"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?" Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kâfir, bu dünyada farkında olmadan Allah’ın kâinat sahifesinde sergilemiş olduğu ilim ve sanatları keşfedip insanların nazarına arz ediyor. Allah’ın sanat ve eserlerinin ne işe yaradıklarını ve faidelerini haberi ve şuuru olmaksızın düzenletip ilim şekline sokuyor.

Mesela, botanik ilmi altında nebatat alemini insanlara tanıtıp ilan ediyor. Tabi bunu yaparken Allah için değil, kendi cüzi menfaat ve faydası için yapıyor. Ama sonuçta o eser ve sanatları da ilan etmiş oluyor.

Potansiyel olarak arzın altına ve üstüne istif edilmiş büyük nimetleri tatbik sahasına çıkararak, Allah’ın ihsan ve ikramlarını da ilan ve izhar etmiş oluyorlar. Madenler, uzaydan faydalanacak cihazların icadı buna örnek olarak gösterilebilir.

Saat nasıl kendinin ne iş yaptığını ve ne fayda verdiğini bilmeden şuursuz olarak büyük bir hizmet veriyor; aynı şekilde kâfirler de saat gibi Allah için çalıştıklarının farkında değillerdir. Şuursuz ve haberleri olmadan önemli ve büyük bir hizmet veriyorlar.

Allah, kâfirlerin bu hizmetine karşılık olarak dünya nimetlerini onlara musahhar ettiği gibi, küfürlerinin cezasını da peşin olarak vermeyip ahirete saklıyor. Dünyada galip olup mükafat görmeleri bu hizmetlerinin karşılığıdır. Halbuki iman edip Allah’a kul olsa idiler, her iki cihanda da bahtiyar ve mesut olurlardı.

"İ’lem Eyyühe’l-Aziz! Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?"

"Evet o kâfir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hak’ça nev’-i beşere takdir edilen ni’metlerin tezahürüne -şuuru olmaksızın- hizmet ediyor. Ve güzel masnûat-ı İlâhiyenin mehâsinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet-i san’at-ı İlâhiyeye nazarları celbediyor. Ne fâide ki farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma vakitleri bildirmek gibi nev-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükâfatını görür."(1)

Birinci cümlede kâfirlerin bu dünya hayatına “kasden ve bizzât teveccüh” ettikleri nazara veriliyor. Müminler de dünyaya teveccüh edecekler, ondan meşru dairede istifade edeceklerdir ve ediyorlar. Ancak, onların dünyaya bağlanmaları “kasden ve bizzat” değil, ahirete tarla olması, ebedî saadetin burada kazanılması cihetiyledir. Dünya nimetlerine bakışta da bu farklılık kendini gösterir. İnanmayan bir kişinin bir meyveye bakışı kasden ve bizattır, yani esas maksadı o nimetten faydalanmaktır, o nimete bizzat nazar eder, onun faydaları, taşıdığı vitaminler, tadı ve kokusu gibi onun hoşuna gidecek özellikleri sebebiyle o meyveye bakar. Mümin de meyveye bakar, onu sever ve ondan istifade eder, ama onun bakışı meyvenin bizzat kendine değildir, onu Allah’ın bir ihsanı ve ikramı olarak görür. Böylece onun kalbi nimete bağlanmaz, onu verene teveccüh eder. Yani, müminin meyveyi sevmesi “kasten ve bizzat” değil, Allah sevgisine ve şükre vesile olması cihetiyledir.

Bu ulvî manalardan uzak olarak dünyaya dünya için teveccüh eden kâfirlerin bu nankörlüklerine hemen ceza verilmemekte, azapları ihmal edilmekte, iman ve itaat yoluna girmeleri için bir fırsat tanınmaktadır. Dünyaya çalışmalarının neticesi olarak maddî yönden terakki etmekte ve bir takım başarılara ulaşmaktadırlar.

Üstat Hazretleri bunun hikmetini, o inançsız kişinin “kendi terkibiyle, sıfatıyla” yani “müktesebat” dediğimiz bilgi, görgü ve tecrübesiyle İlâhî nimetlerin “tezahürüne hizmet” etmiş olması şeklinde açıklıyor.

Bütün hayırlar Allah’ın elindedir. Fen sahasındaki buluşlar ve başarılar da Allah’ın bir ihsanıdır. Şu var ki, bunların bulunması kulun çalışmasına bağlanmıştır. İnsanın, bilgi ve gayretini belli bir konuda yoğunlaştırması fiili bir dua olur ve Cenab-ı Hak o duayı kabul ile o bilim adamının kalbine ve dimağına bu konuda bir ihsanda bulunarak onu bir keşfe, bir buluşa muvaffak kılar. Bu adam eğer Allah’ı biliyorsa ve başarısını O’nun bir ihsanı olarak kabul ediyorsa bunun karşılığını hem dünyada hem de ahirette görür. Dünyada başarısına karşılık maddi imkanları artar. Ahrete bakan yönüyle de insanlara yaptığı bu hizmeti bir nevi sadaka olur.

Şayet, o kişi Allah’a inanmamışsa yaptığı hizmet, bir saatin insanlık alemine yaptığı hizmete benzer. Saat insanlara vakti bildirme hizmetine karşılık ahirette manevî bir mükâfat görmeyeceği gibi, bu adam da göremez. Sadece dünyada edindiği maddî menfaat ile baş başa kalır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...