"İ’lem eyyühe’l-aziz! Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi serîüzzeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimât, elfaz, tasavvurât gibi serîü’z-zeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak sûretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, 'Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilal vardır.' diye ifrat ve hata etmiştir. Çünkü âlemde Cenab-ı Hakk'ın sun'iyle terkip vardır. Allah'ın izniyle tahlil vardır. Allah'ın emriyle îcad ve îdam vardır."

يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ * وَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ (1)

“Eşyada esas bekadır, adem değildir.”

Varlıkların, ademden yani yokluktan kurtarılıp vücûda getirilmeleri gösteriyor ki, eşyada esas bekadır, devamdır. Yâni, hiçbir şey yok olsun diye yaratılmaz, zâten yok idi hiç yaratılmaz, yoklukta bırakılırdı.

Yaratıldıktan sonra varlığının devam ettirilmesi de bir nevi bekadır. Vazifesini yapıp bu dünya sayfasından silinme zamanı geldiğinde de yine yokluğa gitmez. “Ancak sûretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla adem-i mutlaka gitmezler.”

Başka şekillere girerek, farklı görevler üstlenerek, hâfızalarada ve levh-i mahfuzda suretlerini bırakmakla ve yaptıkları tesbihlerin âlem-i misâlde temsil edilmesiyle bir bakıma bekaya mazhar olurlar.

“Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vakıf olmuş ise de vuzuhuyla vakıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, 'Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilal vardır.' diye ifrat ve hatâ etmiştir.”

Bazı bilim adamlarının “Var olan şey yok olmaz, yok da var olmaz.” şeklindeki ifadeleri bu sırra bir derece vakıf olduklarını göstermekle birlikte, bu bilgi tam ve açık değildir. Zira, onların bir kısmının bu sözden maksatları maddeye ezeliyet vererek yaratılışı inkâr etmektir. Yani, “Madde halden hale girmekle varlıklar ortaya çıkıyor ve bir süre sonra bir başka hale dönüşmekle de ortadan kayboluyorlar. Ama o varlıkların temel taşları olan madde yok olmuyor, o maddeden bu defa başka varlıklar ortaya çıkıyor.” diyorlar. Böylece hiçbir şeyin yok olmadığı gerçeğini ifrat ile başka bir şekle dönüştürmüş oluyor ve hata ediyorlar.

Maddenin ezelî olamayacağı bugün fenni olarak da ispat edilmiş bulunuyor. Fizikçilerin şimdi geldikleri nokta, maddenin enerjiden doğduğu ve enerjinin kesifleşmesiyle ortaya çıktığıdır. O halde bu adamların şimdi “Madde ezelidir.” sözünü “Enerji ezelidir.” şekline çevirmeleri gerekiyor. Enerji ise kendiliğinde ortaya çıkmış bir kuvvet değil, Allah’ın kudretinin bir tecellisidir. Allah’ın zâtı gibi kudreti ve diğer sıfatları da ezelidir. Bu kudret tek başına müstakil bir kuvvet gibi olmayıp beraberinde hayat, ilim ve irade sıfatları da vardır. O halde, bir sıfatı hayat olan Allah, mahlukatı yaratmayı irade ettiğinde kudretiyle onları var etmektedir. Bu var etme ise yoktan değildir, yani “yokluk” diye hayali bir şey düşünüp eşyanın ondan yapıldığını vehmetmek yanlıştır. Eşyanın yoktan yaratılması “yok iken var edilmeleri” manasınadır.

Nur Külliyatında eşyanın yokluğa gitmedikleri, daire-i kudretten daire-i ilme geçtikleri ifade edilmekle, yine eşyanın yokluktan gelmediği, ilim dairesinden kudret dairesine geçtikleri de nazara verilmiş oluyor.

On Birinci Söz’de hayat için “sıfat ve şuun-i İlâhîyenin bir mikyası” denilmesinden hareket ederek, bu hakikatin küçük bir misâlini kendi eserlerimizde de seyredebiliriz. Meselâ, bir cümleyi önce zihnimizde şekillendiririz. Böylece o cümle var olmuş olur. Ancak, bu cümlenin taşıdığı mananın başkalarına da bildirilmeyi istediğimizde onu yazarız yahut konuşuruz. Böylece cümlemiz ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş olur.

O halde, yaratılan her şey yokluktan gelmeyip, Allah’ın ilminde nasıl takdir edilmişlerse, irade ve kudret sıfatlarının icraatıyla o şekilde varlık âlemine geçmektedirler. Buna göre, eşya yok iken Allah’ın irade ve kudretiyle var ediliyorlar, yoksa yok olan bir şey kendi kendine var oluyor değil.

“Âlemde Cenâb-ı Hakk'ın sun'iyle terkip vardır. Allah'ın izniyle tahlil vardır. Allah'ın emriyle îcad ve îdam vardır.”

Kâinat kitabında elementler birer harf görevi yaparlar. Her şey bu harflerin belli tertiplerle bir araya getirilmesiyle yazılır, yaratılırlar. Bir kitaptaki yazıları, harflerin ezeli olduğuyla açıklamaya çalışmak boşuna bir çabadır ve aldanmaya zorlanmaktan başka bir şey değildir.

Kâinat kitabındaki bir cümleyi, meselâ insan bedenini, elementlerin yazdıklarını iddia eden kimsenin, o elementlerin “bu cümleyi ezeli ilimleriyle önceden bildiklerini, onu yazmaya karar verdiklerini ve birbirlerine yardım ederek bu cümlenin ifade ettiği manaya göre şekillendiklerini” kabul etmesi gerekir.

Biz de Necip Fazıl merhum gibi, “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak.” diyerek tek çıkar yolu gösteriyoruz. O da Üstadımızın beyan ettiği gibi, “eşyanın daire-i ilimden daire-i kudrete geçmekle var oldukları ve yine daire-i kudretten daire-i ilme geçmekle de bu âlem sayfasından silindikleri” hakikatine inanmaktır.

Bu silinme gerçek manada bir yok olma değildir. Üstad'ın “Adem-i mutlak zâten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit var.” sözü yok olmanın da mutlak değil, kayıtlı ve surî olduğunu ortaya koyuyor. Yine yazı örneğimize dönelim:

Yazılan bir cümle silindiğinde mutlak manada yok olmuyor, ancak sayfadaki varlığı ortadan kaldırılmış oluyor. Katibin ilmindeki varlığı ise devam ediyor.

Önemine binaen maddenin ezeliyeti konusunda Nur Külliyatında geçen çok önemli bir tespit üzerinde de biraz duralım:

Ben konuyu mana olarak ifade etmeye çalışacağım. Üstat Hazretleri eşyanın hadis ve fâni olmasını yâni sonradan meydana gelip bir süre sonra ortadan kaybolmasının Allah’ın sıfatlarını ezeliyetine delil oluğunu beyan ediyor. Güneşe karşı cereyan eden bir nehrin üzerinde teşekkül eden kabarcıkların Güneş'in varlığını göterdiğini, sönüp gittiklerinden arkalarından gelen kabarcıkların da öncekiler gibi parlamalarının ise Güneş'in bekasına delil olduğunu nazara veriyor.

Allah’ın zâtı ezelî olduğu gibi sıfatları da ezelidir. Mahlukatın ise hem kendileri hem de sıfatları sonradan yaratılmışlardır, her ikisi de hadistirler.

“...Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hadiseden tecerrüd etmediğinden hudüsu muhakkaktır.”(2)

Bilindiği gibi, bir şey hadis ise yani sonradan meydana gelmişse onun sıfatları, özellikleri de hadistir, sonradan verilmişlerdir. Bir şeyin sıfatının hadis, kendisinin ezeli olması düşünülemez.

Bu kaideye göre, maddenin değişme göstermesi, bu değişme ile yeni sıfatlar kazanması, bu sıfatların da bir süre sonra ortadan kaybolmaları gösteriyor ki, madde ezeli değildir. Şu ayet-i kerîme bu mananın da en güzel beyanıdır:

“...Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O’ndan) nasıl çevriliyorsunuz?” (En’am, 6/95)

Ölü maddelerin hayata kavuşmaları yeni bir sıfata bürünmeleri demektir. Bu sıfat hâdis de hâdistir (sonradan olan) o maddeler de. O canlının daha sonra ölümü tatmakla ortadan kaybolması da gösteriyor ki, o canlının kendisi gibi onu meydana getiren madde de fânidir. Hâdis ve fani olan ise ezeli olamaz.

Ölü yumurtadan canlı civcivin çıkması, ondan da ölü yumurtanın çıkması gibi, ölü kâinattan insanın yaratılması, insanın da ölüğünde bedeninin yine elementlere dönüşmesi bunun sadece iki misâlidir. Böyle sonsuz denecek kadar çok misâl ispat ediyorlar ki, varlıklar hâdis ve fâni oldukları gibi onları meydana getiren maddeler de hâdis ve fânidirler. Her şey Allah’ın ezeli kudretiyle yaratılmakta ve ölümleriyle de yine O’nun ilminde varlıklarını devam ettirmektedirler.

“Var olan yok olmaz, yok olan var olmaz.” sözünü materyalizm namına söyleyenlerin aldandıkları çok önemli bir nokta da yaratılışı sadece madde eksenli olarak düşünmeleridir. Gördüğümüz eşyanın yaratılmaları maddenin terkibiyle, terbiye görerek halden hale geçmesiyle gerçekleşiyor. Bu tarz yaratmaya "inşa" deniliyor. Kâinat altı devrede inşa edilerek bu hali aldığı gibi çekirdekler, yumurtalar, nutfeler âlemi de yine inşa yoluyla ağaç oluyor, kuş oluyor, insan oluyorlar. Ancak, yaratmanın bir diğer şıkkı daha var: "İbda".

"İbda"da eşya zamansız ve maddesiz olarak yaratılırlar. Belli bir sürenin geçmesi söz konusu değildir. Bu iki tarz yaratılışın da en açık örneği insanın yaratılışında kendini gösterir. Beden dokuz ayda dünyaya gelirken, daha sonra da büyümesini ve gelişmesini sürdürürken, ruh bir anda yaratılır. İnsan ana rahminde, yaklaşık, dört aylık bir sürede bir nevi bitki hayatı sürer gibi, sadece beden hanesinin inşası gerçekleşirken, o bedene ruh ilka edilmesiyle bir anda insan hayatına geçilir.

Meleklerin yaratılmaları da ibda iledir. Okunan mübarek bir kelamdan bir anda melek yaratılması, suyun ve toprağın çiçek olmasına hiç benzemez. Bu ikincisinde zaman söz konusudur, kademeli bir yaratma gerçekleşirken, birincisinde yaratma bir anda tahakkuk eder.

Konunun bir başka önemli noktasına da Nur Külliyatında yer verilir ve inşa ile yaratılan mahlukatın da birçok özelliklerinin yine yoktan yaratıldığına dikkat çekilir.

Meselâ, insanın bedeni inşa ile yaratılmakla birlikte, simasının şekli, parmak izi gibi çok özellikleri yoktan yaratılmıştır.

“Bir baharda, üç yüz bin envâ-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı 'Yoğu var edemez.' diyen adam, yok olmalı!”(3)

يَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ * وَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe.
(2) bk. age., Nokta.
(3) bk. Lem’alar, Yirmi Üçüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

nurcu56

Tasavvurların Sevabı veya Günahı Var mı?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

İyi niyetler ve tasavvurlar mükafat olarak karşılığını alacaklar. Fakat kötü niyet ve tasavvurları Allah fiiliyata dönüştürmedikçe, fazlından ve rahmetinden cezalandırmıyor. Ama kayıt altına alınıyorlar, muhafaza olunuyorlar. Zaten mutlak adem diye bir şey yok ki, bir şey oraya atılsın. Her şey; iyi veya kötü kayıt ve muhafaza altına alınmış ve alınıyor.

Allah her muhafaza altına aldığı şey ile bizi cezalandıracak olsa kimse ateşten kurtulamaz. Bu yüzden her kayıt altına alınan şey ile mücazat yoktur. Hele bu, düşünce ve niyette kalmış ise; yani tatbik sahasına çıkmamış ise, Allah zaten bunları af ediyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Bugünkü bilim tam olarak neyi biliyor neye de vakıf değil?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Ağzımızdan çıkan kelimeler, hatta zihnimizden geçen düşünce ve tasavvurlar, aslında zeval ile yok olmuyorlar. Sadece varlık formatlarını ve sınıflarını değiştiriyorlar.

Mesela; ağzımızdan çıkan “Allah” kelimesi misal aleminde (İmaj Alemi) değişik bir şekle ve formata girerek varlığını farklı bir boyutta devam ettiriyor. Bunun gibi bizim tam idrak edemediğimiz bir çok varlık boyutları ve varlık biçemleri vardır. Böyle kelime ve tasavvur gibi zayıf vücut mertebeleri bekaya mazhar oluyor ise, insanın ruh ve ceset gibi sağlam varlık boyutları elbette bekaya mazhar olacaklardır.

Fen ilimleri, ağızdan çıkan kelimelerin ya da evrendeki bütün seslerin yok olmadığını, uzay boşluğunda varlıklarını devam ettirdiklerini kabul edip idrak etmişler ise de, tam bir netlikte ve etraflı bir ispat şeklinde vakıf olamamışlardır.

Allah’ın “Hafiz” ismi kainattaki her şeyi kayıt altına alıp muhafaza ediyor. Hiçbir şey mutlak anlamda yok olmuyor, sadece boyut ve format değiştiriyor.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

Hilkatte idam ve adem var mıdır?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Adem, kelime olarak yokluk, olmama, bulunmama anlamlarına gelir. Varlığın zıddı anlamında kullanılır. Adem ve yokluk, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki nevidir.

Mutlak Adem: Ebedi ve ezeli olarak olmamak, bulunmamak anlamındadır ki, böyle bir yokluk mümkün değildir. Zira ezeli ve ebedi Vacibü'l-Vücud olan Allah mutlak yokluk kavramına müsaade etmez. Nasıl ışık ile karanlık aynı anda, aynı mekanda bulunması imkansız bir şey ise, mutlak yokluk ile mutlak varlıkta beraber bulunamazlar. Allah varsa, yokluk yoktur. Allah da ezeli ve ebedi olarak var olduğuna göre, mutlak anlamda yokluk diye bir şey söz konusu olamaz.

Üstad Hazretleri bu meseleyi şu şekilde izah ediyor:

"..."Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın."(1)

Mukayyet Adem: Bir şeyin ayan-ı sabit noktasından, yani Allah’ın ezeli ilminde ilmi bir vücut şeklinde var olduğu halde, henüz harici bir varlık kazanamamış haline denir. Bu yokluk izafidir. Yani maddi ve kevni alemde olmayan bir şey, başka bir boyut ve başka bir varlık sahasında bulunabilir. Mesela Allah’ın ilminde ilmi bir vücut ile bulunduğu halde, harici ve maddi alemde olmayan bir şeye mutlak yok denilemez.

Üstad Hazretleri bu manayı şu ibareler ile izah ediyor:

"Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik "a'yân-ı sâbite" tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."

Hilkatte adem-i mutlak yoktur; sadece izafi ve nispi anlamda bir yokluk vardır ki buna da hakiki anlamda yokluk denilmez.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Aladdin abiye bir gün herkes teşekkür edecek. Böyle fehm, nadir görülüyor. Allah onu korusun

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Ey kardeş bil ki, eşyada asıl olan şey, ‘Beka'dır. Hattâ seyyal ve seri-üz zeval olan şeylerin dahi, (kelime ve tasavvurat gibi) birer başka mevzileri olup zevalden masûn kalmak için oralara tahassun ederler, ancak surette tetavvur ediyorlar.(Yani tavırdan tavra giriyorlar.) Hattâ öyle ki, bütün eşya, herbirisi birer şey-i âherin hıfzı için âdeta vazifedardır; Ya o şeyin tamamını alır, hıfzeder, (nuranî şeyler gibi) yada, o şeyin bir tarafını alıyor ve kemal-i ihtimam ile onu şeffaf kalblerinde yerleştirmek için sür'atle koşuşuyorlar. 

 

İşte hikmet-i cedide, bu sırrı (birazcık) düşünüp anlamışsa da, mücmel düşünmüştür. Bunun içindir ki; o hikmet, ifrat ile hata edip demiş ki: “(Kâinatta) adem-i mutlak yoktur, ancak bir terekküb ve inhilal vardır.” Hâşâ! Belki Cenab-ı Hakk'ın san'atıyla bir terkibdir ve izniyle bir tahlildir ve emriyle bir icad ve idamdır. 

 

 يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَاءُ   وَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ

 

Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...