"İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir." İzahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki:

"Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasılki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir."(1)

Kur’ân-ı Kerîm'de, öldükten sonra dirilmeye örnek olarak yer küresinin kışın ölüp baharda dirilmesi defalarca nazara verilir ve “İşte sizin hurucunuz (kabirlerinizden mahşere çıkışınız ) da böyle olacak.” buyrulur.

Bunlardan birisi de Haşir Risalesinin ilham kaynağı olan şu ayet-i kerîmedir:

“Allah’ın rahmet eserlerine nazar edin, arzı ölümünden sonra nasıl diriltiyor. …” (Rum, 30/50)

Bu öldükten sonra dirilmeyle ilgili ayet-i kerîmelerden Üstat Hazretlerinin kalbine bu derste kaleme alınan feyiz damlamıştır. Şöyle ki;

“Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir.”

Bir ülke ne kadar büyük olursa olsun, o ülkenin kalbi padişahın bulunduğu şehirdir; Osmanlının kalbinin İstanbul olması gibi.

Bu âlemin maddi bir merkezi yoktur. Galaksilerin her biri ayrı bir âlemdir, gezegenlerin güneşe bağlanmaları gibi, bütün galaksiler tümü de bir maddi merkeze bağlanmış değillerdir.

Üstat hazretleri bütün âlemleri bir ağaca benzetir; bu ağacın en son ve en mükemmel meyvesinin ise insan olduğunu ifade eder. Kâinatın meyvesi olan insan arzda bulunduğuna göre âlemin kalbi de yer küresi ve toprak unsurudur denilebilir. Zira arzın halifesi olan insan topraktan yaratılmıştır. Her ne kadar insanın ve diğer hayvanların bedenlerinde hakim unsur su ise de suyu tek başına düşündüğümüzde onda sadece balıklar yaşar. Ne insanlar, ne ceylanlar, ne aslanlar meydana gelmezler. Bütün bu canlı türleri de insan gibi topraktan yaratılmışlardır. En fazla canlı çeşidi yer yüzünde, toprak üzerinde boy göstermişler ve nihâyet arzın halifesi olan insan da balçıktan yaratılmasıyla kâinatın kalbinin yer küresi ve toprak unsuru olduğunu ilan ve ispat etmiştir.

“Ve tevâzu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur.”

İnsanın yaratılış gayesi ibadet olduğu gibi ibadetin de neticesi Allah’ın rızasına, yakınlığına mazhar olmaktır. “Namaz dinin direğidir.” hadis-i şerifiyle haber verildiği gibi en büyük ibadet namazdır. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîmde namazla zekât çoğu kere birlikte zikredilirler. Namaz bedeni ibadetlerin reisi, zekât da mali ibadetlerin başıdır. Zekâtın sadece zenginlere farz olduğu dikkate alındığında ayetlerde namazın daha önce yer almasının hikmeti açıkça görülür.

Namaz mümini Rabbine yaklaştırır. Abdest almak bu yakınlık yolculuğuna hazırlık, camiye gitmek yakınlığa koşmaktır. Kıbleye dönmek Allah’ın emirlerine uymanın bir göstergesi, tekbir getirmek O’nun büyüklüğünü ilandır. Tekbiri el bağlama takib eder. Önceki kademelerde sergilenen tevazu ve itaat manası el bağlamakla pekiştirilmiş olur. Daha sonra yakınlıkta bir adım daha ileri gidilerek rükûa varılır. Ve en sonunda secdeye kapanmakla yakınlığın en ileri göstergesi sergilenmiş olur. Bütün bu manaları, metinde nakledilen şu hadis-i şerif bizlere ders vermektedir:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, onun secde vaziyetindeki halidir...”(2)

“Belki toprak, en yüksek semâvattan Hâlık-ı Semâvata daha yakın bir yoldur. Zira, kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır."

Rububiyet terbiye etmek yâni bir şeyi ilk noktadan terakki ettirerek son şekline getirmek demektir. Bu mana bütün kâinatta hâkim olmakla birlikte rububiyet tecellilerinin en çok ve en yaygın görüldüğü mekân yer küresidir, toprak unsurudur.

Sayısız nutfeleri ve yumurtaları terbiye ederek insanları, koyunları, bülbülleri, balıkları yaratmak, yine milyonu çok aşkın çeşitteki çekirdeklerden ve tohumlardan bütün bitkileri çıkarmak, terbiye edip kemale erdirmek yeryüzünü rububiyetin en hakim tecelli merkezi haline getirmiştir.

“Nasılki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir.”

Arş-ı hayat ve arş-ı rahmet ifadelerinde geçen “arş” kelimesi mecazî manadadır. Arş bir tanedir ve bütün âlemlerin, tabir-i caizse, yönetim merkezidir. İlâhî emirlerin meleklere ilk tebliğ edildiği makam olarak tarif edilir. Madde âlemi kürside son bulur, arş maddî değildir. Üstat Hazretleri “Kalb de bir arştır.” buyurmakla, insanın manevî kalbinin, yâni ruhunun bütün bedeni idare etmesi gibi bütün âlemlerin de arştan idare edildiğine işaret etmiş bulunuyor.

“Arş-ı rahmet su üzerindedir.” cümlesi İlâhî rahmetin bütün muhtaçlara ulaşmasında en büyük vesilenin su olduğunu ifade eder. “Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir.” ifadesi de hayat verme fiilinin en büyük ve en yaygın tecellilerinin toprak unsurunda görüldüğünü ders verir; dünün toprağının bugün insan olması bunun en parlak örneğidir.

Dipnotlar:

(1) Mesnevi-i Nuriye, Şule.
(2) bk. Müslim, Salât 215; Ebû Dâvûd, Salât 148; Nesâî, Tatbîk 78.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

dersbilisim
Birinci arşı “toprak” unsurudur ki “hıfz ve hayat arşı”dır. İkincisi, fazl ve rahmet arşı olan “Su” unsurudur. Üçüncüsü ilim ve hikmeti ile tasarruf ettiği “Nur” unsurudur. Dördüncüsü ise Emir ve İradesinin arşı olan “Hava” unsurudur. Lem’alar, 646
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

Ey kardeş bil ki! Kur'an-ı Hakîm'in pek kesretlice ihya-yı arzı zikretmesiyle; ve beşerin enzarını mütemadiyen toprağa celbetmesiyle, onun feyzinden kalbime şöyle bir nükte ifaza edilmiştir ki:

Şu küre-i arz, âlemin kalbidir. Toprak dahi, arzın kalbidir. Hem maksuda giden yolların en akrebi; tevazu, mahviyet ve fena kapısından geçerek toprağın içinde giden yoldur. Belki toprak; en yüksek semavattan, Hâlık-ı Semavat'a daha yakındır. Çünkü toprağın:

• üstünde rububiyetin tecellisi; ve 
• içinde kudretin faaliyeti; ve mütemadiyen ondan Hallakiyetin zuhur etmesi; ve 
• Hayy ve Kayyum isimlerinin cilvelerine daimî mazhar olması 

cihetinden ve hakeza, bu gibi noktalarda kâinattan hiçbir şey, toprağa müsavi ve müşabih görünmüyor. 

Evet, nasılki rahmetin arşı su üstündedir. Kezalik, hayat ve ihya arşı dahi toprak üstündedir. Toprak ise, aynaların en camii ve en etemmidir. 

Evet, zira kesifin aynası ne kadar latif ve parlak olursa, o derece sana kesifin suretini vazıh ve zâhir ve etemm bir surette irae eder. 

Lakin latif ve nuranî bir şeyin mir'atı, ne kadar çok kesif olursa, o mertebe onun üzerinde esmanın tecellisi etemm olur. 

Görmüyor musun ki; hava, güneşin feyzinden yalnız zaif bir ziyayı alabilmektedir. Su dahi, her ne kadar güneşi ziyasıyla birlikte sana gösteriyorsa da, fakat onun elvan-ı seb'asını tam tafsili ile ayrı ayrı göstermiyor. Halbuki bak, toprak kendi çiçeklerinin rengârenk levnleriyle, güneşin içinde mündemic olan elvan-ı seb'asını ve bütün mürekkebatını tafsilatıyla göstermektedir. 

Maahaza, şu güneş ise, bütün nurları ve şuaatıyla birlikte, Şems-i Ezelî'nin nuruna nisbetle ancak kesif bir katre-i mütelemmiadır bil! 

Evet, baharda toprağın hadsiz ve adedsiz latif çiçeklerle ve nihayet derece güzel ve cemil hayvanat ile süslenip bezenmesi vaziyetiyle, o Şems-i Ezel'in kemal-i rububiyetini nida edip ilan ettiği göz ile görülmektedir. 

İşte o çiçeklerden yalnız bir tanesi olan Türkçe “Hercaî menekşe” denilen şu çiçeğe bak, gör ki:

Bir Sani-i Hakîm'in dest-i kudreti; o çiçek, bir tanecik iken, onun renklendirilmesi ve süslendirilmesinde nasıl tasarruf ediyor, gör!

Lakin o çiçek, bir tek çiçek olmakla beraber, yalnız bir tane olarak zuhura gelip, sana karşı tebessüm ederek arz-ı didar ediyor değil, belki yirmi suret içerisinde abûs çehresiyle abüs sana karşı nazlanmaktadır. 

İşte tesbih ederiz o zatı ki; kendi zat-ı uluhiyetini bize latif san'atlarıyla tanıttırdığı gibi, halaik u mahlukat dahi onun topraktaki acaib-i tasarrufunun kudretini bize tarif etmektedir. İşte bu sırra remzeden bu gelen hadîs-i şeriftir ki; ferman buyurmuş: 

  اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ 

Mana-yı şerifi: Yani, abdin hal-i secdedeki anı, Rabbisine en yakın halidir. 

İşte ey nefis! Madem bu iş böyledir, topraktan ve toprağın içine gitmeklikten tevahhuş etme. Hem kabirden ve kabrin içinde durmaktan dehşetlenme! 

Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yusuf123321

36. İ’lem: 

Kur’ân’dan kalbime akan feyizlerden biri de şöyledir:

Kur’ân’ın ihyâ-yı arzı çok zikretmesi ve beşerin nazarını toprağa celb etmesi gösteriyor ki:

1. Arz âlemin kalbi olduğu gibi, toprak da arzın kalbidir. 

2. Maksuda giden en kestirme yol da topraktan; tevâzu, mahviyet ve fenâ kapısından geçer.

3. Hattâ, bu yol, Hâlık-ı Semâvâta, göklerin en yükseğinden de daha yakındır. Çünkü:

• rubûbiyetin tecellîsi;
• kudretin faaliyeti, hallâkıyetin zuhuru; ve 
• Hayy-ı Kayyûmun tecelliyât-ı esmâsına mazhariyet 

itibarıyla, kâinatta toprağa müsavi olabilecek hiçbir şey görünmüyor.

4. Hem nasıl ki, rahmetin arşı sudur; öyle de, hayat ve ihyâ arşı dahi topraktır. 

5. Hem toprak aynaların en câmii ve etemmidir. Zira kesif birşeyin aynası ne kadar lâtif ve şeffaf olursa, kesifin suretini o kadar vâzıh, zâhir ve tam bir şekilde gösterir. Lâkin lâtif ve nuranî birşeyin aynası ne kadar kesif olursa, 
onun üzerindeki Esmâ tecellîsi o nisbette etemm olur. 

Görmüyor musun: 

√ Hava, Güneşten sadece zayıf bir ziya alır; 

√ Su da Güneşi ziyasıyla gösterir, ancak renklerini ayırt edemez. 

√ Toprak ise, Güneşin ziyasında mündemiç bulunan yedi rengi ve mürekkebatını, çiçekleriyle mufassal bir surette gösterir. 

Halbuki Güneşin kendisi, Şems-i Ezelînin nuruna nisbetle, bir kesif parlakkatreden ibarettir. 

Böyle iken, toprağın bahar mevsiminde hadsiz çiçeklerin letâifiyle ve kemâl-i rubûbiyeti ilân eden hayvânâtın güzellikleriyle süslenip 
bezenmesi, meşhudumuzdur ve bu hakikatin şahididir. 
İstersen, sadece şu “hercai menekşe” denen birtek çiçeğe bak: 

Sâni-i Hakîm, onu renklendirip süslendirmekte nasıl tasarruf ediyor! Ve, kendisi birtek çiçek olduğu halde, yirmi ayrı surette mütebbessimâne—veya çatılmış kaşlarıyla—sana nasıl bakıyor!

Her türlü kusurdan münezzehtir o Zat ki, san’atının letâfetiyle bize kendisini tanıtır. Ve, topraktaki tasarrufunun acâibiyle, mahlûkatına kudretini bildirir. Şu hadis-i şerifin sırrı, işte bu hakikate remzediyor: 

“Kulun Rabbine en yakın olduğu hali, secdedeki halidir.”

Madem hal böyledir. Öyleyse topraktan ve ona girmekten tevahhuş etme, kabirden ve onda yerleşmekten dehşet alma.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...