Block title
Block content

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsâvi olmasını istilzam etmez..." İ'lem'in tamamını izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Aralarında münasebet, muamele, hattâ mükaleme bulunan iki şeyin, birbirine müşabih veya müsavi olmasını istilzam etmez. Meselâ: Yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, -küçüklüğüyle beraber- şems ile münasebeti ve muamelesi vardır."

Bir yağmur tanesinin güneşle münasebeti var. Güneşin yedi rengi, harareti, ziyası onda tecelli ediyor. Güneşin o damla ile böyle yakinen ilgilenmesi, damla ile güneş arasında bir benzerlik olmasını gerektirmez. Öte yandan, o muhteşem güneş, bir ağacın küçük bir çiçeğiyle ilgilenir. Fakat, mahiyet olarak çiçekle güneş arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Bu misalleri yazının temel mesajı noktasında şöyle değerlendirmek gerekiyor: Bir damla su, yahut küçücük bir çiçek diyemez ki, koca dünyayı ve gezegenleri etrafında çeviren şu muhteşem  güneş, benim gibi küçük bir varlıkla mı ilgilenecek.

Damlanın ve çiçeğin küçüklüğü, güneşin onlarla ilgilenmesine engel değil ve zaten bu ilgi fiilen icra ediliyor.

"Binaenaleyh ey insan! Senin hakaretin, seni Hallak-ı Âlem'in nazar-ı inayetinden setredecek bir sebeb olamaz."

Biz de maddeten çok küçük bir varlığız. Uçaktan baktığımızda yerdeki insanları göremiyoruz. Hayalen güneş sisteminin dışına çıksak dünyamızı kaybetme tehlikesini yaşarız. Daha ötelerde güneş sisteminin tamamı bir katre su, bir küçük çiçek kadar kalır.

İnsan, küçüklüğüne bakarak, “Böyle uçsuz bucaksız bir âlemde benim varlığımın ne önemi olabilir ki Cenâb-ı Hak benimle ilgilensin, bana emirlerde ve yasaklarda bulunsun, cennet ve cehennemini benim için hazırlasın.” diyemez.

Esas soru budur. Başka risalelerde bu sorunun cevabı verilmekle birlikte, burada meseleye “inayet” yönünden bakılıyor ve böyle bir düşüncenin yersizliği “inayet” deliliyle ortaya konuluyor.

İnayet, “hiçbir gayretimiz ve hiçbir hakkımız olmaksızın, bize yapılan yardımlara” deniliyor. Saçımız da bize inayet, gözümüzde, kulağımız da… Akımız da bize Hakk’ın ihsanı, hafızamız da his dünyamız da…  Bu inayetlerin her biri, Rabbimizin bizim her ihtiyacımızı bildiğinin ve onları inayetiyle ihsan ettiğinin birer delili… Demek ki, bizim küçüklüğümüze bakılmamış, mahiyetimiz ulvi yaratıldığı gibi, ona lazım olan her şey de İlahi inayetle ikram edilmiş.

Bu inayetlerin nazara verilmesiyle, insana şöyle denilmiş oluyor:

Bu âlem ne kadar büyük olursa olsun Hallak-ı Âlem bu âlemi senin için yaratmış. Koca güneşi senin o küçük gözünün imdadına koşturduğu gibi, koca hava unsurunu senin başına bir nöbetçi gibi koymuş, sürekli olarak senin kanını temizliyor. Koca dünya seni sırtında gezdiriyor, senin ihtiyaçlarını karşılamak üzere mevsimleri dolaşıyor.

Sen cisminin küçüklüğüne bakma, ruhunun ulviyetine nazar et! Bedenin de, onu çevreleyen şu âlem de o ruhun önünde birer kitap gibi duruyorlar. O ruh, bunları mütalaa ediyor. Onlarda tecelli eden İlahi isimleri okuyor. Kudret mucizelerini seyredip hayran oluyor, rahmet hediyelerine bakıp şükür ve hamd ediyor.

Sen küçüklüğünle beraber, bu büyük yükü yüklenmiş müstesna bir mahluksun.

Sana takılan üstün kabiliyetleri yerinde kullandığın takdirde, senin bu kısa ömrün ebedi bir saadeti meyve verebilir. Aksi halde,  ebedi bir azaba duçar olursun.

İnsan çoğu kez, kendini bilerek aldatmaya çalışıyor. Kâinatın meyvesi olduğunu, bitkilerin ve hayvanların onun hizmetine verildiğini, arza halife olduğunu bildiği halde, sıra işlediği günahlara, yaptığı isyanlara gelince, o büyük mahiyetini küçültmeye kalkışıyor.

Cisminin küçüklüğünü ölçü alıyor, ruhunun ulviyetini görmezlikten geliyor.

“Bütün âlemleri yaratan ve idare eden Allah benim gibi küçük bir varlığın küçük işleriyle mi ilgilenecek?” diyerek kendini aldatıyor. Günahlarını küçük görüp, pişmanlık duymamakla, kendi hakkında, tövbe kapısını kapama yoluna giriyor. Yirmi Üçüncü Sözde insanın bu iki ciheti çok güzel tahlil edilmiş:

“Çünki sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.”

Bu çok geniş hikmet dersinden sadece “dikkatli bir seyirci”  ifadesini, bir yönüyle, ele alalım:

İnsan, bu âlemin seyircisi. Bu seyri gözeriyle yapıyor.  Cisimleri itibariyle küçük iki yağ parçası olan gözlerinin görevi, küçükleriyle ölçüye girmeyecek kadar büyük. Dağa bakıyor, dağın; denize bakıyor, denizin, güneşe bakıyor güneşin görüntüsünü içine alıyor. Şimdi insan diyemez ki, benim gözüm çok küçük bir varlık. Onun haramlara bakmasından ne çıkar?

Gözün maddesi küçük, ama görmesi çok büyük bir hadise.

İnsanın diğer duyguları, organları, aklı, hayali, hafızası da göze kıyas edilerek aynı manada değerlendirmeli.

Bir padişahın da bedeni,  küçük bir evin en küçük odasının bir köşesinde kalır. Ama hükmü, nice şehirleri, bölgeleri hatta kıtaları kuşatır. Onun sağlam yönetimi bütün bu beldelere huzur getireceği gibi, yanlış ve sakat yönetimi de nice ocakları söndürür, nice beldeleri acılara, kederlere gömer.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...