Block title
Block content

İki Cihan Saadeti İçin İlim, İman ve Ahlak Formatında Kur'anî Yeni Bir Yol: Risale-i Nur

 

Her peygamber, Allah’ın izniyle, kendi asrındaki rağbetli meta ile mu’cize göstermiştir. Hz. Musa (as), sihirle; Hz. İsa (as), tıpla; Hz. Muhammed (asm) ise belagatle ilgili mucizat göstererek, hem kendilerinin nübüvvetini ispat etmiş, hem de bizlere kolayca kabullenebileceğimiz nebevî bir yolu takdim etmişlerdir (Risale-i Nur Külliyatı, 19. Mektup, 18. İşaret, s. 442). Bediüzzaman da bu sünnete ittiba ederek, mukteza-i asra mutabık davranmış, post modernliğe bulaşmış perişan bu aleme, kolay, kısa, selametli, yaşanabilir bir İslam’ı, Ehl-i Sünnet’in keyfe kafi versiyonuyla Kur’anî bir yol olarak sunmuştur. Eserlerini kendine hitaben yazması; O’nun okurları üzerindeki en önemli etkilerden birisidir. Bu risalelerinin daha tesirli ve kalıcı olmasını sağlamıştır. Bediüzzaman, ev okulları uygulaması ile adeta bir Serbest Üniversite faaliyeti yürütmüştür. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Kitaplarının çoğunu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Böylece doğruları savunmaya, tezini anlatmaya, uygulanacak yöntemleri, hizmetinin usulünü ortaya koymaya çalıştı. Umudu ayakta tutmayı başarmıştı. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, “istikbal inkılâpları içerisinde en gür sedanın İslam’ın sedası olacağı” her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler oldu. Dini ahlak ile soyut zevklerle de doyum sağlayan; zevk alma, sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilen; toplumun iyiliğinden saadet duyanlar ortaya çıkar.

Nursî, “tebliğ değil temsil zamanı” dercesine Risale- i Nur’un mesleğini şöyle ifade eder:

1. İhlas-ı tam ve terk-i enâniyyet.
2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramak.
3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.
4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ispat etmek.
5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktalarda iman hakikatlerini ders vermek (Şualar, s. 302).

O, düzeltme faaliyetine “Ey nefsim” diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlakını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O’nun aleyhindeki propagandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. “Biz ahlak-ı İslamiye’nin ve hakaik-i imaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyet’e girecekler” sözü O’na aittir (N.Tarhan, 6. Uluslararası Sempozyum tebliği).

Risale-i Nur’da Medeniyet ve Saadet Telakkisi

Nursî, hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiğini söyler. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin hayatın birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak görür. İnsanlar kısa vadeli zevklerle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyor, Allah’ı akıllarına, gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar. Nursî’nin tarzı, modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip his ve aklını devreye sokmaktır. Allah’ın istemediği tarzda yaşamanın, maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleriyle yüzleştirmektir (İman ve Küfür Muvazeneleri, s. 8). Risale-i Nur, duyguların denetimini, aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor. İkinci dehşetli hal olarak şu tezi savunuyor:

“Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inat ve temerrüd ile iman hakikatlerine karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş.” (age., s. 10).

Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilimlerle imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah’ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile “Vacib-ül Vucud” olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimizi, ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor (N. Tarhan, 6. Uluslararası Sempozyum tebliği).

Geri kalmış olanların perişanlığını artıran yeni dünya nizamı, üstün olanlara da yaramadı. Ruhî tatminsizlik ve sosyal rahatsızlıklar her şeyi berbat etti. Aşağı gördükleri insan topluluklarına zulüm, sömürü, adaletsizlik, ayrımcılık, acımasızlık ile muamele eden medenîler, sadece o zavallı toplulukların kaderini değil, kendilerinkini de tayin etmiş oluyorlardı. Bencilliği, başarma hırsını, başkalarını alt etme dürtüsünü, menfaat kaygısını, içgüdüsel hazları “motivasyon” kaynağı sayanlar, o motivasyonla ilkel ve geri olanları yalnız acımasızca sömürmediler; aynı acımasızlıkla kendi aile hayatlarını, sosyal ilişkilerini de yürütmeye çalıştılar. İnsanlık bir bütündür. Paylaşılan değerlerle insanlığın bütününü kapsamayan hiçbir nizam, dünyaya huzur getiremez. Çünkü huzur ancak paylaşılırsa vardır. (Zindan-ı ataletin sebepleri için bkz., R.N.K., s. 1958). Bir taraf zulüm görüyor, sömürülüyor ve adaletsizliğe maruz kalıyorsa, her iki tarafın da huzuru yoktur. Bilinçli bir imanla ruhlara yerleşen İslam terbiyesi, kanun yerine geçmese de, kanundan beklenen içtimaî faydanın doğmasına yardımcı olur. Dünya çapında gerçekleşecek böyle bir terbiye, insanlığın ihtiyacı olan huzurun temelidir. Bu bir hayal olabilir. Fakat insan, ancak inandığını hayal etmeli ve hayalinin gerçek olması için çalışmalıdır. Nursî bunu yapan adamdır. O, ne bir bilim adamıdır, ne de bir felsefeci ya da ilâhiyatçıdır; o, daha çok bir terbiyecidir. Esaslarını açıkladığı terbiye, Kur’an’a dayanır. Bu terbiyede, dünya saadeti, ahiret selâmetini temine çalışırken elde edilir. Bugün bütün dünyanın Batı medeniyetinin etkisine girdiği, Batı medeniyetinin, eski medeniyetlerin mirasını devraldığı, rakip tanımadan ilerlediği, etkileme gücünün büyük evrensel nitelik kazandığı iddia ediliyor… İşte Nursî, Kur’an terbiyesini bu iddianın karşısına çıkarır. Batı medeniyetinin kötü taraflarının iyi taraflarına galip geldiğini ve bu yüzden, insanlık için bir gelecek vaat etmediğini ileri sürer. Kur’an terbiyesine dayanan hayat nizamının insanlığın ümit ışığı olduğunu söyler.

Toplum hayatında ilişkilerin istikrarı kurallara dayanır. Kuralların kaynağı, inanç ve ona bağlı bir ahlak nizamıdır. Hümanizm, vahye dayalı dini reddedip, aklın tek bilgi kaynağı olduğunu ileri sürdü. Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayarak insan iradesini, tek yetki kaynağı kabul etti. O, buna karşı çıkmıştır. Batı’nın iyi tarafları vardır amma bize daha çok Batı’nın kötü tarafları gelmiş. Oysa Batı’nın bilim ve fennine ihtiyaç vardır. İnanç, ahlak nizamımıza şüpheyle bakıldığı için, mukaddesatı feda ile dinin bir kısmından vazgeçmekle bilim, fen alınabilir sanılmış. Kültürümüze, içtimaîyatı zedeleyen medeniyet fantaziyeleri girmiş, bilim, fen girememiştir. Türkiye’nin içine düştüğü cehalet, sefahat ve aczden kurtulması için Nursî’nin teklif ettiği yol, “mimsiz medeniyet” dediği Batı medeniyetine özenmeyi bırakarak, Kur’an medeniyetine yeniden dört elle sımsıkı sarılmaktır. Bu milletin ruhunda ancak İslamiyet’in inanç ve ahlak nizamı feyz kaynağı olabilir. O’nun gayesi, medeniyeti sarsılmış bir toplumda, Kur’an medeniyetini ruhlara yerleştirmek için bir terbiye çabasını başlatmak, Kur’anî bir imana erişmek ve içtimaî hayat için de Kur’an’ın talim ettiği ahlakı haiz olmaktır. (Y. Akpınar, 4. Uluslararası Sempozyum tebliği).

Risale-i Nur Kur’an Tefsiri midir?

Risale-i Nur, Kur’an-ı Kerim’in değerli bir tefsiridir ve başka tefsirlerde bulunmayan özelliklere sahiptir. Bu özelliklerin en önemlisi de, Nursî’nin, kendisine yalnız Kur’an-ı Kerim’i üstat ve mürşit kabul etmesi; Kur’an-ı Kerim’den başka hiç bir şeyi, hiç bir kitabı kaynak almamasıdır.

“Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur’an’dan başka me’hazı yok, Kur’an’dan başka üstadı yok, Kur’an’dan başka mercii yoktur.” (1. Şua, 24 ayet; Sözler, s. 867).

Risale-i Nur, bildiğimiz diğer tefsirlere benzemiyor, nasıl onlara Kur’an tefsiri denir? Evet, tefsir iki kısımdır: Biri, âyetin ibaresini ve lâfzını tefsir eder; biri de, âyetin mâna ve hakikatlerini izah ile isbat eder. Nursî’nin risaleleri bu ikinci kısım tefsirlerdendir (Tarihçe-i Hayat, s. 143; A. Behçet, 2. Sempozyum tebliği).

Günümüz âlimleri, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’la kelâm ilmini tecdid ettiğini, onu günün ihtiyaçlarına cevap verir bir hale getirdiğini belirtirler.

“O, Kur’anî bir ilm-i kelâmı icad etmiştir... O, ilm-i tevhidi, sadece seçkin bir kısım âlimlerin naklî ve aklî bir iman olarak anlayabildiği mücerred fikrî nazariyeleri, yaşanan bir hayat tarzı haline getirmeyi başardı. Böyle bir imandan, akıl etkilenir, kalb ve ruh harekete gelir... Hâlbuki ilm-i kelâm kuru felsefî ekolden açıkça etkilendiği için içtimaî bir terbiye mektebi olmayı başaramamıştır. Bundan dolayı da, görüyoruz ki, son asırlarda Müslümanların mücerret mânâda Allah’a imanları, kendilerini ahlak ve yaşayış bakımından dinlerinden uzaklaşma ve başı­boşluğa düşme felâketinden kurtaramamıştır. Nursî ümmetin bünyesine sızan tehlikeli hastalığı teşhis etmeyi başardı. Arkasından da, halis bir Kur’anî metotla onu tedavi etti. Bu meyanda, Tevhit inancını ihlâs, istikamet, fedakârlık ve güzel ahlakla dolu bir hayat tarzına dönüştürdü...”(M. Abdülhamid, ‘Tefsir, Kelâm ve Fıkıh Açısından Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur’, Y. Asya Neşr., s. 82-3).

O, dinin haki­katleri ile modern bilimleri bir araya getirmekte, iman hakikatlerini bilimin ışığında ispat etmektedir. Bu husus, Risale-i Nur’un “Kur’an’ın modern çağa bakan cihetini tefsir, şerh etmesiyle ilişkilidir. Risale-i Nur’da, materyalist felsefe­nin üzerine dayandığı kavramlar olan “Tabiat”,“sebep-sonuç ilişkisi” en açık bi­çimde çürütülerek, materyalist felsefeye cevap verilmekte ve reddedilmektedir. O, tabiatçı­lığın ve diğer materyalist felsefelerin kendi bâtıl fikirlerine temel olarak aldıkları ve böylece “altında saklanmak istedikleri” yerlerde “envâr-ı tevhidi gösteriyor”(Kastamonu Lahikası, s. 174; Ş. Vahide, 3. Uluslararası Sempozyum tebliği).

Risale-i Nur, Kur’an hazinelerinin çağımıza bakan bir tefsiridir. Eğer Kur’an’ı kâinat için bir rehber kitap olarak anlayabiliyorsak, Risale-i Nur da Kur’an için bir rehberdir. Bu çağın en dehşetli hastalığının inançsızlık olduğunu doğru bir şekilde teşhis eden Risale-i Nur Müellifi, Kur’an’ın esas umdelerini, kendiliğinden bir şey katmaksızın yine Kur’an ile tefsir eder. Risale-i Nur ile diğer tefsirler arasındaki başlıca fark, Risale-i Nur’un tahkikî îmana öncelik vermesi ve yirminci yüzyıl insanı için mânâ ifade edecek bir şekilde konuşmasıdır. Bildiğim kadarıyla, Risale-i Nur, insanların îman ile ilgili olarak karşılaştıkları problemleri tutarlı bir şekilde ele alan, Kur’an’a dayalı ve şümullü bir irşad külliyatı olarak hâlihazırda yegânedir. O, inanmayanlara, inançsızlıklarının hiçbir fayda sağlamadığını gösterir; inananlara ise, imanlarını tekrar değerlendirmenin ve teyid ve takviye etmenin yollarını öğretir. Bu husus son derece önemlidir; çünkü İslam dünyasındaki umumî gerilemenin sebebi, Hıristiyanlıkta olduğu gibi birtakım ilmî gelişmelerin ortaya çıkardığı doktrin yetersizliği değil, Müslümanların îmanlarını korumakta gösterdikleri zaaftır. Batı’nın Hıristiyanlığı bir kenara iterek maddî gelişmeyi sağladığı bir gerçektir; İslam dünyasında ise, dinin ihmâli ancak gerileme ile neticelenmiştir - öyle bir gerileme ki, hâlâ bizimle beraberdir ve bizi terk etmeye de pek niyeti yoktur. Yıllar süren araştırma ve karşılaştırmalarım sonunda inancım odur ki, Risale-i Nur, kâinatı olduğu gibi gören, îman hakaikını olduğu gibi takdim eden, Kur’an’ı Resulullah’ın murad ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş asıl tehlikeli hastalıkları teşhis edip kalıcı tedâviler sunan, kendi içinde yeterli ve şümullü İslamî eserdir. Kur’an’ın nûrunu aksettiren, kâinatı aydınlatan ve insanın varlığına mânâ kazandıran Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü modern insan ile felâket arasında sadece İslam (Yaratıcıya teslimiyet) vardır ve inanıyorum ki, İslam’ın geleceği de Risale-i Nur ile onu takip eden ve onun irşâdından ilhâm alanlara bağlıdır (C. Turner, 2. Uluslararası Sempozyum tebliği).

Sonuç Yerine

Bu eserlerde şuurlu bir iman ve Kur’an hizmeti, kendi imanını kurtarmak ve başkalarının imanına kuvvet verecek tarzda çalışmak hedeflenir. Dinin tekliflerini insanlığın ortak maddî ve manevî nihaî hedefleri olarak görür. Bunların politize edilmesini, başka maksatlara alet edilmesini kesinlikle reddeder. Risale-i Nur talebeleri; Risale-i Nur’u okuyan, bilinçli, ilmî tavır sahibi Müslümanlardır. Herhangi bir tarikata mensup değillerdir.

Risale-i Nur, iman, ahlak ve ibadet bazında bir İslam’ı, fıtrata en uygun şekilde insanlığa sunmak amacını güder. O’nun için başka gayeler söz konusu değildir. Modern hayatın vazgeçilmez unsurları olan müspet ilimleri ve müspet felsefeyi reddetmez. Bilakis onları imanî ve ahlakî gelişimin bir parçası; insanlığın zenginliği olarak görür.

Risale-i Nur talebelerinin demokrasi, laisizm ve sekülerizm ile menfi bir uğraşısı yoktur. Onları toplumun, insanlığın gelişme tarihi içinde bulunan araçlar olarak görür. Ancak ilmî tavra aykırı yanlış uygulamalar ve sapmalara karşı aklî ve ilmî delillerle tenkitlerini ortaya koyar. Risale-i Nur, diğer dinlerle müspet diyalogu seçer. Çoğu yerde onları geniş mânâda İslam’ın içinde görür. Varsa, aslından uzaklaşmış yönleri, yanlış uygulamaları ilmen ortaya koyar. Risale-i Nur, hiçbir kimseyi, klasik Kâfir-Müslüman tanımlarıyla değerlendirmez; dost-düşman tavrını buna göre belirlemez; insanî ilişkilerin menfi etkilenmesine müsaade etmez. Batı’ya, Avrupa veya Amerika’ya, Hıristiyan ve Yahudi’ye İslam adına menfi bir pozisyon almaz, lanetlemez. Ancak analiz ve sentezci bir tavırla yanlış fikir ve icraatlara karşı tenkidini en aklî ve ilmî delillerle ortaya koyar.

Risale-i Nur, bütün müspet İslamî hizmet guruplarının, Ehl-i Sünnet meşrebi dâhilindeki, Risale-i Nur’un prensiplerine uyan faaliyet ve fikirlerine destek olur. Bu sınırlar ve prensipler dışındaki radikal hizmet guruplarıyla hiçbir ilişkisi yoktur.

Paylaş
Yükleniyor...