"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kevn ve vücut sahasında durup ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir süratle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şeni olduğu gibi..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Kevn ve vücut sahasında durup ahvâl-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir süratle anlar ki, tesir-i faaliyet, lâtif, nuranî, mücerret olan şeylerin şeni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hassasıdır."

"Evet, misal olarak, semâdaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semâda iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir."

İnfial; fiili kabul etme, yani kendinde bir işin görülebilmesine müsait olma demektir. Mesela, yazma fiilini hava kabul etmez, su kabul etmez, ama kâğıt kabul eder. Yani, kâğıda yazı yazılabilir, ama diğerlerine yazılamaz.

İnsanın yazma işinde vazife alan elinde infial söz konusudur. El yazı yazmada kullanılmayı kabul etmiştir, ona münasiptir. Eli hareket ettiren ruh ise maddî ve kesif olmadığı için, bu maddî eşyayı kendine hizmet ettirebilmektedir. El, ruhun emriyle kalemi tutmuş ve onun düşüncelerini kâğıda dökmeye vesile olmuştur.

Üstad Hazretleri Yirmi Üçüncü Söz’de bu konuyu açıklarken; insanın infial yönüyle bütün mahlûkattan çok daha ileri olduğunu nazara verir ve bunu insanın ahsen-i takvimde yaratılması hakikatiyle harika bir şekilde bağdaştırır.

Kısaca ve bir iki misalle bu konuya temas etmek faydalı olacaktır. Rızıklandırma bir fiildir, bu fiili cansızlar kabul etmezler, yani onlarda bu fiil icra edilmez. İnsan ise rızıklanan bir varlık olmakla cansızlar âleminden çok daha şerefli ve daha değerli olur. Zira onda Rezzak ismi tecelli etmektedir. Her tecelli; mahlûkun bir ihtiyacını karşılar ve ona bir değer kazandırır. Keza, insanda “büyüme, görme, işitme, hayata kavuşma, ölme” gibi nice fiiller icra edilir, bunların her biri ayrı bir ismin tecellisiyle meydana gelir ve insanı bu fiileri kabul etmeyen, yani kendilerinde bu esmâ tecelli etmeyen varlıklardan çok ileri noktalara ulaştırır.

Üstad Hazretleri bu derste, bir yönüyle hepsi de infial mertebesinde bulunan mahlûklar arasında bir mukayese yapıyor. Bunlardan hangisi daha nuranî ve daha mücerred ise, kendisinden daha kesif olan varlıklarda kolayca tasarruf eder. Mesela, insan da taş da yaratılma fiilini kabul etmekle var olmuşlardır. Bu noktada eşittirler. Ama insanın ruhu taştan çok daha latif, nuranî, mücerred olduğu için, o ruh, bu taşı düşünme, anlama, nerede kullanacağını planlama ve onu yontma, şekilden şekle sokma gibi birçok icraatlar yaparken, taş bütün bunlara karşı sessiz kalmaktan öte bir şey yapamaz.

Göz nuru latiftir, kesif şeyleri görür ama onlar gözü ve onun nurunu göremezler.

Varlık âlemindeki bu ve benzeri misallere baktığımızda hemen anlarız ki, bir mahlûk ne kadar latif olursa, fail olmaya o kadar layık olur, ne kadar kesif ve maddî olursa, infial mertebesinde kalmaya yine o kadar uygun bulunur.

Bu misallerden hareketle asıl neticeye varılıyor: Allah’ın bir ismi Nur’dur, bütün isim ve sıfatları nuranîdir. O’nun nuru yanında bütün nuranî varlıklar da kesif birer gölge gibi kalırlar.

“Bundan anlaşılıyor ki, esbâb-ı zâhiriyenin Hâlıkıyla, müsebbebatın mûcidi, ancak ve ancak Nuru’l- Envâr, Sâni-i Ezelî'dir.”

İnsanın bedeni cismanî ve maddî olduğu için, bir şehirden bir şehre gitmesi belli bir zaman ister. Ama insanın aklı ve hayali latif olduğu için, bir anda en uzak bir mesafeye gidip gelebilir.

Röntgen şuaı latif olduğu için, kesif şeylerden geçerek batına nüfuz edebiliyor. Ona nisbeten kesif olan maddî ziya eşyanın yüzünden ötesine geçemiyor.

Demek bir şeyin nuranîliği ve letafeti arttıkça tesiri de o nisbette artıyor. Ama kesafet peyda ettikçe, tesiri ve faaliyet sahası daralıyor.

"O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var."(1)

Üstadımız meseleyi hayata mazhar olmak cihetinden ele alıyor. Dağ maddî ve kesif bir kütledir, hayat sahibi değildir.

"Hayat, vücudun nurudur; şuur, hayatın ziyâsıdır." (29. Söz)

Hayat; canlı olmak mânâsındadır. Vücud; varlık demektir. Nur, ziya ise; varlığın görünmesine ve aydınlanmasına sebep olan ışıktır.

Hayat vücudun nurudur; yani bir şeyin hakiki varlığı hayat sayesinde anlaşılır, hissedilir. Üstad'ın ifadesiyle;

"Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetimdir, gariptir, yalnızdır. Münâsebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır; başka, kâinatta ne varsa, o dağa nisbeten mâdumdur. Çünkü, ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuuru var ki, taallûk etsin." (29.Söz)

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe, Zeylü'z-Zeyl.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

isahalim

Bilgisi fazla olup bunu marifete dönüştüremeyerek nuraniyet kazanamayan insanların başkaları üzerinde etki edememeleri; öte yandan maddi hazlardan, kayıtlardan sıyrılan nurani kamil zatların çok sayıda insana ve çok çabuk tesir etmeleri, yukarıda izahı yapılan hakikatle örtüşüyor gibi...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ender56

Bu risaleden anladığım kadarıyla insan Allah'a ne kadar yönelirse;namazla sair ibadetlerle o kadar nuraniyeti artar,doğru anlamışmıyım? Birde sevinç ve kederde latif, nurani eşya kısımdanmıdır?Bir insanın nuraniyeti arttıkça sevinci mutluluğu da artarmı?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
İbadetler nuraniyeti ziyadeleştirir nuraniyet ziyadeleştiktçe insanın ümidi, huzuru, sevinci de ziyadeleşir. 
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...