"İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyat içerisine düşüp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir..." Devamıyla izah?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Büyük resmin bir noktasına kilitlenmek ve sadece orada bakış yoğunluğu oluşturmak, büyük resimde anlatılan ana konudan uzaklaşmaya sebep olur. Büyük resmi ve onun ana mesajını anlayabilmek için, resmin bütününe de bakmak gerekiyor. Yani resmin küçük bir bölgesine odaklanıp kalmak, resmin genelindeki manadan uzaklaşmak anlamına gelir.

İnsan sürekli basit ve önemsiz şeylerle meşgul olur, ara sıra kafasını kaldırıp kainat kitabına bakmaz, oradaki muazzam işleri temaşa etmez ise, Allah’ın kainattaki mutlak tasarruf ve idaresini göremez; neticesinde küçük ve önemsiz gördüğü şeyleri sebeplere verme riski ile karşı karşıya kalır. Sapkın Mutezile imamlarının "Allah küçük ve basit şeylerle meşgul olmaz." demelerinde de bu bakışın etkisi vardır.

Mesela, balı arıdan, sütü inekten, yumurtayı tavuktan bilir. Halbuki bal, süt ve yumurta gibi rızıkların harika birer sanat ve eser olduğunu anlamak için, başını kaldırıp güneşin arıya yol gösteren bir lamba, inek ve tavuğu ısıtan bir soba olduğunu da görmesi gerekir ki şirke ihtimal vermesin. Gerçekten bir yumurtanın oluşması bütün kainatın bir fabrika gibi çalışmasına vabestedir. Sadece yumurta ve tavuğa dikkat kesilen bir insan, yumurtanın tavuk tarafından yaratıldığı fikrine kapılabilir.

Düşük yoğunlukla düşünen insanlar, cüzi şeyler üzerinden Allah’ın büyüklüğünü anlayamazlar. Bu yüzden ara sıra kafasını kaldırıp kainatın geneline ve unsurlara da dikkat kesilmesi gerekiyor. Çünkü Allah’ın azamet ve büyüklüğü en güzel mecmu kainatta ve unsurlar üzerinde görülür...

"İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyat içerisine düşüp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz'înin en büyük bir sebepten sudûruna cevaz veremez. Meselâ, cüz'î rızkını bazı esbaba isnat edebilir. Fakat menşe-i rızk olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızıkla dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah'tan maadâ kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanaati hasıl olur."

"Ve keza, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnat edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbâü'l-Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vakıf olduğun zaman anlarsın ki, kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden, ancak leyl ve neharı birbirine kalbeden Fâtır-ı Hakîm'dir..."(1)

İnsanın iradesi cüz’idir; bir anda iki şeyi birlikte irade edemez. Aynı şekilde, nazarı da cüzidir; iki konuyu birlikte düşünemez. Düşündüğümüz şeyler de küllî veya cüzî olabiliyor; yani bir canlı türü üzerinde düşünebildiğimiz gibi, onun bir tek ferdi üzerinde de düşünebiliriz. Meselâ, bir tek meyveye baktığımızda bizim nazarımız da cüzidir, o meyve de kendi nevinin cüzi bir ferdidir. Biz bu durumda cüzi nazarımızı cüz’i bir şeye sarf etmiş oluruz.

Üstadımız bu derste bizi şu noktada ikaz ediyor: Siz bir rızkı, bir çiçeği, bir ağacı yahut organlarınızdan birisini, meselâ gözünüzü tek başına düşündüğünüzde nefis ve şeytan sizi aldatabilir. Onlara aldanarak o cüzi şeyin sebeplerden geldiği ve onların eseri olduğu vehmine kapılabilirsiniz.

Böyle bir tehlikeye düşmemek için nazarımızı, meselâ göz konusunda, şöyle küllileştireceğiz:

Bütün insanların ve bütün hayvanların gözlerini kim yaratmışsa, benim gözümü yaratan da O’dur.

Bu konu İkinci Şuâ’da detaylı olarak ele alınmıştır. O dersin başında “Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder.” buyruluyor; tefekkür ederken eşyayı tek olarak değil, tevhid ederek yani bir türün bütün fertlerini, yahut bir özelliğe sahip bütün varlıkları birlikte nazara almamız halinde “cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî”nin tezahür edeceği, yani net olarak görüleceği ders veriliyor. Bu küllî tefekkür için de üç örnek veriliyor: Rızık, şifa ve hidayet.

Bu üç örnekten ikisi bu derste de verilmiş bulunuyor.

“Evet, cüz’îyat içerisine düşüp cüz’îlere hasr-ı nazar eden, o cüz’î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev’e ve umuma baktığı zaman, edna bir cüz’înin en büyük bir sebebden sudûruna cevaz veremez.”

İnsan cüz’i rızkını tek olarak düşündüğünde onu bazı sebeplere isnat etme hatasına düşebilir. Ama, o rızkın ancak ölmüş arzın baharda yeniden dirilmesiyle, güneşten buluta ve rüzgâra kadar çok şeyin yardımıyla gerçekleştiğini düşündüğünde o rızık cüz’i olmaktan çıkar. “Bütün bu sebepleri yaratan kim ise benim rızkımı veren de O’dur.” demeye nefis mecbur olur. Yemeğini yerken de bir buçuk milyonu aşkın canlı türünün her bir ferdinin kendi rızkından istifade ettiğini hayalen nazara aldığında düşüncesi cüz’ilikten çıkar, bütün canlıları kim rızıklandırıyorsa ben de Onun misafiriyim, benim rızkımı da O veriyor der.

Bahçesindeki bir meyve ağacına bakan kişi “Bizim ağaç bu yıl şu kadar meyve verdi.” der. O ağacı bir meyve fabrikası olarak planlayan ve bütün bir kâinatı onun yardımına koşturan Rabbini unutarak meyveleri ağaçtan bilme hatasına düşebilir. Dünyanın her tarafındaki her çeşit meyve ağacının verdikleri sayısız meyveleri birlikte düşündüğünde ise bu gafletten kurtulur, “Bütün bu meyvelerin yaratıcısı, sahibi, sanii kim ise benim ağacıma meyve verdiren de O’dur.” der.

İkinci Şuâ’da verilen üçüncü örneği de hatırlayalım:

Hidayet kalbin nuru, ziyası ve gıdasıdır. Birisiyle sohbet ettiğimizde o kişinin gerçeği bulmasına sebep olmuşsak, bunu kendi hünerimiz ve marifetimiz olarak bilme hatasına düşmemek için de yine düşüncemizi küllileştireceğiz. Bütün peygamberleri, peygamber varisi büyük alimleri ve onların vesilesiyle hakikate eren milyonlarca mümini birden düşünecek ve bunların tümüne kim hidayet ihsan ettiyse, benim bu muhatabımı hidayete erdiren de ancak O’dur diyecektir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

k.toprak
Kıymattar Ağabeylerim .meseleyi anlamama indirgediğiniz için teşekkür ederim . Cenab'ı hak Üstadımızdanda Sizlerdende razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"Amma, o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbaü'l-Envarın nuruyla muttasıl olduğuna vakıf olduğun zaman anlarsın ki,.." Muannid biri bunu silsile gibi uzatabilir; güneş, helyum vs elementlerden oluşmuştur derse, nasıl cevap verebiliriz?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
"İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah'a ubudiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyat içerisine düşüp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz'înin en büyük bir sebepten sudûruna cevaz veremez. Meselâ, cüz'î rızkını bazı esbaba isnat edebilir. Fakat menşe-i rızk olan arzın, kış mevsiminde kup kuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızıkla dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah'tan maadâ kendi rızkını verecek birşey bulunmadığına kanaati hasıl olur. Ve keza, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnat edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menbâü'l-Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vakıf olduğun zaman anlarsın ki, kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden, ancak leyl ve neharı birbirine kalb eden Fâtır-ı Hakîmdir."(1)

Burada teselsüle yol açacak bir nokta yoktur, tam aksine her bir sebep üstünde tevhid hakikati ispat olunuyor. Yani güneşin ışığı ile her tarafı aydınlatması, öyle büyük bir netice ve öyle mükemmel bir sonuç ki; güneş bu netice altında zayıf bir perde kalıp, arka cephesinde Allah’ın sonsuz Nurunu ve haşmetli kudret elini gösteriyor. Burada böyle bir neticenin, adi bir sebebe isnat edilip havale edilmesi imkansızdır. Bu yüzden inayet ve ihtira delilini bırakıp, kelam ve felsefenin zayıf teselsül deliline gitmeye lüzum yoktur. Üstad Hazretleri zaten delilin en kuvvetli ve parlağını burada ilan ediyor. Teselsül Risale-i Nurların tarzı değildir.

Güneşten hasıl olan neticeye bakıldığında, güneşin zatının çok üstünde ve çok parlak olduğunu görüyoruz. Öyle ise böyle büyük bir neticeyi, küçük bir sebebe dayandırmak mümkün ve akli değildir. Nasıl süt gibi mükemmel bir gıdayı, inek gibi adi ve miskin bir sebebe vermek mümkün değilse, güneşten hasıl olan o mükemmel neticeleri, her şeyi kuşatan ışıklı menfaatleri güneşe vermek, hatta güneş içinde birkaç miskin kimyasal maddelere havale etmek akıl karı değildir. Sebepler zincirini uzatıp, en sonunda Allah’a dayandırmaya lüzum kalmaz.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...