"İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlât-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsaddır." devamıyla izah?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İ’lem Eyyühe’l-Azîz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlât-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gınâ-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mîzandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcât, envâ-ı niâm ve ihsanâtına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını “Estağfirullah” ve “Sübhanallah” ile ilân etmektir.

“İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur.” cümlesinde geçen kusur kelimesi, kasır olma, noksan olma, eksik olma demektir; hata veya günah manasında değildir. Her günah kusurdur ama her kusur günah değildir. İnsanın kusur ciheti, “yorulması, unutması, uyuması, hastalanması, mekâna ve zamana bağlı olması, iradesinin cüzi olması” gibi noksanlıklarıdır. İnsan bu noksanlıklarıyla Allah’ın bütün sıfatlarının ve esmâsının kemaline ayna olur.

Aynı şekilde, insan sonsuz acziyle Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz fakrıyla da O’nun nihayetsiz zenginliğine ayna olur.

Bir cama baktığımızda sadece onun maddesini görürüz, ama arkasına renkli bir bez koyduğumuzda onda kendimizi seyredebiliriz. O renkli tabaka o camı ayna haline getirmiştir. Camın arkasına koyduğumuz tabaka ne kadar koyu olursa, ayna o kadar parlak olur. Sarı bir tabakaya nazaran siyah bir tabaka aynayı daha fazla parlatır.

İşte mahlûkatın İlâhî isimlere ayna olmalarında da buna benzer bir durum vardır. Bir mahlûk ne kadar noksan olursa Allah’ın kemalini o kadar parlak gösterdiği gibi, ne kadar fakir olursa İlâhî rahmete o kadar fazla ayna olur, keza ne kadar aciz olursa Allah’ın kudretini o kadar güzel, o kadar mükemmel gösterir.

İşte insanın, kendi mahiyetindeki bu kusur, acz ve fakrın şuurunda olması ubudiyetin esasıdır. Yani bir kul bu üç konuya ne kadar fazla vakıf olursa, enaniyetten o kadar uzaklaşır, ubudiyet görevini o kadar hassas ve mükemmel yerine getirir.

Nefsini kusursuz, güçlü ve zengin vehmeden kimseler ubudiyetten uzaklaşmakla firavunun yoluna girmiş olurlar.

Bu üç cihette, padişahla hizmetçisi arasında kayda değmeyecek kadar küçük bir fark vardır. Her ikisi de acıkırlar, uyurlar, hasta olurlar. Sabahı her ikisi de bekler, baharı her ikisi de gözlerler. Her ikisi de nefes alırlar ve kanları İlâhî rahmetle temizlenir. İkisi de ihtiyarlar ve nihayet ikisi de ölürler, bedenleri bir süre sonra ortadan kaybolur, elementlere inkılap ederler.

Dokuzuncu Söz’de “tesbih, tekbir ve hamd”in namazın çekirdekleri olduğu ifade edilir ve insanın aczi, fakrı ve naksı ile bu zikirler arasındaki yakın ilgi harika bir şekilde nazara verilir. İnsan namaz boyunca her tesbihte Rabbinin celâl ve azametiyle birlikte kendi aczini de hatırlar. Keza her hamd edişinde Allah’ın rahmetiyle birlikte kendi fakrını da ilan etmiş olur. Yine, her tekbir getirdiğinde Rabbinin sonsuz kemalini ve kendisinin sonsuz noksanlığını birlikte yad eder.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yükleniyor...