Block title
Block content

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Hâlıkın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır..." devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Hâlıkın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır."

Allah’ın birliğini gösteren aynaların ve delillerini okutan sayfaların pek çok çeşitleri olmasını iki yönden ele alabiliriz. Birisi; farklı isimlerin tecellilerinin aynı merkeze bakmaları ve aynı gayeye hizmet etmeleri Allah’ın birliğini gösterirler. Burada çeşitlilik esma tecellileri için söz konusu olmuş oluyor.

İkinci bir mana ise; her ismin tecellilerindeki çeşitliliktir. Bir ismin birbirinden çok farklı tecellileri olabilir. Ama bütün bu farklılıklar, o ismin tecellisi olmakta birleşirler ve Allah’ın birliğini ilan ederler.

Birer örnekle açıklamaya çalışalım:

Allah bütün âlemleri yaratmış ve terbiye etmiştir. Hâlık ve Rab isimlerinin bu tecellileri Allah’ın birliğine ayna olurlar. Yani bir mahluku yaratan ve terbiye eden kim ise, bütün mahlukları terbiye eden de O’dur. Zira, bu terbiye fiilinin içinde birbirinden farklı çok isimlerin tecellileri vardır. Mesela, o yaratılan mahluk hayat sahibi ise onda Muhyi ismi, Basir ismi, Semi ismi, Şafi ismi gibi çok isimler tecelli ederler. Bu isimlerin tecelli daireleri, suya atılan bir taşın etrafında teşekkül eden daireler gibi birbiri içine dahil olmuşlardır. Bunları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Yani, yaratanla terbiye eden, terbiye edenle hayat veren, hayat verenle görme ve işitme duygularını ihsan eden ancak Allah’tır, bunların başka başka İlahlara isnat edilmeleri aklen de mümkün değildir.

Allah, insanı kâinata en mükemmel bir meyve olarak yaratmayı irade etmiş ve halife olacağı arz küresini onun istifadesine en uygun biçimde yaratmış, tanzim ve terbiye etmiştir. Bu farklı mahluklarda hedef ve gaye birliği vardır. Bu birliği, güneşle göz arasında, atmosferle akciğer arasında, gıdalarla rızıklar arasında açıkça gördüğümüz gibi, insanın hizmetine verilen mahluklarda da aynı manayı okuyabiliyoruz. Öküzün kuvveti, atın sürati, arının balı, ağacın meyvesi, çiçeklerin renkleri hep insana bakmakta, ona göre yaratılmakta, şekillenmekte, terbiye görmekteler.

Bunların hepsi Allah’ın mahlukları, O’nun askerleri, O’nun memurlarıdırlar. Ve bunların yaratılmaları farklı fiillerle gerçekleştiği gibi, bu farklı fiillerden de yine farklı isimler tecelli ederler. “Bütün güzel isimler Allah’ındır” dersini veren ayet-i kerime bütün bu isimlerin müsemmasının Allah olduğunu ders vermekle O’nun birliğine, bütün bu tecelliler adedince şahitler olduğunu her akl-ı selim ve kalb-i mümine açıkça göstermektedir.

Öte yandan, her bir ismin birbirinden çok farklı tecellileri vardır. Bu tecelliler de o isimde birleşir ve “Hâlık’ın vahdetine” ayna olurlar. Örnek olarak, Muhyi (hayat verici) ismini ele alalım. Şu cansız küreler, şu hayatsız elementler bir fabrikanın çarkları gibi bir araya getirilmişler ve o kâinat fabrikasından canlı varlıklar çıkmıştır. O halde, bir küçük böceğe, bir yavru kelebeğe, bir koyuna, bir aslana, bir küçük balığa, bir balinaya ve daha sayamayacağımız bütün canlılara hayat veren ancak Muhyi olan Allah’tır. Burada bir böceğin hayatıyla bir timsahın hayatı, Muhyi isminin farklı birer tecellisi olmakta birleşirler. Birine hayat veren kim ise, diğerine veren de O’dur.

Aynı şekilde, bir serçeyi, bir deveyi, bir arslanı, bir ceylanı ve nihayet bir insanı kim rızıklandırıyorsa, rızka muhtaç bütün canlıların rızkını da O vermektedir. Rızıkları çeşitli, sindirim sistemleri farklı, mide yapıları birbirinden ayrı bu kadar canlıdan birinin Rezzak’ı tümünün de Rezzak’ıdır.

Üstadın ifadesini rızık yönünden ele aldığımızda, rızkın “pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır” gerçeğini bütün rızıklarda birlikte okur ve hepsinin Rezzak olan Allah’ın birer ihsanı olduğunu tasdik ederiz.

"Binaenaleyh bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur."

Allah’ın bu kâinat fabrikasında muhtaçlara rızık yarattığını, bir kuzunun otlamasında seyrettik mi, bunu bütün canlılara ve rızıklarına da teşmil eder ve Rezzak isminin tecellisini bütün canlılar âleminde en geniş bir dairede seyredebiliriz.

Diğer esma tecellileri de aynı şekilde düşünülebilir.

"Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini  istilzam etmez."

Görünmeme olayı, daha çok, İlahi hikmet için söz konusu olabiliyor. Bütün canlılarda Rezzak isminin tecellilerini rahatlıkla okuyabildiğimiz halde, bütün musibetlerde ve bütün hadiselerde Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini ve rahmetini aynı kolaylıkla seyretmemiz mümkün olmayabiliyor. Zira, hastalık ve musibet gibi bir takım hadiselerin güzellikleri neticeleri itibariyledir, Üstadın ifadesiyle bunlarda “hüsn-ü bilgayr” söz konusudur. Ama biz bir canlıya hayat ihsan edilmesini, göz, kulak gibi organların takılmasını,  havadan suya, semadan arza her şeyin onun imdadına koşturulmasını birer rahmet ve hikmet tecellisi olarak değerlendirdiğimizde, o canlının maruz kaldığı bir musibeti yahut hastalığı da aynı rahmetin ve hikmetin bir başka tecellisi olarak görme durumundayız. Bunun görülmemesi bazen o canlıda kendini gösteren bütün rahmet ve hikmet tecellilerinin de görülmemesini netice verebiliyor. Üstadımızın o güzel misaliyle konuşalım:

“Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur...” Lem’alar, On Üçüncü Lem’a

Bunun çok misalleri var. Ben sadece,  kalp ameliyatlarıyla ortaya çıkan bir hikmeti hatırlatmakla yetineceğim. İnsanların parmak izleri gibi vücut yapıları, dokuları da birbirinden farklılık gösteriyor. Doku uyuşmazlığı olunca kalp ameliyatlarında bir hastaya bir başkasının damarını eklemeniz mümkün olamıyor. Bu durumda, o hastanın bacak kısmında tâ Adem babamızdan beri bütün insanlarda bulunan, ama bu güne kadar hikmeti bilinmeyen yedek damarları alıp, tıkanmış damarlarla değiştirmek mümkün oluyor. Şimdi, bu ameliyatların yapılmadığı önceki asırlara gidelim. Doktorlarımız bu yedek damara bir mana verememişler, ama bedenin bütün organlarındaki, hücrelerindeki, hatta atomlarındaki hikmeti çok iyi bildiklerinden, “Bunların da mutlaka bir faydası, bir hikmeti vardır;  ama bilim henüz o noktaya erişememiştir.” demekle yetinmişlerdi. O gün böyle diyenler bugün haklı çıktılar.
O asırlarda, birisi de kalkıp deseydi ki, “Madem bu damar buraya gereksiz konulmuş, o halde bedenin bütün organları hikmetsizdir.”

İşte bu adam “sinek kanadını gözünün üstüne koyup dağı inkâr eden adam” gibi olurdu.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...