"İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlâhiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelîye bir burhan, bir delil, bir mâkes-i nurânî olmakla Cemâl-i Ezelînin tecellîsi için şeffaf bir mir’at, bir ayine olmaktır." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanın hilkatinden maksad, mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî'ye bir bürhan, bir delil, bir ma'kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir'at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir."

"İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah'ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah'a bakıp mülkü ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken, 'ene' rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ "(I)

“Mahfî hazine-i İlahiye”; Cenab-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatlarıdır. Bunlar mahfidirler, gizlidirler; yani tecelli etmezlerse bilinmezler. Nitekim hadis-i kudsîde şöyle buyurulur: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de kâinatı yarattım.” (2)

İlâhî isimlerden birisi Hâlık’tır. İlk mahlûk olan Nur-u Muhammedînin yaratılmasıyla bu isim tecelli etmiştir. Ama bu tecelliyi ancak kendisi bilmekte ve görmektedir. Sonraki safhalarda, o nurdan meleklerin yaratılmasıyla, yaratma fiilinin ve Hâlık isminin tecellilerini seyredecek ve bilecek ilk varlıklar ortaya çıkmış oldu. Onlar hem kendilerinin hem de diğer varlıkların yaratılışlarını ibretle tefekkür ettiler. Ancak, onlarda tecelli etmeyen çok isimler vardı. Onların bilinmesi için meleklerin, sema ve arzın yaratılması kâfi gelmiyordu.

Bitkilerin ve hayvanların yaratılmasıyla birçok isim daha tecelli etmiş oldu. Bunlardan birisi Rezzak ismi idi. Melekler yiyip içmedikleri için onlarda bu isim tecelli etmiyordu. Bir başka isim Şafi ismi idi. Melekler hastalanmadıkları için onlarda bu isim de tecelli etmiyordu. Bu gibi birçok esmâ-i İlahiye, bitkiler ve hayvanlar âleminde tecelli etti.

Şu var ki, hayvanlar âlemi bu tecellilerdeki sonsuz hikmet ve kudreti anlayacak, tefekkür edecek, hamd ve şükredecek bir kabiliyette değillerdi. Hayvanlardaki bu tecellileri yine bir derece de olsa melekler seyrediyorlardı. Sonunda hem bütün isimlere ayna olan, hem de bu tecellileri düşünebilen, hisseden, seven, hayret eden ve şükreden bir mahlûk yaratıldı. İşte bu mahlûk, insandı. Onun yaratılmasındaki maksadı Üstad Hazretleri, şöyle ifade ediyordu:

“Mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî'ye bir bürhan, bir delil, bir ma'kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir'at, bir âyine olmak… ”

Bu vazifeyi yapabilmesi için, insanda hem bütün isimlerin tecelli etmesi, hem de bu tecellileri düşünüp idrak edebilmesi gerekiyordu. Tâ ki, onları doğru değerlendirip, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını bilebilsin.

Hadis-i kudsîde, bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) şeklinde ifadesini bulan İlahî maksad, ancak insanın kendini iyi değerlendirmesiyle gerçekleşebilecekti.

Ene bahsinde geniş olarak izah edilen bu konuya kısaca temas etmekle iktifa edeceğiz.

İnsanın kuvveti olmasaydı Allah’ın kuvvet ve kudretini nasıl bilecekti?

İradesi olmasa İlâhî iradeyi; görme ve işitmesi olmasa Allah’ın görmesini ve işitmesini; merhamet hissi olmasa Allah’ın rahmetini; gazap hissi olmasa O’nun kahrını nasıl bilecekti?

Demek ki, insana verilen bu hislerin, bu duyguların, bu kabiliyetlerin birinci gayesi, onları vahid-i kıyasî yapıp Allah’ın sıfatlarını, fiillerini, isimlerini, şuûnatını bilmesidir. Bu ulvî vazifeyi yerine getirebilenler, İlâhî isimlere, Allah’ın mukaddes cemaline ve kemaline bir “ma'kes-i nuranî” ve “şeffaf bir mir'at” olurlar.

Ma’kes; akisin göründüğü mekân demektir.

Mir’at ise; görmeyi temin eden alet demek olup, bu bahtiyar insanlar Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği birer “ma'kes-i nuranî” oldukları gibi, bu tecellileri hem gören, hem de başkalarına da gösteren şeffaf birer ayna olurlar.

Üstad hazretleri, âyet-i kerimede haber verildiği gibi, “semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insanın yüklendiğini” böylece daha da güzelleştiğini, cilalandığını ve bu tecellilerle ayrı bir şeref kazandığını ifade ettikten sonra, emanetin mazmunlarından, yani bu mefhum içine giren çok mânalardan birinin de “insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmesi” olduğuna beyan ediyor.

“Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşr iken söndürüyor” ifadesinde, insana bu asıl ve temel vazife hatırlatılmakta, bunu yapmayanların o iman ve irfan güneşinden mahrum kaldıkları bildiriliyor.

Allah’ın kulu olduklarını, O’nun bütün isimlerine ayna olmakla şereflendiklerini ve bu tecellilerle İlâhî marifette ilerlemek için yaratıldıklarını bilmeyen yahut unutan insanları bekleyen büyük tehlike ise şöyle dile getiriliyor:

“Allah'ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah'a bakıp mülkü ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken, “Ene” rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ "

İnsan, tevhid ehli olmak ve şirke düşmemek için şöyle düşünmeli:

Şu el benim malım değil, emanet.

Şu kolu gövdeme ben takmadım.

Bu gözleri de ben yapmış ve yüzüme yerleştirmiş değilim.

Bütün organlarım böyle. Hepsi İlâhi birer mu’cize ve Rahmanî birer ihsan. Bunların hiçbiri benim kendi malım değil. Ölüm anına kadar bunları kullanacak ve kullanım şeklinden de imtihan olacağım. Sonunda imtihan kâğıdını masaya bırakıp sınıftan ayrılan bir öğrenci gibi, bedenimi terk edip berzah âlemine göçeceğim.

İşte kendini ve ona takılan her türlü cihazları böyle değerlendiren insan, çevresindeki mahlûklara da aynı nazarla bakacaktır.

O zaman dalda asılan meyvelere bakıp diyecektir ki, bu meyveler bu dalın eseri değil.

Bu gezegenler de güneşin malı değil.

Böylece tevhidin gereğini yapıp, mülkü tamamen Allaha teslim edecek, şirkten kurtulacaktır.

Bu akıl ve insaf yolunun aksine gidenler ise,

"Ene rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara taksim ediyor."

Bu cümlede geçen “halk” kelimesi mahlûk mânasınadır. Ene ile kendine bakıp bütün organlarını, duygularını kendine mülk edinen, “bunlar benimdir” diyen kişi, Allah’ın bir kulu olduğunu, bütün bunların kendisine emaneten verildiğini unutur. Mahlûkata da Ene rasadıyla bakar ve “ağacın dalı, Güneş'in gezegenleri, semanın yıldızları, denizin balıkları, ormanın ağaçları, bedenin hücreleri, ağacın meyveleri diyerek “Allah'ın mülkünü onlara taksim' eder.”

Emanetle alâkalı âyetin sonunda, böyle bir haksızlığı yapan kimseler hakkında “zalûm ve cehûl” deniliyor. Zalûm, çok zalim; cehûl da çok cahil demektir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zerre.
(2) bk. Acluni, Keşfü'l-Hafa, II, 132.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...