyafetine çekiliyorduk. O kadar tazyiklere rağmen ne söylesek para etmiyordu:

"Yaptığımız bir şey varsa, o da şu kitapları okumak ve yazmaktır. Bütün faaliyetimiz bundan ibaret."

deyip susuyoruz. O gece sahur topları atılırken karakola yemekler, gazozlar, çaylar kahveler gelip gidiyordu. Bir ara komiser elindeki kalın jopu masaya vurarak, "Sizin gizli âletleriniz varmış; telsizleriniz, şifreleriniz nerede?" diyor, üzerime geliyordu. Şöyle bir doğruldum, "Biz dün gece sahurdan beri bir şey yiyip içmedik. Şimdi yine sahurluk yemeden yarınki oruca niyet edeceğiz, milletinize ve vatandaşınıza bu kadar yabancı mısınız?" demiştim.

Hücumat-ı Sitte ve altı ok

O gece merhum Dursun ismindeki kardeşimizden Hücümat-ı Sitteyi sormuşlar. Onlar bu kitabı âltı ok'a hücum anlamışlar ve sabaha kadar zavallıyı "sitte" diye falakadan geçirmişler. Yirmi gün, belki bir ay kadar ayağının üzerine basamadı. Koltuk değnekleri ile hükümet doktoruna çıktığı hâlde, doktor bir bahane bularak muayene yapmadı ve rapor vermedi.

Karakolda 24 saat ayrı ayrı oda ve hücrelerde sorguya çekildik. Sonra on beşimizi tevkif ederek bir odaya doldurdular. Ayrıca devamlı sûrette göz altında tuttular. Ne konuşsak, ne yapsak hepsini Ankara'ya bildiriyorlarmış. Ramazan-ı Şerif ayı içinde olduğumuzdan nasıl namaz kılmamızdan, nasıl oruç tutmamıza ve nasıl tesbihat yapışımıza varıncaya kadar hepsi rapor ediliyormuş. Üç ay kadar İnebolu Cezaevinde kaldık.

Sonra Dahiliye Vekili Hilmi Uran İnebolu'ya geldi. Bu kadar "vatan hâini" İnebolu'dan nasıl çıkar diye merak etmiş. Dosyalarımızı incelemiş, bize de uzaktan bakmıştı. Yeni baştan bir komisyon kurdular, azılı bir masonu başkan yaptılar. Yeniden ifadelerimiz aldılar. Kitap yazanları ve kitaplarda ismi geçenleri ayırarak on üç kişi tesbit ettiler. Diğer dosyaları muameleden kaldırdılar.

Bu arada özel olarak hazırladıkları adamlar ve kadınlar vasıtasıyla kahvelerde, sokaklarda ve evlerde bizim "vatan haini, Kürtçü ve Hû'cu" olduğumuzu, sürgüne gönderileceğimizi, sınırdışı edileceğimizi veya idam olacağımızı halka duyurarak, bizimle alâkaları kesmeye çalışmışlar. Çoluk çocuğumuz sokağa çıkamaz olmuş, birçoğu da hastalıklara yakalanmıştı.

Bir gece geldiler, ellerimizi urganla birbirimize bağlayarak jandarma süngüleri altında bir vapura bindirdiler. İki gün sonra İstanbul'a vardık. Vapurda serbest bırakmışlardı. Bir gece de İstanbul'da rıhtımda yattık. Fakat serbest idik. Camiye ve tanıdıklarımızın yanına kadar gitmemize müsaade ettiler.

"İbrahim kardeşim korkma"

Ertesi gün İzmir'e hareket eden vapurla İzmir'e vardık. Bir gece otelde yine serbest yattık. Bir gün sonra trenle Denizli'ye gittik. Orada savcılık kanalıyla Denizli Hapishanesine vardık. Hapishane kapısında jandarma ve gardiyanlar bizi tekrar sıkı bir aramadan geçirdiler. Koridor kapısından birer birer içeriye yürümemizi söylediler. Benim önümde giden bir kardeş sağ tarafta biraz bekledi. Ben de arkasındaydım. Demir parmaklıklı bir kapı gözüme ilişti. Etraf zifiri karanlık, bir de ne göreyim: Üstad. Hemen demirlerin arasından mübarek ellerine sarıldım ve öpmeye koyuldum: "İbrahim, kardeşim korkma! Hiç merak etme, korkma!" diye teselli ediyordu.

Ağlayarak ayrılmak mecburiyetinde kaldım. Zira kapı tarafından çalışan düdükle yürümemi istiyorlardı. 20 metre kadar ilerledim, karanlık koridorun sol tarafında önümde giden arkadaş bir kapının önünde durmuştu. Demir parmaklıklı kapının arkasında benzi sararmış bir zat duruyordu. Uzun boylu, başı açık, üzerinde pamuklu, dikişli, açık rengi solmuş uzun bir hırka. Veysel Karani'yi andıran bu zat, o arkadaşa, "Kardaşım, karşımızda küfr-ü mutlak var" diyordu. Bir ara bu zat benim karşımda da aynı cümleyi tekrar etmişti. Tüylerim diken diken oldu. "Karşımızda küfr-ü mutlak var." Birden bana canlılık geldi. O anda kendimi küfr-ü mutlak karşısında lâkayd bir şahıs olarak değil; küfre razı olmamış, ona karşı cephe almış bir mücahid gibi gördüm. Çok sevindim. Parmaklık içinde bize bakan bir kardeşimize "Bu zat kimdir?" diye sordum. "Hafız Ali" cevabını verince, senelerden beri gıyabında son derece hüsnüzan beslediğimiz, sevip saydığımız müsbarek Hafız Ali Ağabeyimiz olduğunu öğrenip yolumuza devam ettim.

Daha ileride duran bir gardiyan beni yüksek duvarlarla çevrilmiş bir arsaya, oradan da harabe bir banyo dairesine koydu. Daha sonra gelen kardeşlerle orada bekledik. Akşamleyin o ufacık banyolukta İstanbul ekibi Seyyid Şefik, Gönenli Mehmed Efendi, Şemseddin Yeşil vesaire... Mehmet Migenli, Hilmi, Sadık Beyler, Mehmet Tevfik Yakamercan, Kastamonu mangası da yirmi kişiden fazla idik. Üzerimize kapıyı dışarıdan kilitlediler. Üst üste ancak ayakta duruyor bir halde orada kaldık. Sabah olunca her türlü ihtiyacımızı temin ediyorlardı. Gecede bir kaç kere def-i hacet icap eden yaşlı arkadaşlar için boş bir teneke vermişlerdi. Onunla idare ediyorlardı. Böylece bir hafta kadar orada kaldık. Sonra bizi daha büyükçe bir barakaya aldılar. Orada da su ve hela yoktu.

Bir gün başsavcı ve yardımcısı gelerek bizim barakaya girmişlerdi."Şemseddin Yeşil kim?" diye seslendiler. O da, "Benim" dedi ve ayağa kalktı. Şemseddin Hoca o sırada bir yemek hazırlıyordu. Savcı onun önüne vardı, fakat her nedense yemek kabının içine bastı ve yemek devrildi. "Sen misin Şemseddin Yeşil?" dedi. O da "Evet benim" dedi. O akşam Şemseddin Hocayı gayr-ı mevkuf çıkardılar. Meğerse Yeşil soy isimli Reisi cumhur başkâtibi bir akrabası varmış. Onun iltimasıyla gayr-ı mevkuf yapmışlar. Daha sonra mahkemelere dışarıdan iştirak etti.

 "Yardım yapamamaktan üzülüyordu"

- Denizli Hapsinden tahliye olduktan sonra nerede kaldınız?

Denizli'den tahliye olduğumuz gün ikindi namazını Hz. Üstad ile beraber Ahmed Çavuşun hanında kıldık. Üstad bize, "Beklemeyin, hemen gidin" demişti. Benim de fakir ve garip bir köylümüz olan İzzet Turgut Efendiyi memlekete götürmem lâzımdı. Bu kardeşimizin mutlaka benimle gitmesi lâzımdı. Zira ne paradan anlardı, ne kimseden beş kuruş isterdi. O akşam trene binip gitmemiz gerekiyordu. Fakat İzzet Efendi için bilet parası bulmam gerekiyordu. Bunun için bazı kardeşlere müracaat ettim. Oraya buraya koşarken bir arkadaş bana, "Seni Âtıf Ağabey arıyor, Ahmed Çavuşun kahvesinde" dedi. Ben de Âtıf Ağabeye "Allah'a ısmarladık" diyecektim. Bizler içeride iken kendisine emanet edilen bazı maddi yardımlardan gönderir, ben de bizim koğuştaki fakirlere dağıtırdım.

Gittim, kahvede bir zat ile oturuyor; selâmdan sonra bana, "Bak, bu ağabey fakir Nur şakirdlerine yardım ediyor. Senin de tanıdığın böyle kimse varsa söyle" "Ben de bizim İzzet Efendi için koşuyorum çok iyi oldu" deyince, bu zat masanın üzerinde kocaman bir mendilin bağlı olan uçlarını çözdü, açtı. Mendilin içi demet demet parayla doluydu. Bir demet aldı, bana uzattı. İçinde kaç lira olduğunu sordum. Yüz adet bir liralık banknot olduğunu söyledi. O zaman bu yüz kuruşla on beş tane somun ekmeği alınıyordu. Demeti saydım, içinden 36 lira aldım, gerisini kendisine uzattım. Fakat almadı. Benim almam için rica etti, yalvardı. Ben de dedim: "Bu parayı ben de emaneten alıyorum. Bakın, benim cebimde 36 liram var, bana İnebolu'ya kadar yol parası ve harçlık olarak kâfidir. Sizden ancak İzzet kardeşimiz için 36 lira alabilirim, yoksa hiçbirisini almam." Çok üzüldü, fakat sonunda razı oldu, "Daha başka fakirler varsa gönder" dedi.

Ben artık kimseye bakamadım, ancak trene yetişebildik. Tren akşam namazı vakti hareket edecekti. Baktım ki o zat elinde para bohçası, istasyonda dolaşıyor ve istediği gibi bağış yapamadığı için ağlıyordu.

Kardeşlerim, bu bir evliya menakibi değil; benim bizzat içinde bulunduğum ve Nur şakirtleri içinde cereyan eden bir gınay-ı kalbî hadisesi ve onların ihlâslarının son derece dikkate değer bir nümûnesidir. Zira herbiri fakr-ı hal içindeydi, tren parası olmayanlar o uzak yerlere yürüyerek gittiler.

***

İslâmköylü Hafız Ali Efendi merhumla koğuşlarımız ayrı olduğundan fazla bir bilgim yok. Son derece muttaki bir zattı. Denizli meyvesi olan Meyve Risalesini yirmiye yakın yazmış ve hasta olup hastaneye kaldırılmış ve orada şehid olmuştu. Allah şefaatlarından ayırmasın. Âmin!

 Hasan Feyzi ile Beraber

- Hasan Feyzi Efendi ile nasıl tanıştınız?

Denizli hapsinde iken bir gün, ambalaj kâğıdı şeklindeki bir mektubu bizim koğuşa dışarıdan getirdiler; Arapça bir mektuptu. Arapça bilen hocalarımızdan Seyyid Şefik Efendiye "Okuyun" diye verdik. Mektubu okumaya başladı:

"Esselâmü Aleyküm yâ müdriken lizâlikel'z-zamân" ibaresiyle başlamış olması bizim dikkatimizi çekti. Mektubun altında Hasan Feyzi imzası vardı. Bu ismi hiç duymamıştık. Bu saygı ve sevgi ve temennilerle dolu mektubun Üstad Hazretlerine yazıldığına hükmettik. Mektubu Üstad Hazretlerine ulaştırmak için gönderdik.

Bu zat mahkeme günlerinde yolda, cadde üzerinde bir kenarda durur ve bize selâm verirdi. Her zaman aynı zatı geçerken orada görürdük. Tahliyeden bir sene sonra, temyiz mahkemesi beraat kararını tasdik edip kitaplarımızın iadesine karar verince, İnebolu namına kitapları mahkemeden geri almak için kardeşler beni gönderdiler.

Denizli'ye geldiğim gün çok şiddetli bir yağmur vardı. Delikli Çınar semtinde bir meydanlığın ortasında şemsiye elinde Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyi görerek elini öptüm ve kendisine, "Hz. Üstada gideceğim, bir emriniz var mı?" dedim.

"Çok selâmlarımı söyleyiniz, bize dua etsin" derken gözlerinden yaşlar akıyordu. O akşam bir arkadaşa rastladım ve beni Hasan Feyzi Ağabeyin evine götürdü. O gece, Üstad Hazretleri için yazmış olduğu "Boyun bâla gözün şehlâ" diye başlayan manzumeyi bir yığın kâğıtlar arasından bulup çıkardığı bir lise defterinden okudu, bana yazdırdı. O gece sabaha kadar onları tesbit ettik ve mahkemeden kitapları alarak postahane vasıtasıyla İnebolu'ya gönderdim.

Ben de Hasan Feyzi Ağabeyin mektuplarını ve manzumesini alarak Emirdağı'na müteveccihen hareket ettim. Üstad Hazretlerinin huzuruna vardım, emanetleri, Hasan Feyzi Ağabeyin ve Hâkim Ali Rıza Beyin selâmlarıyla beraber teslim ettim.

Bizim mahkememiz devam ederken, zabıt kâtiplerinden birisi mahkeme riyasetinde bulunan kitapları birer birer Hasan Feyzi Efendi'ye götürerek okuttururmuş. Bu suretle mahrem ve gayr-ı mahrem bütün mahkemedeki eserleri Hasan Feyzi Ağabeyimiz okumuş. O Arapça mektubu da o suretle yazıp hapishaneye sokmuşlar.

 "Bir Ermeni Üstadı Zehirlemişti"

- Üstad Hazretlerini Emirdağ, Isparta ve İstanbul'da ziyaret etmiş miydiniz?

Ben Hz. Üstadı müteaddit defalar Emirdağ'ında ziyaret ettiğim gibi, bir defasında Üstad, bendenizi lütfederek bir gece evinde misafir etmişti. O gece Zübeyir kardeşimle beraberdik. Üstad dolabından ekmek çıkardı, kesti, kavanozdan da bir miktar bal çıkardı. Balı ekmeğe sürerek ağzıma koydu. O geceyi ve o ziyafeti hayatımın en büyük ve unutulmaz mes'ud bir ânı olarak biliyorum.

Üstad, bendenizi bir gün Isparta'daki evinde de misafir etmişti. Orada Ceylan ve Zübeyir ve diğer iki kardeşimle beraber bulunmuştuk.

İstanbul'da Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinin en üst katında Üstad'ın odasının karşısında bir hafta kadar kalmış ve hizmetinde bulunmuştum. Hatta bir gece yarısı Zübeyir, Muhsin, Ziya kardeşleri Süleymaniye'ye istirahat etmeleri için göndermiş, nöbeti devralmıştım. O gece saat l veya 2 raddelerinde kapım açıldı. Baktım ki Üstad Hazretleri, Çok şiddetli bir halde, "Çabuk, otel müdürünü bana çağır" dedi. Ben hemen aşağıya koştum, nöbetçiyi uyandırdım. Birkaç sandalyeyi birleştirip üstünde uyuyan Ziya kardeşi gördüm, o da uyandı ve yukarı çıktık.

Hz. Üstad'ın yemek kapı pencerenin dışında imiş, içine zehir atmışlar. Üstad yemekten yemiş, zehirli olduğunu anlamıştı. Komşu odalarda yatanların tahkikatını yaptırıyordu. Otelci işin içinden çıkamamıştı. Fakat Hz. Üstad, iki yan odalarda yatan yolcuların ifadelerini alarak içlerinden Ermeni Taşnak militanını bizzat tesbit etmişti. Bu adamın su-i kasdı yapmak üzere Edirne'den geldiğini, gece yarısı otele gelip yandaki odanın penceresinden Üstad'ın tabağına zehir attığını, Hz. Üstada itiraf edip af dilediğini gözümüzle gördük.

 "Üstad beni yolcu etti"

- Üstadı en son nerede ziyaret ettiniz?

En son ziyaretim Emirdağ'ında olmuştu. Bizim bu ziyaretlerimiz mutlaka bir hizmet ve bir vazife vesilesi ile olurdu. Kitap alır, kitap verirdik. Ondan sonra bir daha yüzyüze gelemedik. Bu sefer Üstad beni yanından ayırmadan "Seni Eskişehir'e kadar ben götüreceğim, selâmetleyeceğim" dedi ve Eskişehir'e giden arabadan Ceylan'a yer ayırttırdı. Üstad, zübeyir ve Ceylan beraberce Eskişehir'e gittik. Yıldız Otelinin üst katında bir odaya çıktık. Orada Üstada pek çok misafir geldi. Üstad, benimle musafaha ederek ve pek çok müjde ve dualarda bulunarak salavatladı. Ben ise ellerini, ayaklarını öperek ve nasıl ayrılacağımın perişanlığı içinde hıçkırıklarla ağlıyordum. Şimdi anlıyorum ki, elveda için beni Eskişehir'e kadar götürmüş ve bir daha görüşmeye muvaffak olamamıştım.

Risale-i Nuru tanıdıktan sonra kaç adet Risaleyi el yazısı ile yazarak çoğalttınız?

Benim yazım o kadar güzel değildi. Birçok Risale yazmıştım. Meselâ Birinci Söz'den Dokuzuncu Söz'e kadar olan kısmı beş yüz nüsha yazmışımdır. Fakat bu yazdıklarımın adedini ve neler olduğunu bilmiyorum, yanımda da yoklar. Zira biz o sıralarda yazdıklarımızı Üstad Hazretlerine gönderiyor yahut götürüyorduk. Meselâ, Asâ-yı Musa ve Zülfikar'ı yazdık, Üstad Hazretlerine verdik. Üstaddan mektuplar, lâhika ve zeyiller geliyordu. Biz de yazıp çoğaltarak halka dağıtıyorduk. Şimdi elimde ancak Denizli ve Afyon hapsinin Nurlarından bir kısmı mevcud ve Yirmiyedinci Mektup ve lâhika ve zeyilleri..

Üstad Hazretleri İnebolu'ya niçin, ne zaman, nasıl "Küçük Isparta" demişti?

Üstad Hazretleri neşriyata çok ehemmiyet verirdi. İnebolu'da el ile risalelerin yazılması ve pekçok neşriyata vesile olması ve hiçbir yerde yokken ilk defa teksir makinesinin inebolu'da olması Üstadı çok memnun etmişti. Isparta kelimesi Risale-i Nur'un neşriyatında bir alem, yani Risale-i Nur neşriyatının özü ve çekirdeği olduğundan bu faaliyeti "Küçük Isparta" diye mübarek Üstad taltif etmiştir telakki ediyorum.

Kastamonu kazaları içinde Risale-i Nur neden en çok İnebolu'da yayıldı?

Bu sualin zahir cevabını Ahmet Nazif Ağabeyimizin İnebolulu olması ve İnebolu'da bulunması olarak söyleyebilirm. Mânen de-Allahu âlem-İnebolu Risale-i Nura her yerden daha çok muhtaç olduğundan lütf-ü Hakla buna mazhar olmuş. Ahmet Nazif Ağabeyimizde kitabet, bağlılık tarif edilecek gibi değildi. Cenab-ı Erhamürrahimin ona âlem-i saadette ecir ve hasenatını ihsan buyursun. Sevgili Üstadımızın şefaatine nail eylesin.

 "Zalimler için yaşasın cehennem!"

Afyon hâdisesi nasıl meydana geldi?

l950'den evvel uzun seneler süregelen buhranlı bir devirde Risale-i Nur neşriyatı gerek el yazması ve gerekse teksir makinası ile son derece sür'atli devam ediyordu. Bu arada memlekette bir de yeni yeni dalgalanmaya başlayan Demokrat Parti hâdisesi vardı. İktidar bu muhalefeti önleme bahanesi altında türlü türlü baskılar icat ediyordu. O günkü idarecilerin evhamlarını tahrik ederek anarşiyi teşvik ile ortalığı bulandırmak isteyen gizli din düşmanları, Nur talebeleri ve muhterem Üstadımızın aleyhine jurnaller tertipliyor ve zulümler sahneliyorlardı.

Bu korkunç yaşantılar içinde meselâ, bir Başvekil l63'üncü maddenin daha şümûllü ve daha çok cezalı şekle sokulması müzakerelerinde, bu kanun ve maddelerin şiddetlendirilmesini muhalefet aleyhine değil, doğrudan doğruya Said Nursî ve talebelerinin hakkında tatbik edilmesini Millet Meclisi kürsüsünde söylüyordu.

İşte böyle karanlık, boğucu ve maddî-manevî ıztıraplı günlerde bir haber aldık ki, Haz. Üstad ve Nur talebelerini tevkif etmişler ve Afyon hapsine koymuşlar. Ve yine haber aldık ki, Kastamonu'dan Mehmed Feyzi Efendiyi de tevkif edip hapse koymuşlar. Bu acı haberleri aldıkça son derece müteessir oluyorduk;

İnebolu'da aynı baskı ve kâbuslu hava her gün dozunu arttırıyor, baskılar yapılıyor, işleri ve evlerimiz aranıyor ve olanca şiddetiyle tedhişler sürdürülüyordu. Asıl hedef, İslâmiyet ve hizmet-i Kur'âniyenin durdurulması ve söndürülmesiydi. Neden ezân-ı Muhammedî okutulmuyordu, neden Kur'ân yasaktı, neden hac yasaktı?

O günlerde Afyon'dan aldığımız bir haberde yüze yakın din kardeşimizin nâhak yere birtakım bahanelerle hapse atıldığını, evlad u iyallerinin perişan olduğunu, ocaklarının söndürüldüğünü ve çeşitli işkencelere maruz bırakıldıklarını düşünerek yemekten, içmekten ve uyumaktan kesilmiştim. O heyecan içinde 5-l0 sayfalık mektuplar yazarak hapisteki kardeşlerimize ve ağabeylerimize teselliler yazıyor ve onların kırılmış kalblerini tamir ve bu zulümlere uğramalarına sebep olan Risale-i Nur neşriyatının kudsiyetini, bu asırda yapılan cihadın en makbul bir cihat olduğunu; mademki siyasî bir faaliyetimiz yoktur, Risale-i Nur lâik idareye ilişmiyor ve Risale-i Nur Kur'ân'ın mânevî tefsiridir. Binaenaleyh idareciler de Risale-i Nur talebelerine ilişmemelidir; eğer ilişirlerse bu bir zulümdür. Öyleyse "Zalimler için yaşasın Cehennem deriz" meâlinde yazıp gönderdiğim mektupların tamamı hapishane kapısında ele geçmiş.

Ayrıca İnebolu'dan Afyon'a giderek hapishane kapı ve pencerelerinden görüşüp oradakilere yardıma çalışırken beni tesbit etmişler. Dinleyici olarak bulunduğum bir mahkeme, gizli celsede tevkifime karar vermiş ve bu kararı telgrafla İnebolu'ya bildirmişti. İşte bu mahkeme celsesi l7 Ağustos l948 Perşembe günü olmuştu.

Yeni Camide Esrarlı Görüşme

İlk defa nerede ve nasıl tevkif edilmiştiniz?

l948 senesinin Eylül ayının ilk haftalarında idi. Afyon'da, o günlerdeki Risale-i Nur mahkemelerinin bir celsesinde dinleyici olarak bulunup bir hafta kadarda Afyon'da kardeşlerin hizmetlerini ifadan sonra İnebolu'ya avdet etmek üzere İstanbul'a gelmiştim. Merhum Hüseyin Gülcü kardeşimizle karşılaştım ve tevkif edildiğimi öğrendim.

Derhal yatmış olduğum otelden ayrıldım. Zira eşkâlimi bildirerek veya inebolu'dan beni tanıyan taharriler İstanbul'a gelebilir düşüncesiyle oteli terk ettim. Ve Afyon'a gelip teslim olmaya karar verdim. O sırada İstanbul'da bulunan İnebolu'lu Salih Uğurtan ve Gülcü Hüseyin kardeşimizle son bir defa daha görüşmek üzere Eminönü'nde Yeni Cami'de ikindi namazını müezzin mahfilinin altında kılarak oradan ayrılacağız diye randevulaşmıştık. İkindi namazında orada buluştuk.

Bir de İstanbul'lu Emin isminde bir kardeşimiz vardı. Dört kişi olmuştuk. Cemaat dağıldı, biz dört kişi müezzin mahfilinin altında oturup sohbet ediyorduk. Durumu değerlendiriyorduk. Salih Efendi İstanbul'da kalıyordu. Rahmetli Hüseyin Efendi inebolu'ya dönecekti. İnebolu'da en büyüğü 6-7 yaşlarında dört çocuğum ve hastalıklı ailem ve ihtiyar babam vardı. Onların durumlarını konuşuyorduk. Zaten Gülcü Hüseyin Efendinin evinde kiracı idim. Ailem, çocuklarım ve babam üzülmesinler diye tevkifimin duyurulmamasını konuşuyorduk.

Camide kimse yoktu. Bazen bir-iki kişi gelerek arkada vakit namazını kılıp gidiyorlardı. Bu sırada camiin Eminönü kapı perdesi ses çıkararak açılıp kapandı. Benim yüzüm biraz o tarafa dönüktü. O günlerde yanımdan geçen herkese bir şüpheyle bakıyordum. Sivil polislerden çok şeyler çekmiştim. Sair zamanlarda dahi bizi takip ederler, gittiğimiz yerlere giderler, yoktan bahanelerle arama yaparlar, karakola kaldırırlardı. Onun için bende böyle bir alışkanlık olmuştu.

Bu kapı perdesinin sesi camide yankı yapınca biz hepimiz kapıya doğru baktık. İçeriye, elinde pabucu, bir kolunun altında siyah bir çanta, başı açık, 35-40 yaşlarında esmerce, uzun boylu, sakalsız, bıyıklı, hâki renkli elbiseli, nuranî bir zat girdi. Üç adım kadar yaklaştı ve durdu. Hatırımda kaldığına göre şöyle selâm verdi:

"Esselâmü aleyküm ey bu kâinatın tedbirinde irade sahibi olan ve benim o zatın kapısında köpeği olduğum üç büyük kutbundan ferdiyet makamı kendisine verilen o zat-ı akdesin mensupları."

diyerek, yüksek sesle bizlere hitâp etti. Biz gayr-ı ihtiyarî bir halde, "Ve aleykümüsselâm ve rahmetüllahi ve berekatühü" dedik ve birbirimize bakıştık. Gözlerimizle bu "Kim acaba?" der gibiydik, fakat kimsede bir yakınlık alâmeti yoktu.

Bu zat bir adım daha yaklaştı, daha beliğ ve uzunca bir tarifle tekrar selâm verdi. Biz yine aynen cevapladık. Fakat benim kafam karışıktı. Evvela, "Bir taharri olabir" dedim. Çünkü o sıralar her gittiğimiz yerde emniyet mensupları bizi tanırdı. Zaman zaman bu çeşit tartışmalar da olurdu. Ama bu ikinci selâmda değişik bir hava esti, kafam da karıştı. Bu defa geldi, müezzin mahfilinin mermerlerine dayandı. Üçüncü defa aynı selâmın daha beliğini ifade etti. Bizim hayret bakışlarımız altında kemâl-i edep ve ciddiyetle şöyle söyledi:

"Suriye, Arabistan ve Mısır'ı gezdim. Mısır'ın Kölemenleri dahi o benim kapısında köpeği olduğum ve kâinatın tedbirinde kendilerine kudret ve vazife verilen üç büyük kutb-u âzamdan me'muriyet-i kübra ve ferdiyet makamının sahibi olan o zat-ı akdesin adı anılırken ayağa kalkıp feryad ediyorlar."

diyerek yüksek sesle bir hatip gibi konuştu, sonra "Hepiniz benim gözüme bakınız" dedi.

Tabii biz susuyor ve neticenin nereye varacağını bekliyorduk; donmuş kalmıştık, kımıldamıyorduk. Dördümüz de bu zatın gözüne bakmaya başladık. Hatırımda kaldığı kadarıyla baş tarafta Gülcü Hüseyin, onun yanında Salih Efendi ben vardım, en sonda da Emin kardeş vardı.

Bu zat başta Hüseyin Efendiye doğru parmağıyla işaret ederek "Sen değil" dedi. Üçüncü şahıs bendim. Sonra bana parmağıyla işaret ederek "sen" dedi, "o benim kapısında köpeği olduğum... Sen, o zatın yanına gideceksin" diyerek çantasını açtı ve içinde bir gazoz şişesi kadar büyüklükte beyaz ve içi dolu bir şişeyi çıkararak bana uzattı, "Bunu iç" dedi.

 "Bu adam bizi nasıl teşhis etti?"

Bu hâdise karşısında hepimiz hayrete düştük. "Bu adam kimdi ve bizi nasıl teşhis etti, beni nereden bildi? Bu şişede ne vardı?" Bu meçhuller benim kafamdan yıldırım hızıyla geçerken, "Bu zatı teşhis hususunda bu anda ne yapabiliriz?" diye bir çare arıyorduk. Bu arada kendisine teslim olmaktan başka da yapılabilecek bir şey kalmadığını anlamıştım. Ama yine de bir fikre sahip olmak için onu konuşturmak maksadıyla şöyle konuşmaya başladım:

"Efendim, mesele  anlaşılmıştır. Biz her halükârda ihtiyat içindeyiz. Ama şimdi bu ihtiyatın hiçbir lüzumu kalmadı. Ve biz size tamamen teslim olduk. Lütfen buyurun aramıza gelin, sohbet edelim, oturalım."

"Şimdi hemen gitmeliyim. Çok mühim vazifelerim var. Siz hemen bu suyu için." diyerek şişeyi bana verdi. Ben şişeyi aldım. Ama yine de onun bir ifadesini anlamak için, "Kabul hepimiz içeceğiz" dedim. "Olmaz, sen içeceksin. Zira sen o benim kapısında köpeği bulunduğum zatı göreceksin ve yanına gideceksin." diye ısrar etti.

"Peki, ama bir meseleyi öğrenmek istiyorum. Siz bizi teşhis ettiniz; tamam. Ancak, biliyorsunuz, bizim derslerimizde ve hayatımızda uhuvvet esastır. Madem ki makam ve mertebe yoktur, öyle ise bana verdiğiniz bu hediye, o zat-ı mübarekin huzuruna gideceğim ve onu göreceğim için bana bahşedilen bir mübarek ikramdır. Ben ise bu ikrama onun sebebiyle mazhar oluyorum. Öyle ise bu mübarek zat bizleri kardeş eylemiş. o uhuvvetin hukukuna riayet ederek bu ikramı hepimiz paylaşmalıyız" dedim.

"Peki, öyle ise olsun" diye müsaade etti. Ben de "Bismillah" dedim, şişenin mantar kapağını açarak bir kısmını içtim. Yanımda hepimiz bu sudan içtik. Bu bir zemzem-i şerifdi. Teşekkür ettik. Sonunda şişeyi iade ettim.

Bu defa bana hitaben, "Sen beni yarın öğle namazını müteakip şu ilerideki direğin dibinde bekle. Sana otuz senedir kendisine verilmek üzere yanımda emanet olarak duran o kapısında köpeği olduğum zata göndereceğim" dedi.

Ben de "Efendim, ben halen mevkuf bulunuyorum. Beni arıyorlar, ben bu akşam derhal 8.00 treniyle hareket edeceğim" dedim.

Bu defa bir Besmele-i Şerif çekerek bir âyet-i kerime okudu ve şöyle dedi: "Kâinatta hiçbir hadise yoktur ki, Onun izin ve iradesiyle olmasın. Sen Kur'ân-ı Hakimin himayesi altındasın, korkma, sana hiçbir şey yapamazlar" deyince, "Peki" dedim.

Derhal geldiği yerden çıktı, gitti. Sonra kardeşlerle birbirimize sarıldık. Hayretler içinde kalarak biraz daha oturduk ve akşam hareket etmekten vazgeçip rahmetli Hüseyin Efendinin Üsküdar'daki fakir ve ihtiyar ablasının evine gidip geceyi orada geçirmeyi ihtiyata muvafık bulduk. Aziz Mahmud Hüdai Hazretlerinin komşusu olan o fakirhanede sabaha kadar misafir olduk. Okuduk, sohbet ettik. Sabah herkes işine gitti, Hüseyin Efendi de İnebolu'ya dönmek üzere hep beraber oradan ayrıldık.

Ben öğle namazında Eminönü Yeni Cami'ye gittim. Namazdan sonra o zatın tarif ettiği sütunun dibine oturdum. Biraz sonra tekrar çıkageldi. Bana bir Hicaz tesbihi ile bir misvak verdi. Bir de o anda kaydedemediğim Arapça isimli bir şey söyledi "Onu vereceğim, zira elinden alacaklar" dedi ve bana çok dualar etti. Aynı kelâmları söyleyerek Hz. Üstada selâmlar gönderdi, sonra da ayrıldı gitti. Ben de o gün akşam treniyle Afyon'a hareket ettim. Bir kuş gibiydim, nereye bastığımı, nasıl gittiğimi bilmiyorum.

 "Savcı ile yüz yüze gelince"

Ne İnebolu, ne çoluk çocuk, ne para hiçbir şey hatırıma gelmiyordu. Ayağımda yamalı bir pantolon, sırtımda eski bir ceket, başım açık, sepet elimde, lal ve hayran gidiyorum. Trende yer bulmak, oturmak şöyle dursun, ayakta duracak yer bile yok. Fakat Afyon'a nasıl vardığımı bilmiyorum. Acaip hâdiseler ve rüyalar peşpeşe, ayazlı bir şafak vakti Afyon'a vardım.

Atlı arabayla sabah namazına erişirim diye şehirdeki ber-mutad bir hana indim. Namazdan sonra hemen hapishaneye gittim.  Kardeşlere bir pusula yazarak "Bir şey istiyorsanız kapıda bekliyorum" dedim. Böylece üç gün Afyon'da dışarıda yapılacak hizmetleri gördüm. l0 Eylül cuma günü sabahı sepetimi elime alarak savcının kapısına vardım, kapıyı vurdum. İçeriden daktilo sesleri geliyordu. Bir ses "Gir!" dedi ve girdim.

"Efendim benim ismim İbrahim Fakazlı."

"Neee!" dedi. "İbrahim Fakazlı."  "Hani evrak, hani jandarma" diye çıkıştı. "Efendim, kapınızda jandarma ve polis yok."

"Be adam," dedi. "Ben sana kapıdaki polisi, jandarmayı sormuyorum: seni İnebolu'dan getiren zabıtayı soruyorum." Zile bastı, bir jandarma ile kapıcı geldi. Onlara bağırıp çağırdı: "Nereye gitmişler, bu sanığı bırakıp da." diye. Baktım zavallılar fena oluyor. O sırada yere atılmış vaziyette duran Risale-i Nurları göstererek, "Âlim ve hâfızmışsın, bu Kur'ân tefsirleri olan Risale-i Nurları böyle nasıl yerlere attın, Allah'tan korkmadın mı?" dedim. Birden "Sus!" diye bağırdı: "Arayın şu herifi!" dedi.

"Bir kasketin başına gelenler"

Oradakiler üzerimi aramaya koyuldular, ceketimin düğmesini açtılar, koltuğumun altında bir kasket vardı, hemen yere düştü. Memur yerden aldı, gösterdi: "Efendim, bu hiç giyilmemiş bir kasket" dedi.

Ben bu kasketi savcılığa gelmeden önce l00 kuruş vererek çarşıdan yeni almıştım. Zira mevkuf kardeşlerimizden dinlemiştim. Bazı kardeşleri, "Siz neden şapka giymiyorsunuz? Bunlar şapka düşmanı, falanın düşmanı" diye çok dövmüşler, zulmetmişler. Ben de Denizli'de Hz. Üstad'ın elinde böyle bir kasketi görüyordum. Mahkemeye giderken eline alır ve mahkemede tahta sıranın üzerine koyarak üzerine otururdu. Ben de onu hatırladım ve lüzumsuz zulme uğramayayım diye alıp koltuğumun altına koyarak ceketimi iliklemiştim.

"Bak, bu da kurnaz, hem kasketi var, hem de giymiyor" dedi ve beni bir perdenin arkasına çekerek "Gel buraya" dedi. Baktım ki, yüzlerce havlu, beyaz bez, âbani, sarık yığın halinde duruyor. Bunlar, Isparta, Barla ve civarlarından gelen o mübarek ihtiyar kardeşlerimizin başlarını soğuktan korumak için taktıkları çeşitli atkı ve sargılardı. Bu bana çok dokundu: "Mustantık Bey" dedim, "Siz, hem âlim, hem de hâfız olduğunuzu söylediniz. Bu Kur'ân tefsirlerini ve bu kaşkolları vesile yaparak zavallılara zulmettiniz."

O esnada jandarmayı kelepçeye göndermişti. O da geldi, kelepçe elinde, bekliyordu. "Gerek devletime, gerekse kıymetli Mehmetçiğime eziyet olmasın ve lüzumsuz masraflar olmasın diye o kadar uzak mesafeden buraya kendi kendime geldim. Şurada yüz yüz elli metre mesafedeki hapishaneye kadar iki jandarma nezaretinde ve kelepçe takarak göndermeniz ayrıca çok büyük bir zulümdür. Bunu bildiğiniz halde yapıyorsunuz. Elbette sizden Mahkeme-i Kübrâda bunlar sorulacak" dememle birlikte, "Kâtib, yaz. Bütün dediklerini zapta geçir" dedi. Kâtip hepsini yazdı. Bana da "Şurayı, şurayı imza et" dedi. Ben de gülerek imzamı attım.

Akabinde ellerimi arkama kelepçelediler. Sepeti de aradılar: "Bir parça ekmek, peynir, üzüm, bir tane çorap, bir de tesbih ve misvak, Bunlarda bir şey yok" dediler. Sepeti jandarma aldı ve beni hapishaneye gönderdiler.

"Ben zaten bekliyordum"

Hapse girerken yine aradılar, küçük bir çakım vardı. "Bu adam öldürür, alın" dediler, aldılar ve beni misafirhane dediğimiz altıncı koğuşa koydular. 5-l0 dakika sonra Ceylanların bulunduğu koğuş teneffüse çıktı. Kapının zincirli aralığından dışarıda gezenleri görüyordum. Ceylan benim geldiğimi haber almıştı. Geldi ve arkasını  kapıya dayadı. O şekilde konuşmaya başladık. "Ben zaten bekliyordum" dedi.

Ceylan, "Merhaba Ağabey, hoş geldin" diye mukabele etti. Ceylan'ın yüzü bahçeye dönüktü. Benim en büyük arzum emanetleri Hz. Üstada ulaştırmaktı. İstanbul'da Yeni Cami'de geçen hâdiseyi bir kâğıda tamamen yazdım ve kapı aralığından Ceylan'ın arkadan bağladığı eline birer birer verdim. Arkasından hafifçe kulağına anlattım. O da bana yüzünü dönmeden içerideki durumu anlattı, emanetleri Hz. Üstada ulaştıracağını söyledi.

Bizim koğuşta zavallı bir ihtiyar vardı. Çok fakirdi. Bir gece baktım, başına bir çul sarmış. Sebebini sordum. "Başım çok üşüyor" dedi. Savcılığa gelirken aldığım kasketi bu ihtiyar adama vermeyi düşündüm. Gece olunca kasketin önündeki siperi çıkardım. götürüp verdim. Adam sevindi, dua etti. Siperi de götürüp helanın deliğine tıktım.

O gece bir rüya gördüm. Rüyamda, elimde kalın bir kitap var, kapağın üzerinde de sülüs bir hatla "küfr-ü mutlak" yazılmış. Önümde de bir soba var. O kitabı götürüp sobaya attım. sonra uyandım, "Allah hayırlara tebdil etsin" dedim. Bu rüyayı da unutamam. Hâlâ düşünüyorum. O ihtiyar adam, kasket, soba ve küfr-ü mutlak arasında nasıl bir irtibat var?

Ben oradan gün ışığını beklerdim. Havanın sükünetli ve gecenin karanlığında Hz. Üstad'ın inleyen sesiyle evradını okuduğunu duyabiliyordum. Bu hazin sese öyle alışmıştım ki, duymazsam üzülürdüm. Üstad, bazan da pencerenin kenarındaki duvar çıkıntısı üzerine seccadesini serer, oraya otururdu. Ben de kimsenin dikkatini çekmeden onu seyretmeye çalışırdım. o mübarek de bizi bahçede teneffüste dolaşırken seyreder, bize iltifatlar ederdi.

Bazan nöbetçinin gafletinden istifade ederek gizlice Üstad'ın bulunduğu koğuşa çıkar, elini öper, bazı hizmetlerini görürdüm. Fakat bazan da yakalanır, falakaya yatırılır, cezalandırılırdım. Üstad'la en rahat görüşme mahkemeye giderken olurdu. Mahkeme salonunda etrafına halka olur, kendisini dinlerdik.

"Üstad sırtıma basarak çıktı"

Bir defasında öğleden sonra bir celse için bizi mahkemeye sevketmişlerdi. Nedense, "Hâkim henüz gelmemiş" diye bizi boş bir odaya kilitlediler. Oda büyüktü, fakat öyle pisti ki, yerlere basmak dahi mümkün değildi. Yalnız bir kişinin namaz  kılabileceği genişlikte çok tozlu bir pencere kenarı vardı. Kardeşler temizlediler. Tahirî Ağabey de boynundaki uzun ve geniş kaşkolunu oraya serdi. Böylece Hz. Üstada namaz kılacak kadar bir yer hazırlandı. Hz. Üstad pencerenin kenarına geldi, fakat pencere yerden 60-70 santim yükseklikteydi. Üstad'ın üzerine basıp oraya çıkabilmesi için sandalye ve sandık gibi bir şey arandı, fakat yoktu. Ben hemen sırtıma basarak oraya çıkması için Üstad'ın önüne yattım. Herkesin şaşkın bakışları arasında Hz. Üstad gülümseyerek enseme "Keçeli, keçeli"  diyerek vurdu ve sırtıma basarak çıktı. Namazını orada kıldı. Sonra da başkaları  kılacaktı. Fakat mahkemeden çağırdılar. Sonra namazı kaza ettik. O günkü heyecanımı hâlâ hissediyorum ve unutamıyorum. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun diyorum.

Orada tahminen yirmi kişi vardık. Hatırımda kalan isimler: Tahirî Ağabey, Hüsrev Ağabey, Ceylan, Hıfzı, Bayram, Mehmed Feyzi, Ahmed Fevyzi, Zübeyir Gündüzalp, Nazif Çelebi ve Selâhaddin.

Çok soğuk bir kış günüydü. Öyle ki, camlar on beş-yirmi gün buzdan tül perde haline gelmişti. Hz. Üstad'ın koğuşuna gidip bir teneffüs miktarı orada kalmayı istemiştim. Bunun için şöyle bir çare düşündüm: 

"Ya erhammerahimîn! Bu salavatı okuyanı Şefiül'l-Müznibîn-in şefaatine mazhar eyle. Âmin, âmin."

"Ya erhammerahimin! Bahâî'deki hakaik-i kudsiyenin hürmetine bu nüshanın sahibi İbrahim'i ve Kâtibi Mustafa'yı Cennette mes'ut eyle. Âmin, âmin, âmin."

"Yâ erhamerrahimin! İsm-i Âzamın hürmetine ve bu defterdeki isimlerini ve hakikatların hakkına bunu yazan Mustafa'yı ve okuyan İbrahim'i Cennetü'l Firdevste saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin, âmin, âmin."

"Ya erhamerrâhimîn! İsm-i Âzamın hürmetine ve ism-i Hafîz hakkına bu nüshayı yazan İbrahim'i Zalimlerin ve Şeytanların Şerlerinden muhafaza eyle. Âmin, Âmin, Âmin..."

"Allah'ım! Ya erhamerrahimîn! Cevşen'deki isimlerin ve İsm-i Âzamın hürmetine bu mûnacatı yazanı ve yazdıranı ve okuyan ve İbrahim'i ve Mustafa'yı Cennetü'l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin, âmin, âmin."

Koğuşa teneffüse çıkıp saati doldurduktan sonra içeri girerken umumî helâya girecektim. Teneffüs sırası diğer koğuşa gelince Üstad'ın kapısı açılacak, oradaki mahpuslar teneffüse çıkacak, ben de helâdan çıkıp o koğuşa geçecektim. Böylece bir saat kadar Üstad'ın yanında durabilirdim. Tekrar bizim koğuş teneffüse çıkıncaya kadar yine helada kalıp bizim koğuşa geçecektim. Bunu ne pahasına olursa olsun bazan yapardık.

 Yine böyle yapmak istemiştim. Bizim koğuş içeri girerken ben helaya girdim. Bu esnada Üstad'ın koğuşu da açılmış, mahpuslar dışarı çıkıyordu. Ben helanın kapısına geldim. Fakat soğuktan her taraf dona kesmişti. Helanın kapısı kapanmıyordu. Ayak üzerinde durmak bile mümkün değildi. Kapının aralığından bir el gördüm. Kapıyı tutuyor ve dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Bu el Hz. Üstad'ın eliydi. Ben, "Efendim, efendim ben tutayım elinizi, ibriğinizi bana verin" diye seslendim.

Üstad, "İbrahim sen misin?" dedi ve tebessüm ederek elimden tuttu, dışarı çıktık, beraber koğuşa gittik. O günkü heyecanımı da unutamıyorum.

Risale-i Nur Nasıl Telif Edilmişse Öyle Neşrolsun

Hapishanede Risale-i Nur yazdınız mı?

Afyon hapsinde El-Hüccetü'z-Zehrâ'yı birkaç defa yazdım. Bir defasında da Kastamonu'ya giden birisiyle gönderdim. Bir tane de babama hatıra olmak üzere çok itina ile yazmıştım. Bunu Hz. Üstada tashih için gönderdim. Hz. Üstad tashih etmiş ve öyle muazzam bir dua yazmıştı ki, görenler hayran oldular. Ben de hapisten sonra babama takdim ettim. Babam çok memnun oldu, ağladı; fakat şimdi o kitap nerededir, bilmiyorum.

Ayrıca Afyon hapishanesinde Cevşenü'l-Kebir ve diğer Evradı yazmıştım. Bir tane de Emirdağlı Mustafa Acet yeni öğrendiği o güzel hattı ile bir Cevşenü'l-Kebir, bir de Evrad-ı Kudsiye yazmış, bazı kısımların tashihini yaparak bana hediye etmişti. Daha sonra teberrüken Mehmed Feyzi ve Hasan Feyzi Ağabeylerin yazdıkları Hülâsatü'l-Hülâsa ve sair Evradları ilave ederek Hz. Üstada tashih ettirdim. Hz. Üstad mübarek bir dua yazarak bana iade etti.

Ahmed Feyzi Ağabeyle iki ay kadar bir koğuşta yattık. Bir defasında Ahmet Feyzi, Hz. Üstada bir pusula yazarak,

"Üstadım, ben Gençlik Rehberini bugünkü gençliğin anlayabileceği şekilde lügatsız Türkçe olarak yazıp neşretmek istiyorum, müsaade eder misiniz?"

diye sordu. Hz. Üstad da

"Kardeşim Ahmed Feyzi, sen öyle bir risale yazarsan kendi imzanı at veya lügatlarını haşiyesinde kısaca Türkçeye çevir, yine imzanı at"

demişti. Bu ifadeleriyle Üstad Hazretleri, Risale-i Nur nasıl telif edilmişse öyle neşrolunmasını anlatmak istemişti.

Hz. Üstad'ın kendi elyazması olan, El-Hüccetü'z-Zehrâ'da yer alan Fatiha'nın tefsir kısmını Hz. Üstad, Ceylan'a vermiş, Ceylan da, "Teberrüken sana getirdim" dedi ve bana verdi. Ben de alıp öptüm, başıma koydum ve itina ile muhafaza ettim. Tahliyeden sonra İstanbul'a gittiğimde o gün için en güzel bir cilt ile ciltlettim ve İnebolu'da onu canımdan kıymetli olarak sakladım.

Sonra bir mahkeme sebebiyle İnebolu'ya gelip fakirhanemde misafir olan Bekir Berk kardeşimiz onu gördü ve kendi müzesinde muhafaza etme ve "Hizmet-i Nuriyede çok büyük hizmetlere vesile olacak" diye ısrarla benden istedi. Ben de "Hizmete medar olur"  niyetiyle hiçbir şeyimi esirgemezdim ve verdim. Seneler geçti; baskınlar, musadereler ve imhalar... Bekir Berk hapse girince kayboldu. Çok aradım, sordum; bilen olmadı.

Yıllar sonra Mehmed Emin Birinci ve Mehmed Fırıncı kardeşlerin elinde hakikaten bir hizmete medar olmak için çıkarılmış iken gördüm. Dünyalar benim oldu. Çok sevindim, kayıp olmamış. O kıymetli kardeşlerim onu muhafaza etmişler. Kalbim rahat etti.

Afyon hapsindeki hapis müddeti ne kadardı?

Tarihler, hapishanede yazdığım evrak defterinde yazılı. Afyon hapsine girmeden evvel İnebolu'dan ayrıldığım tarih: l7 Ağustos l948 Perşembe. Hapishaneye girdiğim tarih: l0 Eylül l948 Cuma, Afyon hapsinden çıktığım tarih: 9 Mart l949. Bu hesaba göre hapiste 6 ay kalmışım.

Avukat olarak kimlere vekâlet verdiniz?

İlk defa Ahmed Bey isminde bir avukat fahri olarak vekâletimi almıştı. Sonra bir baro reisi -ismini Halil zannediyorum- almıştı. Başka hatırlamıyorum.

Hapishanede Günlük Hayat

Afyon hapishanesinde Üstad ve Nur talebeleri günlük zaruri ihtiyaçlarını nasıl karşılardı?

Hapishaneye birkaç çamaşırdan başka bir eşya ile girmemiştim. Rahmetli Hüsrev Ağabey bana bir minder göndermişti. O minderin üzerinde yatardım. Bir de üstüme örtecek bir şey vardı. Daima elbisemle yatar kalkardım. Banyo için bir teneke suyu bulabilirsem onunla banyo yapardım. Bazen dışarıdan yardım yaparlardı. Kimler yapardı bilmiyorum, o yardımlar para, yiyecek gibi şeyler olurdu ve onları teberrük diyerek almamız için Üstad Hazretleri gönderirdi.

Bizim koğuş, ikinci koğuş zemin kat idi, tabanı taş idi. İçi 20-25 metre uzunluğunda ve 8-l0/ metre genişlikte idi. Koğuşta, kapıları içeride 3 adet hela vardı. Banyomuzu da o helalarda yapardık. Bizim koğuşun mevcudu bazen 70-80 kadar kişi olurdu. Koğuş başkanı olan ağır cezalı mahkum Hasan Ağa, aynı zamanda berberlik yapardı ve Üstadı da o traş ederdi. Benden para almazdı. Akşamları birer tayın dağıtırlardı ve parasını alırlardı. Fakirlik mazbatası verenlerden almazlardı. Benim param yoktu. Bana "fakirlik mazbatası getir" dediler. Ben de İnebolu'ya yazdım, fakat gelmedi. Hapisten çıktıktan sonra İnebolu'da benden tahsil ettiler.

Mübarek Kandil Gecelerinde, bayramlarda ve Muharrem ayında hapishaneye aşure ve tatlı gibi yiyecekler gelirdi. Hz. Üstad onları teberrük diyerek alıp yememizi tavsiye ederdi. Dışarıdan nohut, börülce, fasulye ve bulgur gibi şeyler az gelirdi.

Hapishane içinde boş gaz tenekelerinden ufak mangal yaparlar ve satarlardı. Beş kuruş verip bir tane de ben almıştım. Onda kömürle çorba pişirirdim. Bir defasında teneffüs esnasında mangalı bahçede unutmuştum. Beni kapı altı dedikleri başgardiyanın dairesine çağırdılar. O dairenin üstünde Hz. Üstad'ın bulunduğu koğuş vardı. Üstadı tek başına bıraktıkları 70 kişilik bu koğuşun 40 kadar camgöz penceresi vardı. Bunların ancak l5 tanesinde cam takılıydı, diğer pencerelerin camı hep kırıktı.

"Projektör gibi iki göz bana bakıyor"

Orada bana mangalımı gösterdiler. Bu mangal "Senin mi?" dediler. Mangal benimdi. Zalim bir gardiyan vardı. Beni döğmek için elini kaldırdı. O gün bir şenlik günü idi. Kalbimden diyordum ki: "Bugün bunların şenlik günü, çalgılar çalıp horon tepip oynuyorlar, şarkılar söylüyorlar. Eğer bende zerre kadar bir iman varsa bugün benim de bu zalimlerin zulmüne uğramamam lâzımdır ve hakkımdır; bakalım bana nasıl azap edecekler?" diye düşünerek oraya gitmiştim. O gardiyan bana tokadını şiddetlice vuracak diye bekliyordum. Ve iyi vursun diyerek boynumu bir tarafa eğmiştim. O anda gözüm üst katın sarmaşıklı penceresine denk geldi. Birde ne göreyim, sarmaşıkların arkasından projektör gibi iki göz bana bakıyor, ben de ona bakıyordum. Ben tokadı unutmuştum. Zira bu göz Hz. Üstad'ın gözleriydi. Birden başgardiyanın sesi gürledi: "Vurma, bırak." Zalim gardiyanın uzun kolu aşağı indi. Ve bana "Al mangalı git" dediler. Bu hadise beni günlerce yatağımda ağlattı. Ve nurlu bakış o zalim gardiyanın kolunu döndürmüş hareketsiz bırakmıştı.

"İbrahim, hasta mısın?"

Hz. Üstad bizi teneffüste orta bahçe dedikleri yerde gezerken de seyrederdi. Bir defa ben Üstad'ın penceresi karşısında güneşleniyordum. Yakam açıktı, boynumdan da fanilamın yakası görünüyordu. Hz. Üstad pencereye geldi, bir pusula attı. Oradakiler pusulayı aldılar, bana verdiler. Üstad, pusulada şöyle diyordu: "İbrahim sen hasta mısın, boynunda ne var? Seni üzgün görüyorum."

Bir defasında yine bahçede Ceylan, Halil ve bir kardeşimizle beraberdik. Üstad üçümüze bir pusula attı. Pusulada şunlar yazılıydı:

"Kardeşlerim, gezin dolaşın, neşeli olun."

Bana öyle gelirdi ki, sanki annemin yanındayım ve bana şefkatle sahip oluyor ve beni hiç gözünden ayırmıyor.

"Üstadı Zehirlediler"

Biz Hz. Üstadı pencerede görmezsek, "Neden görmüyoruz?" diye çok üzülürdük. Ne pahasına olursa olsun, bir fırsatını bulun yanına çıkmayı gözlerdik. Kışın son derece soğuk bir gününde Üstad'ın yanına gizlice çıkmıştım. Hz. Üstad çok hasta idi. Bana elini uzattı, "Tut" dedi. Ben de tuttum ve öptüm. Ateşler içindeydi, elim sıcağına tahammül edemiyordu. "İbrahim çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum." derken Ceylan da geldi. Aynı  şeyleri ona da tekrarladı. Biz şaşkın bir halde ağlıyorduk. Üstad Hazretleri de ağlıyordu. "Ne yapalım?" diye çaresizlik içinde Ceylan'la birbirimize sarıldık, ağlaştık, helalleştik. Üstad bize çok dua etti ve sonra bizi gönderdi. Dönüşte kardeşlere meseleyi anlattık, çok dualar ettik. Cevşenler okuduk. Sonradan anladık ki, Üstadı zehirlemişler.

Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon'un çevreyle irtibatı kesilmiş demiryolu kapanmıştı. l5-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstad'ın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstadı önünde bir gaz tanesi, içinde bir miktar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm.

Üstad'ın koğuşunun karşısında bir koğuş daha vardı ki, o koğuştaki pencerenin camları yeniden takılmış, kapıları tamir ettirilmişti. Koğuşun içinde dökme soba, sıcak hamam gibi banyo suları akıyor. Bu koğuşta komünizmden müebbet hapse mahkûm bir genç ve bir kadına tecavüz etmiş bir doktor, bir de siyasî mahkûm vardı. Bunlar imtiyazlı mahkûmlardı. Dışarıdan yardımları gelir; hatta komünist gecelerinde dışarıda gezdiklerini söylerlerdi.

"Soğuktan donuyorduk"

Altı kadar koğuş vardı. Her koğuşta Nur talebeleri bulunuyordu. İdareye, savcılığa "Soğuktan donuyoruz, Üstadımız artık dayanamıyor, kömür, yakacak, soba..." şeklinde yazılar yazıldı. Fakat hiçbir netice vermedi. Bu meseleden halk da haberdar olmuştu. Halk "mahpuslar donuyor" diye duymuşlar ve ileri gelenler zorlamışlar. Sonunda istasyonda kalmış olan bir kamyon kadar maden kömürü jandarmaların nezareti altında torbalarla ağır cezalı mahkûmlara taşıttırılıp hapishane bahçesine getirildi. Herkese birer teneke verdiler. Ama bu defa o kömürü yakacak ne soba vardı, ne de mangal. Bunun için kömür hiçbir işe yaramadı. Sonunda Mustafa Osman kardeş bir kağıt üzerine saçtan yapılmış ızgaralı bir kömür sobasının krokisini çizerek kendisi  adına aldırttı. O sırada Üstadı o geniş ve camları kırık koğuştan aldılar, 5. koğuşa verdiler. Güya Üstada acıdılar. Halbuki bu koğuş yankesicilik ve hırsızlık suçlarından mahkûm olan serserilerin bulunduğu kalabalık bir koğuştu. Ta ki, Hz. Üstad, alışık olmadığı bu gürültülü yerde daha çok inlesin.

"Mahkûmların Üstada saygısı"

Bizim koğuşla ikinci koğuşa aynı kapıdan girilirdi. Biz kendi hissemize düşen kömürleri Hz. Üstada hediye ediyorduk. Mustafa Osman da yaptırdığı sobayı Üstada hediye etmişti. Üstadı aldıkları 5. koğuşta Nadir Hoca diye bir mahkûm vardı. Oraya bakıyordu. Hemen koğuşun bir kısmını battaniyelerle bölerek Üstad Hazretleri için bir oda yapmış, içine de sobayı kurmuş. Üstadı oraya almış ve sobayı yakmışlar. Mahkûmlar Üstadı rahatsız etmemek için hiç ses seda çıkarmıyorlarmış. Diğer koğuşlar, gardiyan ve müdür odaları soğuktan donmuş bir halde iken, Üstad'ın bulunduğu koğuş hamam gibi sıcık olmuş bir cennete dönmüştü. Mahkûmlar Üstada hizmet için yarışa girmişler ve namaz kılmaya başlamışlardı.

İşte el-Hüccetü'z-Zehrâ böyle bir hava içinde yazılmaya başlandı.

Gaz tenekesinden mangal

- Yiyecek ve içeceğinizi nasıl temin ediyordunuz?

Hapishanede Üstadımızın yemeğinin altıncı koğuştan geldiğini görürdüm. Bu hususta hatırımda kalan bir şey yok. Bizim koğuştan Taşköprülü Sadık Bey bu hizmeti üzerine almıştı. 6. koğuşta Mehmed Feyzi, Ceylan, Halil ve Hüsrev Beyler vardı. Onlar gönderirlerdi. Hz. Üstad'ın bu gibi hizmetlerini yapacak bir talebesini yanına müsaade etmiyorlardı. Bir gardiyan tayin etmişlerdi. Hz. Üstad ona pek itimat etmezdi. Ekmek her zaman idare tarafından dağıtılırdı. Bu ekmek askeriyenin tayını gibiydi. Fakat Hz. Üstad bu tayını yemezdi. Bu tedbire rağmen yine de Üstadı zehirlendiği çok olurdu.

Bizler da gaz tenekesinden yapılmış mangallarla ısınırdık. Benim ufak bir tencerem vardı. Dışarıdan tarhana, bulgur geldiğinde o tencerede pişirirdim. Bir gazoz şişem vardı. Onunla da yağ getirtirdim. O yağı evvela tencerede yakar, dumanı çıkınca tarhanayı koyar, su ile karıştırır ve pişirirdim. Zira o yağ yanmadan yenmezdi. Afyon yağı imiş. Zeytinyağı yok derlerdi. Bu ameliye koğuş içinde olduğundan 70-80 kişinin yemeği hep böyle pişerdi. İlk defa o koğuşa beni koydular. ilk günü, hele ilk saatler boğuluyorum sandım. Buna helaların da kokusu karışınca dayanılmaz oluyordu. "Bu gece muhakkak ölürüm" demiştim. Bu pis havayı koklaya koklaya iki-üç gün içinde alıştım ve bir daha böyle koku ve bunaltı duymadım.

Koğuşun bir tane penceresi vardı. Onu da açtırmazlardı. Zaten bu hapishane Orta Çağdan kalma bir zindandı. Bazen dışarıdan teberrük yufka ve kuru yiyecekler de gelirdi. Diğer mahkûmlar Afyon'lu olduklarından her zaman yiyecek ve temiz çamaşırları gelirdi. Lâkin bizim kardeşler uzak yerlerden geldiklerinden ayda bir ziyaretçileri ya olur, ya olmazdı. Onlar da hep fakir köylülerdi. Getirdikleri şeyler nohut, fasülye, bulgur, tarhana gibi kuru yiyeceklerdi.

"Tahiri Ağabey'in başına gelenler"

Bir hâdiseyi de anlatayım: Bir kış günü sabahı 7.30'da bizi mahkemeye götürmek için kapı önüne çıkardılar. Tahiri Ağabeyin başı, yüzü sarılı idi. O sırada Hz. Üstadı da çıkardılar. Üstad, Tahiri Ağabeyle kelepçelenmek istedi. Tahiri Ağabeyi çağırdılar. Tahiri Ağabey Üstad'ın yanına gelince Üstad ona bir şey söyledi. O da başını yüzünü açtı. Hepimiz ona bakıyorduk. Bir de ne görelim: Tahiri Ağabeyin yüzüne felç gelmiş, ağız ve gözler bir tarafa kaymış. Gözlerinin içi kıpkırmızı kan. Korkunç bir hal almıştı. Ona Üstad "Geçmiş olsun" dedi ve eliyle Tahiri Ağabeyin yüzünü okşadı, "Geçecek" dedi. Tahiri Ağabey yine yüzünü sardı ve mahkemeye öyle gittik.

Bir ara fırsatını bularak kendisi ile aynı koğuşta yatan Mustafa Osman'a Tahiri Ağabeyin bu hale nasıl geldiğini sordum.

Şöyle anlattı: "Tahiri Ağabey kendisine verilen yeşil sebze ve saireyi yemiyor. Kendi mıntıkasından gelen teberrük kuru şeyleri yiyor ve her zaman da oruçludur. Vücudunda kan dolaşımı olmuyor. Bu hadise bu gece oldu" dedi. Lakin l5 gün sonra biz, mahkemeye giderken yine merakla Tahiri Ağabeyin halini hatırını sordum, bana yüzünü açtı; baktım ki tamamen iyi olmuş. Gözleri ve ağzı yerine gelerek normal bir hale gelmişti. Bu arada şunu da zikretmek lâzım ki, en ziyade yoğurt gibi taze şeyler Çalışkanlara getirilirdi. Çalışkanlar kalabalıktı. Osman, Mehmed, Hasan, Ceylan, Halil Çalışkanlar... Bu kardeşlerin yoğurt ve ayranını çok içmiştik. Ruhları şâd olsun.

"Ben Nurcu değilim"

Afyon Hapishanesinde kaç Nur talebesi vardı?

Ben hapishaneye Eylül ayında girdim. Benden evvelki bir dönemde hapisten l5-20 kişi tahliye edilmişti. Benim bulunduğum zaman 30-35 kadar Nur talebesi olduğunu tahmin ediyorum. Ben hapiste iken bazı Nur talebeleri yine tahliye edildi. Bu arada yeni gelenler oldu. Mesela Ahmed Nazif, Selahattin Çelebi, Hüseyin Tabancalı geldiler.

Bu arada şunu da söylemeliyim: Benim yanıma Ahmed Feyzi Efendi'yi verdiler. Bu sırada Fevzi Halıcı, Mustafa Ramazan ve isimlerini hatırlayamadığım 5-6 genç üniversiteliler de geldiler. Bunlar az kaldılar. Bu sırada aramıza öyle fikirler yaydılarki, kim "Ben Nurcu değilim" diye savcılığa bir dilekçe verse tahliyesi mümkündü. Bu üniversiteli kardeşlerin de o sene imtihanlarına az bir zaman kalmıştı. İmtihana giremezlerse tahsilleri yanacaktı. Bunlar böyle bir dilekçe yazarak tahliye oldular.

"Ben Nurcu değilim" diye dilekçe yazanları serbest bırakmalarının asıl sebebi, Üstad tarafından onların kandırıldığını etrafa yaymaktı. Bunu yayıyorlardı ki, herkes böyle yapsın.

"Üstadı Son Ziyaretim"

Üstadı son olarak nerede gördünüz?

Ben Hz. Üstadı son olarak bir yaz günü Emirdağ'da gördüm. Yine bir hizmet vesilesiyle ziyaretine gitmiştim. Yanında rahmetli Zübeyir kardeş ve Ceylan vardı. Beni o akşam evine misafir ettiler ve sabah kahvaltısı ettirdi. Kendi mübarek eliyle ağzıma siyah ekmekle dolaptan kavanozdan çıkardığı bal yedirdi ve o gün sabah postası arabasından üç kişilik yer ayırttı. Parasını kendi verdi ve "Seni uğurlayacağım. posta minibüsünde beraber Eskişehir'e uğurlayacağım" dedi. Ve posta minibüsünde beraber Eskişehir'e kadar geldik. Yıldız Otelinde odasına çıktık. Beni oradan salavatladı.

O gün sanki ruhum cesedimden ayrılmıştı. Nereye bastığımı, ne yaptığımı bilmiyordum. Annemden, babamdan görmediğim bir şefkat, bir samimiyet, bir arkadaşlık; tarifi mümkün olmayan bir zevk ve lezzet havası içinde idim. Gözlerim yaşlı, ruhum sevinçli idi.

Ondan sonra ne kadar zaman geçtiğini hatırlayamıyorum. Hz. Üstad'ın Urfa'ya hareket ettiğini duyduk. Bir sabah 7.30 ajansında Menderes'in radyodan Hz. Üstad'ın vefat haberini verdiğini duyduk. İnebolu'da bir minibüs kiraladık. Başta Ahmet Nazif Ağabey olarak rahmetli Hacı Dursun Efendiyi de alarak Ankara üzerinden Urfa'ya Cuma gecesi ulaşabildik. Hz. Üstad defnedilmişti. Biz yolda Üstad'ın geçtiği yerlerde Üstaddan haberler soruyor ve son hızla devam ediyorduk. Urfa'ya yaklaşırken tank birliklerine rastladık. Bu tanklar herhangi bir hâdise olur diye Urfa'yı kuşatmışlardı. Urfa'da bütün dükkânlar kapanmış, halk sokaklara dökülmüştü. Cenaze namazını l50 bin kişi kılmış. Yalnız o gece mezar başında masum 7-8 yaşlarında yavrular 500 hatim indirmiş. Bütün Urfalılar gelen misafirleri evlerine taşıyorlardı. Halilürrahman hınca hınç dolup taşıyordu.

***

Hz. Üstad bir Chaırollet araba ile gidiyormuş. Arkasından ona en hızlı arabalar bile yetişemiyormuş. Urfa'da Mehmet Bey isminde bir otel sahibi Hz. Üstadı otelinin bir odasında misafir etmiş. Fakat zâbitler, Üstadı otelden almak istemişler, fakat otelci vermemiş. İçişleri Bakanlığı ise, "Ölüsünü veya dirisini geldiği yere götürün!" diye sıkı emir vermiş. Ancak binlerce Urfalı Başvekile telgraf çekerek, "Biz Hz. Üstadı vermeyiz" demişler ve sabaha kadar otelin etrafını doldurmuşlar. Ankara'dan emir bekliyorlarmış. Sabahleyin Adnan Menderes, Üstad'ın vefat haberini kendi ağzından duyurmuş.

***

"İhlâs ve Meşveretle Bu Hizmet Yürüyecek"

Cuma günü Abdullah Yeğin'in kaldığı medresede çeşitli vilayetlerden gelen Ağabeyler toplandılar, "Bir meşveret yapalım. Vefat neticesi olarak ne yapmak lazım?" dediler.

Bir kısmı "Bir başkan seçelim. Aynen Üstad gibi mektupları ile irşad etsin, yönetsin." dedi. Bir kısmı, "Vazife taksimi yapılsın" teklifinde bulundu. Bu hal bir saat kadar devam etti. Başta Tahiri Ağabey, Ahmet Nazif, Mustafa Sungur, Mustafa Osman ve Zübeyir olmak üzere şu fikri ortaya koydular:

"Risale-i Nur umum İslâm'ın malıdır. Hz. Üstad nasıl neşretmişse, aynen her Nur talebesi gayr-ı siyasî, ihlâsla ve meşveretle bu hizmeti yürütecektir. Risale-i Nur müvacehesinde, ihlâs, uhuvvet, meşveret dairesinde hareket edilecektir. Böyle dernek başkanı, aza yoktur. Bu iş bitti" denildi.

Herkes bunu kabul etti. Civardaki büyük camide Mustafa Sungur, Risale-i Nur'un ve Hz. Üstad'ın beyanlarını herkese mükemmel bir şekilde açıkladı ve mesele aydınlandı. Biz de o akşam oradan avdet için hareket ettik. Ankara üzerinden İnebolu'ya geldik.

 (Son Şahitler kitabının, ikinci cildinden derlenmiştir...)

Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 2535 | Word indir | Pdf indir
Paylaş

Yorumlar

Vbdestabe
İnsan ah çekmekten alamıyor kendini dil kendi kendine keşke ah keşke onun yanında olsaydım ömrüm boyunca diyor....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...