"İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in’ikâs itibarıyla istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibarıyla içine alamaz..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İçerisinde güneşin ışıldadığı damlada ya gerçekten bir Güneş vardır ya da gerçek bir Güneş'in yansıması yani aynasıdır. Eğer gerçekten bir damlada gerçek bir Güneş'in varlığına kabul edersek, her parlak şeyde bir güneş kabul etmek zorunda kalırız. Yani aynalar sayısınca güneşler.

“Zerre” ve “zerredeki Güneş” benzetmesinde anlatılan “zerre” kendiliğinden (ilim ve kudret bakımından) bir hiç olan varlıkları; “zerrede görülen Güneş” ise zerre gibi varlıklarda görülen muhteşem ilim ve kudret tecellileridir. Zerre gibi küçük bir şeyin güneş kadar büyük işler görüyor olması, o işleri o zerrenin görmediğini gösteriyor. Belki o zerrede o işleri yapabilecek birinin muhteşem ilim, şuur ve kudretini gösteriyor.

Buna göz misali veriliyor. Gözün hayatiyetinin ve fonksiyonlarının sağlıklı bir şekilde devamı için âsaba (sinirlere, yani gözde medya gelen hadiseleri beynin görme merkezleri götüren ve görmek için gözün içindeki ve dışındaki kasların hareketliliğini sağlayan sinirlere), evride (toplar damarlara, yani hücrede meydana zehirli atıkları alıp götüren damarlara) ve şerayine (atardamarlara, yani hücrelerin oksijen, gıda ve vücudun başka yerlerinde üretilip hücrenin düzenli çalışması için gerekli maddeleri hücreye getiren damarlara) hükmünün geçmesi lazımdır.

Bu da ancak her göz hücresinin tüm beden hakkında bilgisinin bulunması ve de tüm bedene hükmünün geçmesi ile mümkündür. Aynı mantık tüm diğer beden hücreleri için, hatta tüm canlıların her bir hücresi için de geçerlidir. Her damlada bir güneş yerine gökte bir Güneşi kabul edip bütün damlalardaki güneşleri ona atfetmek gibi; her şeyde ilahî bir ilim, şuur ve kudret vehmetmek yerine her şeye alim ve kadir bir tek Allah’ı kabul etmek son derece kolay ve makuldur.

"...Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in'ikas itibariyle istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzât, yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binaenaleyh, yağmurun şemsin timsaline makes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebâtı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nurâniye-i ezeliyenin -tecelli ve in'ikas itibariyle- lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi, 'âsab, evride, şerâyin'de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba’ olamaz. Bu acip san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, her bir mürekkebatı, ulûhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba’ ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına makes olmaları lâzımdır."(1)

Atom kadar küçük bir cam parçası düşünelim. Bu küçük cam, dünyadan bir milyon üç yüz bir defa büyük olan Güneşi tecelli ile içine alabilir. Güneş kendini onda gösterir. Ama o cam parçasına iki atom büyüklüğündeki bir cam yerleşemez.

Bu harika misâlden şu hakikat dersini alıyoruz:

Zerratta ve mürekkabatta, yani atomlar âleminde ve onların bir araya getirilmeleriyle yaratılan varlıklarda görülen ilim, hikmet, kudret, rahmet gibi manalar, onların malı değildir. Yâni, bu hakikatler o varlıklar mal edilemezler. Meselâ, Allah’ın rahmet ve inayetiyle bir meyve ağacından meyveler çıkıyorlar. Güneş gibi açık olan İlâhî rahmet ve inayet o ağaçta böylece tecelli etmiş oluyor. Bir zerre kadar cam parçasının koca Güneşi içine alması gibi, rahmet ve inayet de ağaçta kendini gösteriyor. Meyveleri ağacın kendi gücüyle ve kendi merhametiyle verdiğini vehmeden bir insan, Güneş'in küçük bir cama yerleştiğini kabul etmiş gibi olur.

Bir diğer örnek olarak hücreye bakalım:

Hücre hakkında yazılan bütün ilmi eserleri bir araya getirseniz müstakil bir kütüphane olur. Demek ki, o küçük varlıkta bu kadar manalar, hikmetler saklı. Bir göz hücresini meydana getiren zerrelerin her biri bedenin bütününü dikkate alır gibi hareket eder ve vazife görür. O zerrenin böyle muhit bir ilme sahip olduğunu düşünmek de Güneşi küçük bir cam parçasına yerleştirmeye kalkışmak gibidir.

“Bu acip san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, her bir mürekkebatı, ulûhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba’ ve masdar olması lâzım gelir.”

Masdar-Menba / Mazhar-Makes

Masdar, bir şeyin sudur ettiği, çıktığı yer demektir. Menba da bir şeyin nebean ettiği kaynadığı yer manasına gelir. Bu iki terim yakın mana taşırlar. Bir araziden su çıkmışsa suyu o arazinin yaptığı söylenebilir mi? Başımızdan saçlar sudur eder, parmaklarımızdan da tırnaklar çıkar. Ama, ne saçları kafatasının yaptığını söyleyebiliriz, ne de tırnakları parmakların eseri sayabiliriz. Aynı şekilde, ağaçları bahçenin yaptığını iddia edemeyeceğimiz gibi, meyveleri de ağacın yaptığını söyleyemeyiz.

Mazhar ve makes terimlerinin de manaları birbirine yakındır. Mazhar, bir şeyin göründüğü, zâhir olduğu, açığa çıktığı mekân demektir. Makes ise bir ışığın aksettiği, göründüğü yer demek olur. Bir aynada Güneş'in aksinin görünmesiyle ayna Güneşe makes olmuş olur. Şimdi o ışığı aynanın yaptığı iddia edilebilir mi?

Üstat Hazretlerinin bu âleme "kitab-ı kâinat" demesinden hareketle, bu terimleri bir kitap sayfası üzerinde tahlil etmeye çalışalım. Kitabın bir sayfasında yer alan ilmi bir makale, müellifin ilmini göstermekle o ilme mazhar ve makes olmuş olur. İlim de bir nurdur; kendini kitabın sayfalarında göstermiştir. Lakin, ne kitabın tamamında ne de o makalede ilim sıfatı bulunmaz. Yâni, yazıya veya kitaba âlim denmez.

Bir risalede “manevi cemâlini size göstermek istiyor” ifadesi geçer. Allah’ın bütün isimlerinin ve sıfatlarının güzellikleri hep manevidir, ancak bu manevi güzellikler şehadet âlemi dediğimiz şu görünen âlemde kendilerini gösterirler. Yâni, bu âlemdeki varlıklar esmâ ve sıfatın güzelliklerine de kemallerine ayna olurlar, mazhar olurlar, fakat o güzellikler ve kemâller o aynaların malı değildirler. Sıfatlar ve isimler birer manevî güneş ise, bu varlıklar o güneşleri gösteren birer küçük cam parçası hükmündedirler.

Zerrede ilim yoktur, ama Allah’ın ilmine ayna olur. Hücrede sanatkarlık yoktur, ancak Allah’ın sanatına ayna olur. Atomda kudret yoktur, lakin Allah’ın kudretine ayna olur.

Ne ışık Güneş'in malıdır ne çiçekler bahçenin sanatı ne de bebekler annelerinin eseri. Bunların tümü Allah’ın mülkü, O’nun eseri, O’nun sanatıdır. Şu var ki, şu hikmet dünyasında o eserler bu sebeplere bağlanarak gönderilmişlerdir. Bağlar da O’nundur, onlara bağlananlar da.

Zerreleri çıplak gözle göremediğimiz için, örneklerimizi onlardan meydana gelen mürekkebattan vermeye devam edelim. Bir ağaç sayılamayacak kadar çok atomdan terkip edilmiş bir kudret mucizesidir. Üzerinde yer aldığı topraktan, kendisini kuşatan havaya, bulutları taşıyan rüzgâra, suları buharlaştıran güneşe kadar her şey ona hizmet etmekte, böylece ona kaderin tayin ettiği istidadı bütün bir kâinatın yardımıyla sünbüllenmekte ve meyveler boy göstermektedir.

İlâhî sıfatlardan sadece kudret üzerinde konuşacak olursak, ortada iki ihtimal vardır, ya bütün bu yardımlar Allah’ın sonsuz kudretiyle gerçekleşmektedir yahut ağacın kendisi sonsuz bir kudrete sahiptir ve saydığımız her şeyi kendi gücü ve kuvvetiyle kendine hizmet ettirmektedir. Bu ikinci şıkka göre o ağaç, Üstad'ın ifadesiyle “uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar” olmuş sayılır. Yâni sonsuz kudret ondan nebean doğmakta, ondan çıkmakta, ondan sudur etmektedir. Her şeyiyle sınırlı olan bir mahluka muhit ve mutlak sıfatlar isnat etmek ise aklen mümkün değildir.

"Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i ezelî'nin tecelliyat lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır."

Muhit; her şeyi ihâta eden, tecelli dairesi içine alan demektir. Mutlak ise, icraatına bir kayıt konulamayan demektir; yani, ilâhî sıfatlar icraat gösterirken onları engelleyecek, sınırlayacak bir mani bulunmaz. Allah’ın bütün sıfatları muhittir ve mutlaktır. Muhit olduğu için, o sıfatların tecellisinde az ile çok, büyük ile küçük, yakın ile uzak fark etmez.

Bu hakikat, On Altıncı Söz'de güneş misaliyle çok açık ve berrak olarak ortaya konulmuştur. Aynı örneği bir diğer unsur olan hava için de düşünebiliriz. Hava unsuru yeryüzünün tamamını kaplamıştır, bütün bitkileri, hayvanları ve insanları ihata etmiştir. O unsurun bir tek nefse nefes vermesiyle bütün nefislere vermesi arasında fark olmaz, hepsini aynı kolaylıkta nefeslendirir. Her şeyi ihâta ettiği için de yakın-uzak, büyük-küçük farkı kalmaz.

Her varlık Allah’ın sıfatlarının ihatası içindedir ve ilâhî isimler bu varlıkların hepsinde birlikte ve sonsuz bir kolaylıkla tecelli ederler. Her şey bir makes, yani ayna olur ve Allah’ın sıfatlarını, isimlerini gösterir, ilan ederler...

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...