"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete âit bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete âit bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’îyatın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin nâmuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki sâmiin zihni âyetlerde zikredilen cüz’îyat ile meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin."(1)

Kesret, çokluk demek. Buradaki manası, ayette yahut sûrenin tamamında söz konusu edilen çeşitli meselelerdir. Bu meselelerin zikredilmesindeki maksat “rubûbiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemaliyenin nâmuslarını” nazara vermektir. Ayetleri dinleyen kimsenin sûrede nazara verilen cüz’i meselelerle meşgul olduğunda onların zikrediliş gayesini unutmaması için sûrenin temel gayesi fezlekeler şeklinde zikredilir. Meselâ, sûre boyunca Allah’ın ilim ve hikmetine dikkatleri çeken meseleler nazara verilmişse, sûrenin sonunda Allah’ın Alîm ve Hakîm isimleri zikredilir.

Bu dersin geniş açıklaması ve sûrelerden verilen örnekler Yirmi Beşinci Söz’dedir. Bu İ’lem o geniş konuların bir çekirdeği hükmündedir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Yusuf123321

Ey kardeş bil ki! Kur'anın ulviyyet ve yüceliğinin meziyetlerindendir ki:

• kesretin mebhasları ardından hemen vahdetin tezkirlerini dercetmesi; ve 

• tafsilden hemen sonra, icmal eylemesi; ve

• cüz'iyatın müteradif bahislerini rububiyet-i mutlakanın desatiriyle birleştirmesini; ve 

• her şeye âmm ve şamil olan sıfat-ı kemaliyenin nevamisini, âyetlerin sonlarında neticeler ve illetler gibi olan fezlekelerin zikri ile zabtetmesini 

irad etmesidir. Bu ise, tâ ki, sami'in zihni, o mezkûr kevnî olan cüz'-ü cüz'î içinde tegalgul edip, uluhiyet-i mutlakanın azamet-i mertebesini unutarak; azamet, heybet ve kibriya maliki olan Ma'bud-u Mutlak'a karşı ubudiyet-i fikriye âdâbının levazımını ihlal etmesin. 

Hem tâ, onunla senin zihnin o cüz'-ü cüz'îden nazarını çekip, emsal ve benzerlerine gitmek üzere inbisat peyda etsin. 

Hem tâ ki, Kur'an, bu tarz-ı üslûbuyla umum cüz'î olan şeylerde bile, -velev hakir ve zail olsun- Sultan-ı Ezel ve Ebed'in marifetine, hem Zat-ı Ehad ve Samed'in cilve-i esmasının şuhuduna açık bir yol, müstakim bir cadde, parlak bir delil bulunduğunu sana gösterip tefhim ettirsin. 

Evet, Kur'anın bu tarz-ı üslûbu cihetindeki meseli şöyledir ki: 

Bir adam:

• içinde güneşin bir timsalciği bulunan bir katreyi; veyahut 

• şemsin ziyasının renkleri içinde bulunan bir çiçeği 

sana gösterdikten sonra, hemen bilâ-mühlet gündüz ortasındaki güneşi sana irae etmek üzere başını kaldırtıp ona diktirir. 

Tâ ki, o cüz'î katre ve çiçekteki güneşçiğin timsaline nazarın saplanıp da, sana hal kesb-i müşevveşiyet etmesiyle, güneş senin zihninde küçülüp te, sen onun levazım-ı azametinin inkârına gitmeyesin. 

Meselâ, Sure-i Yusuf'ta bir emr-i cüz'înin bahsi arkasında 

  كُلِّ ذِي عِلْمٍ عَلِيمٌ وَ فَوْقَ 

der. 

Hem Sure-i Hacc'da .. 

  مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ الٓخ 

.. ve Sure-i Nur'da 

   وَ اِذَا بَلَغَ الْاَطْفَالُ 

dan tâ 

  وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ 

e kadar.. hem Sure-i Ankebut'ta 

   وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ 

den tâ 

  لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ 

e kadar.. ve emsali âyetler mezkûr davamızı te'kid etmektedirler. 

Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...