"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Mü’min olan zât, mana-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mana-yı ismiyle, yani müstakil bir ‘Ağa’ nazarıyla âleme bakıyor..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İ’lem eyyühe’l-aziz! Mü’min olan zat, mana-yı harfiyle, yani gayra bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor.

Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zat ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’e ve esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.

İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira bir harf, kendi zatına bir harf miktarı –o da bir vecihle– delâlet eder, kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.

Kezalik kudret-i ezelî kitabından olan bir masnû, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî’ye pek çok vücuhla delâlet eder. Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder.

Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî; sadık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitaplarında kâinata ait hükümler, nefsü’l-emirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor.

Ehl-i kelâm, felsefî meselelerde ve ulûm-u kevniyeye mana-yı harfiyle, istidlal için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibalin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını ispata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın reyleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstahak olmazlar. Bunun içindir ki ehl-i kelâmın reyleri mesail-i felsefiyede edna ve zayıf görünür. Amma mesail-i İlahiyede demirden daha metindir.(1)

Mana-yı harfi; bir varlığı Allah’ın eseri olarak incelemek, mana-yı ismi ise o varlığı müstakil bir şey gibi düşünüp yaratıcısından hiç söz etmeden sadece onun özelliklerine bakmak, ondan edinilen faydaları düşünmektir. Meselâ, güneşe mana-yı harfi ile bakan bir mümin, onu Nur isminin bir aynası, dünya misafirhanesinde insanlara ışık ve ısı veren büyük bir İlâhî nimet olarak değerlendirir. Mana-yı ismiyle bakan kişi ise, sadece onun özeliklerini sıralar; dünyadan şu kadar büyüktür, kimyevi yapısı şöyledir, ışığı dünyaya şu kadar zamanda gelir gibi.

Her varlığı kendi başına buyruk bir “ağa” olarak değerlendiren kişide kulluk şuuru söner. Kendisinin bir kul olduğunu unutur. Başıboş olamayacağını hiç düşünmez. Eşyayı sadece kendi menfaat ekseninde değerlendirir. Bu âlemdeki hadsiz kudret mucizelerine bakmadan yaşar. Tefekkür gibi çok önemli bir ibadetten nasipsiz kalır. Böyle bir bakış açısı insanı sonunda inançsız yaptığı içindir ki, Üstat hazretleri eşyaya ve hadiselere mana-yı harfiyle bakma üzerinde önemle durmuş ve eserlerinde varlık âleminin Allah namına, O’nun isim ve sıfatlarının aynası olarak tefekkür edilmesini sağlayan çok önemli dersler vermiştir.

"Kâfir ise, mana-yı ismiyle, yani müstakil bir "Ağa" nazarıyla âleme bakıyor,.."

Burada kullanıla "ağa" ifadesi, başkasına tabi olmayan, istediği gibi hareket eden anlamındadır.

Mesela bir asker, kendi başına hareket edemez, kurallar onu bağlar. Aslında insanoğlu da öyledir. Allah'ın koyduğu tekvini kurallara -ki, buna sünnetullah ve yanlış olarak doğa kanunları deniyor- uymak durumdadır; teşrii (dinin emirleri) kurallara uymada ise serbesttir.

Mesela, insanoğlu istemediği halde yaşlanıyor, istemediği halde ölüyor veya bir yeri ağırıyor. Demek ki insan kendi kendine sahip değil ve başkasının emri altında yaşıyor. İnsan istemese de acıkmak durumunda, istemese de tuvalete gitmek durumunda, istemese de havayı teneffüs etmek durumundadır. Ama iman gözü ile bakılmadığı zaman, insanoğlu istediği gibi yaşayabilirmiş gibi anlaşılıyor. İşte bu yaklaşım insanı Allah'tan soyutlayarak istediği gibi yaşayan bir varlık durumunda düşürüyor ki, bu mana "müstakil bir ağa" olarak ifadesini bulmuş risalelerde.

"Zirâ, bir harf kendi zatına bir harf miktarı -o da bir vecihle- delâlet eder. Kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara târif ve tavsif eder."

Marangoz ustasının elinden çıkan bir koltuk takımı, çok yönler ile ustasına işaret ederken; koltuğun kendisine işareti sadece "oturulan bir nesne" diye geçer.

Koltuğun rengi; ustanın renk zevkine bakar, ne de zevkli bir ustaymış denir. Sonra koltuğun boyutları ve ölçüleri ustanın mimarlık yönüne işaret eder; bu koltuğun ustası ne de güzel ölçülü ve boyutlu yapmış denilir. Koltuğun sağlamlığı ve estetik oluşu; ustanın ne kadar sağlamcı ve ince bir işçiliğe sahip olduğunu gösterir ve hakeza, bunun gibi çok vasıfları ile ustasına işaret eder.

Aynı şekilde bir elma yüzlerce vasıf ile, Allah’ın isim ve sıfatlarına işaret ederken, kendisine bir yönle işaret eder; o da yenilen bir meyve olmasıdır. Ama rengi, kokusu, tadı, şekli, estetik oluşu itibari ile, ustasına ve sanatkarına yüzlerce vasıfla işaret eder.

Mesela; elmanın yuvarlak ve güzel bir şekle sahip olması; Allah’ın Musavvir ismine bakar, tadının hoş ve güzel olması; Allah’ın Latif ve Kerim isimlerine işaret eder hakeza...

“Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tetkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî, sadık, kâzib her hükme mahal olur.”

Bir insan, kainattan mana-yı harfiyle söz ediyorsa, onun ne kadar mükemmel bir sanat eseri olduğunu nazara veriyorsa, bu konudaki teknik bilgilerindeki noksanlıklar hatta yanlışlar onun davasına gölge düşürmez. Ama, kâinattan mana-yı ismiyle söz ediyorsa verdiği bilgilerin mutlaka doğru olması gerekir, aksi halde reddedilir. Meselâ, o kişi dese ki, “Dünyadan on bin defa büyük olan Güneşi dünyaya lamba yapan, dünyamızı o lamba etrafında çok hassas bir nizamla döndüren Allah’ın bu kudret tecellisini hayretle düşünmek ve ibretle seyretmek gerekir.”

Buna karşı bir başkası itiraz ederek, “Bu söz yanlış ve burada bir kudret tecellisi de söz konusu değil. Çünkü, Güneş dünyadan on bin defa değil bir milyon üç yüz bir defa büyüktür.” diyemez. Zira, birinci adam Güneş'ten mana-yı harfiyle söz ettiğinden, verdiği noksan bilgiden dolayı redde uğramaz. Ama, bir astronomi bilgini, Güneş hakkında verdiği bir konferansta Güneş'in dünyadan bir milyon yüz bin kat büyük oluğunu söylese, kendisine itiraz edilir ve sözünün yanlış olduğu söylenir. Zira, bu şahıs güneşten mana-yı ismiyle söz ettiği için doğru bilgi verirse hükmü sadık olur, yanlış söylerse kâzib olur.

Birçok bilim adamı kâinattan söz ederken varlıklardan mana-yı ismiyle söz eder ve onları “müstakil birer ağa” olarak değerlendirirler. Bunların fiziki olaylarla ilgili sözleri, gerçeği yansıtsa da örümcek ağından daha zayıftır. Zira, en büyük gerçeği hiç dikkate almamışlardır. O da bir “Bir harf kâtipsiz, bir iğne ustasız olmaz” hakikatidir. Göz üzerinde ihtisas yapan bir insan, onu şu kâinat kitabında yazılmış mucize bir harf olarak değerlendirmediği ve onda görünen bütün ilim ve hikmetlerin Allah’ın ilim ve hikmetinden geldiğini düşünmediği taktirde, göz hakkında her ne bilse bu bilgiler onu cehaletten kurtarmaz.

Kelam âlimleri kâinattan Allah namına, onun birer sanat mucizesi olarak söz ettiklerinden bazı sözleri fennî ilimlere uygunluk noktasında “edna ve zayıf” görünse de “mesâil-i İlâhiyede demirden daha metindir.”

"Mana-yı ismiyle kainata bakan felasifenin kitaplarında kainata ait hükümler, nefsülemirde örümceğin nescinden zayıf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor."

Din alimleri, kainata ve kainat ile ilgili fenni ilimlere ikincil bir nazar ile bakıyorlar. Yani bir bilim adamı, bir fen uzmanı gibi kainata bakmıyorlar. Sadece iddiasını ispat edecek derecede, kainattan ve içindeki olaylardan faydalanıyorlar.

Bir İslam alimi, tevhidi ispat etmek için eşyanın hikmet ve faydalarından bahsederken, bir fen bilgini gibi derinlemesine ve etraflıca değil, yüzeysel ve herkesin anlayabileceği bir şekilde bahsediyor. Mesela; güneşin helyum gazından değil, insanların anlayacağı genel faydaları olan ısı ve ışığından bahsederek, Allah’ın varlığını ispat ediyor.

Bir İslam aliminin eserinde, asıl maksat fenni malumat değil, dini malumattır. Bu sebeple İslam alimlerinin eserlerinde, yüzeysel olarak verilen fenni malumatlarda bir yanlış bir hata olduğu zaman, hemen hücum ve tenkit edilmemelidir. Fen ilimlerinde bir din alimin sözü ve görüşleri zayıf ve önemsiz olsa bile, din ilimlerinde demir gibi sağlam ve muteberdir. Yani her alim kendi branşında muteberdir. Nasıl dünyanın en büyük fizikçisinin din sahasındaki sözü muteber değilse, bir din alimin de fizikte sözü muteber değildir.

Burada zahire göre demekten maksat; manay-ı ismi noktasından, yani kainata Allah’ın bir sanatı, bir eseri gibi değil de, kainata kainat hesabına bakmak noktasında, ehli fen olan felsefecilerin kitapları daha muhkem ve daha sağlam görünüyor, demektir. İbn-i Sina’nın tıbba dair kitabı ve orada sıralamış olduğu delil ve beyanlar, makbul ve muteber olan İmam Gazali’nin kitaplarından zahir noktasında daha sağlam ve muteber olabilir.

Zira İmam Gazali kainata ve içindekilere mana-yı harfi yani ikincil bir nazar ile bakıyor, yani kainatın sadece Allah’a bakan yüzüne dikkat kesilmiş, bu yüzden diğer yüzlerinde sathi ve yüzeysel kalabilir. Ama İbn-i Sina kainata birincil bir nazar olan mana-yı ismi ile bakıyor. Yani Güneş'e bakarken Allah’ın bir sanatı ve onun isimlerine işaret eden bir levha nazarı ile değil, güneşin maddi ve kevni yüzüne dikkat kesilmiş. Elbette dikkat kesilen birisi, dikkat kesildiği yüzde diğerinden daha muhkem olması hakkıdır. İmam Gazali kainata Allah hesabına dikkat kesildiği noktada muhkem iken, İbn-i Sina da kainata fenni ve kevni noktada dikkat kesildiği için orada muhkemdir.

Bu sebeple fende ve kevni ilimlerde, İbn-i Sina muteber iken, manevi sahada da İmam Gazali muteber ve muhkemdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Yusuf123321

Ey kardeş bil ki! Mü'minin masnuata olan nazarı harfîdir. Yani o şeyin, kendi kendine değil, başkasının manasına delâlet etmesine nazar eder. Fakat kâfirin masnu'ata olan nazarı ise, kasdî ve ismîdir ki; o şeyin kendi nefsine delâlet ettiğine bakar. Binaenaleyh, her masnuda iki vecih vardır: 

• Birinci vechi: O masnuun zatına ve zatî sıfatına nazar eder. 

• Bir vechi de: o masnuun Saniine ve hem ona mütecelli olan Fâtırının esmasına bakar ki; bu ikinci vecih, en geniş mecal ve en mükemmel mealdir. 

Zira nasılki bir kitabın her bir harfi, kendi nefsine ancak bir harf miktarınca ve bir tek vecih ile delâlet edebildiği halde, kendi kâtibinin vücuduna ise, çok vecihlerle delâlet eder. Hem de kâtibini, o kitaba veya yazıya bakana çok kelimeler miktarınca tarif ve tavsif eder. 

Aynen öyle de: kudret kitabı olan kâinattan her bir masnu', bir harftir ki; kendi surî olan vücuduna ve nefsine cirmi kadar ve nefsi miktarınca ve bir vecihle delâlet edebilir. Lâkin Nakkaş-ı Ezelî'sinin vücuduna ise, mütenevvi' pek çok vecihlerle delâlet ediyor. 

Hem o masnu'a tecelli eden Fatırının esmasını bir uzun kaside kadar inşad eder. 

Sonra, bir kaide-i mukarreredir ki; mana-yı harfînin üstünde,        

-tasdik olsun, tekzib olsun- 

kasdî hükümlerle hükmedilmez. 

Hem hükmün levazımı dahi ona terettüb etmez, tabi olmaz. Ancak ikinci bir nazar ile olabilir.

Bunun içindir ki, o harfi manaya bakanın zihni, dekaikinde tegalgul etmez. Ancak kasdî bir surette teveccüh edilirse, o zaman harf, isim olabilir. Fakat mana-yı ismî öyle değil… 

İşte bu sırdandır ki; felasifenin kitabları, kâinata ait ilimlerde ve eşyanın kendi nefislerine bakan cihetlerde çok ileri olduğu görülür. Halbuki felsefecilerin eşyaya bakan ve eşyanın nefislerine ait mes'elelerine dair hükümleri, Saniine bakan cihetine nisbet edilirse, Ankebut ağından dahi, daha zaiftir. 

Hem meselâ, mütekellimînin kelâmları, felsefî mes'elelere ve kâinata ait ilimlerine ancak tebaî bir mana-yı harfî ile ve istitradî bir şekilde ve yalnız istidlal için nazar ettiği görülür. Hattâ mütekellimînce (güneşin bir lamba, küre-i arzın bir beşik, gecenin bir örtü, gündüzün bir maişet meydanı, kamerin bir nur, dağların birer direk ve kazık olması, yani dağların havaya meşata (tarak), su ve meadine mahzen, toprağı denizin istilasından muhafaza eden birer hami ve zelzeleden mütevellid arzın gazab ve hiddetini dağların menfeziyle teneffüsüne medar birer bacalık vazifesini görmeleri) onlarca kâfidir. 

Fakat bir felsefeciye göre ise, güneşin kendi âlem-i manzumesine bir merkez olarak, öyle bir nâr-ı azîmdir ki; seyyarat, arzımızla birlikte onun etrafında birer pervane kelebek gibi uçuşan dehşetli ve azametli bir sultan olması suretinde ancak kâfi gelebilir ve hakeza… 

İşte mütekellimînin hiss-i umumîye ve tearüf-u âmmeye mutabık gelen mes'eleleri, vakıa mutabık olmasa bile, onlara zarar vermez ve tekzibe müstehak olmazlar. 

Ve işte bunun içindir ki; mütekellimînin mesail-i felsefiyedeki re'yleri -ilk nazarda- çok zaif ve aşağı görüldüğü halde, fakat mesail-i İlahiyenin esasatında ise, demirden daha kuvvetli, dağdan daha metindir. 

Hem yine bu sırdandır ki; başlangıçta, ilk evvel, ekseriya dünyaya ait ve şu dünya hayatının zâhirine göre, galebe ehl-i dalalette oluyor. Zira onlar, dereke-i nefse sukut etmiş olan bütün letaifleriyle kasden ve bizzat şu dünya hayatına müteveccihtirler ve bunu kendi amelleriyle 

  اِنْ هِيَ اِلَّا  حَيَاتُنَا الدُّنْيَا 

söylemektedirler. (Yani hayat, yalnız bu dünya hayatından ibarettir diyorlar.) Fakat âkıbet ve netice müttakilerindir ki, onlara ve seyyidleri olan Peygamberlerine (A.S.M.) böyle denilmiş: 

 وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا اِلَّا  لَعِبٌ وَلَهْوٌ  وَلَدَارُ اْÀلاخِرَةِ خَيْرٌ 
 

 وَلَْلآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ اْلاُولَي 

   لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Madem öyledir, 

 صيزهزصخضخح   حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَي وَنِعْمَ النَّصِيرُ 

 وَاِنَّ الدَّارَلاخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Mesnevî-i Nurîye(Bd.)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...