Block title
Block content

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Mümkin ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tegayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh mümkin olan bir şeyin daima bir halde tevakkuf ve sükut etmekle atalette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir..." devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İ’lem Eyyühel-Aziz! Mümkin ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tegayyür var.”

Cenâb-ı Hakk’ın varlığı vaciptir, yani varlığı zatındandır, ezelî ve ebedîdir, olmaması muhaldir. Mahlukatın varlığı ise mümkindir, olması da olmaması da imkan dahilindedir, Allah’ın yaratmasıyla var olurlar.

Bir şey, farklı yönlerinden dolayı  ayrı isimler alabilir. Allah’ın bizi yaratmış olması  cihetiyle mahlukuz, O’nun mülkünde çalışmamız cihetiyle memluküz, bizi rızıklandırması  bakımından merzukuz. Varlığımızın bir evveli olduğu için hâdisiz, sonumuz olduğu için de fâniyiz. Cenâb-ı Hakk’ın varlığının vacip olması noktasından bizim varlığımıza “mümkin” denilir.

“Yani keyfiyetleri, halleri değişir.”

Varlığı  vacip olan Allah’ın ne zatında ne sıfatlarında bir değişme düşünülemez. Mümkinin ise halleri daima değişir.

İnsanın dünyaya geliş safhalarını düşünelim:  Nutfe iken alaka, mudğa, azm, lahm… oluyor. Bu dokuz aylık değişim yolculuğunun sonunda dünyaya gelme noktasına varıyor.. Dünyaya adım atınca bebek oluyor. Bu bebek, bu noktada da durmuyor, çocuk oluyor, genç oluyor, ihtiyar oluyor.  Sıhhatli iken hasta, miyop iken hipermetrop oluyor. Güçlü iken zayıf düşüyor.

Dünyamız da bizim gibi değil mi? Geceler gündüzlere, gündüzler gecelere dönüşüyor. Günlerin ve gecelerin süreleri de bir kararda durmuyorlar. Yazlar kışa, kışlar yaza dönüşüyor.  Kısacası, değişmeyen bir şey yok kâinatta.

“Binaenaleyh mümkin olan bir şeyin daima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atalette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir.”

Yumurta daima öyle kalsa ondan piliçler çıkmaz. Toprak, olduğu gibi dursa üstünde çimenler, ağaçlar, çiçekler bitmez. Ağacın içinde hareket olmasa meyveler olmaz. Hücrede hareket olmasa çoğalma gerçekleşmez.

Bütün bu tevakkuflar, onun kazanacağı yeni haller ve keyfiyetler için bir nevi ademdir, yani o haller yoklukta kalırlar.

“Çünki o şeyin istikbal halleri ademde kalır, yol bulup vücuda gelemez.”

Dünya güneşten bir ateş parçası olarak koptuğunda, sürekli hareket ve faaliyet sonunda bu günkü şeklini almamış olsaydı, karalar, denizler, ormanlar, ceylanlar, balıklar, kuşlar ve nihayet insanlar hep ademde, yoklukta kalacaklardı. Vücut hayır olduğuna göre  bütün bu varlık çeşitlerinin vücuda gelmemeleri sonsuz ademleri, sonsuz şerleri netice verecekti.

Genç  Sinan sürekli otursaydı Mimar Sinan olamazdı. O zaman, Süleymaniye de ademde kalırdı, Selimiye de, nice köprüler, hanlar, hamamlar da.

“Adem ise büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır.”

Nurlarda vücudun hay-ı mahz, ademin ise şerr-i mahz olduğu sıkça nazara verilir. Yokluğa göre taş olmak da bir  nimettir, bir hayırdır. Onun için, Üstadımız, “Şu kâinatı şenlendiren bilmüşahede rahmettir.” buyurur. Güneş de ay da yıldızlarda varlık rahmetine erdikleri için sanki sevinçlerinden parıl parıl parlarlar.

Varlığın en ileri derecesini ise “Müslim sıfatıyla insan olmak.” diye nazara verir.

Adem şerr-i mahz olduğuna göre, biz de tembelce oturarak verimsiz bir hayat geçirirsek, çalışmamızla ortaya çıkacak muhtemel bütün hayırlar, bütün güzellikler ademde kalır. İbadet yapmadık mı, ibadetten çıkacak hayırlar ademde kalır. Zekat vermedik mi zekattan çıkacak güzel neticeler ademde kalır. İlim tahsil etmedik mi ilimden doğacak eserler ve kemaller ademde kalırlar. Bunların hepsi şerdir.

“Binaenaleyh faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuunatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş'et eden teessürat, teellümat, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir.”

Hareket olunca her zaman nefsimizin hoşuna gidecek sonuçlar ortaya çıkmayabilir.

Hayatımız hep gündüzle geçmez, gece de olacaktır.

Hep bahar olmaz kışa da girilecektir.

Tabiatta görülen gece-gündüz, kış-yaz, sert-yumuşak, güneş-bulut, sükunet-fırtına gibi birbirine zıt olaylar, insan ömründe de hükmünü icra ederler. Tabiattaki bu hallerin hepsi faydalı, hepsi güzel olduğu gibi, bunların bir bakıma insan hayatındaki temsilcileri hükmündeki bu farklı ve birbirine zıt hallerin de hepsi güzeldir. Üstadımız bu güzellikleri ikiye ayırıyor: Bizzat güzel, neticeleri itibariyle güzel.

Sıhhat zatında güzeldir, hastalık ise günahlara kefaret olup insanın kalbini ebedî âleme çevirdiği ve onu duaya, istianeye sevk ettiği için “neticesi itibariyle güzeldir.”

Hareketteki hayır, insan ömründeki bu hareketlilik için de aynen geçerlidir.

“Evet bir şeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasında gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücud da teceddüd eder.”

Kudret kalemi aralıksız  çalışıyor. Önceki gün dedelerimizi yazmıştı, dün babalarımızı. Şimdi de bizi yazdı. Dedelerimiz  bu imtihan meydanından çekileceklerdi ki sıra  babalarımıza gelsin. Nitekim öyle oldu. Şimdi imtihan salonuna bizler alındık. Dünya tarlasını ahiret namına ekip biçmeye bizler başladık.

Bu nöbet değişiminde, gidenler dünyadan ayrılmanın teessürünü çekerken, gelenler ona kavuşmanın memnuniyetini yaşıyorlar.

“Hayat tasaffi eder,” ifadesi Lem’alarda biraz daha geniş şekilde şöyle yer alıyor:

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.” Lem’alar

Kâinatta sürekli faaliyet esas olduğu gibi, İslâm’da da çalışmak esastır. Tatil kavramının onda yeri yoktur. Tatil; atıl kalmak, tembelce oturmak, ömrünü “istirahat döşeğinde” geçirmek demektir. Bu ise ademi, yani yokluğu, hiçbir şey ortaya koymamayı netice verir.

İnşirah Sûresindeki şu ayet-i kerime çalışmaya teşvik noktasında çok önemlidir:

“O halde boşaldın mı yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.” İnşirah Suresi, 7

Öte yandan, haftanın bayramı olan Cuma gününü durumu müsait olanlar elden geldiğince namazla, Kur’an okumakla, duayla değerlendirmeğe çalışırlar.  Ancak, bu feyiz ve bereket  günü, müslümanın dünya işlerine çalışmasına  mani değildir.  Ezan okununcaya kadar, meselâ, ticaretine devam ettiği gibi, namazdan sonra yine Allah’ın lütfünden rızkını aramak üzere çalışmaya devam eder.

Cuma ile ilgili şu ayet-i kerimeler bu noktada çok ibretli ve hikmetlidir:

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” Cum’a Suresi, 9,10

Hatta bazı  âlimlerimiz  “Namaz için nida edildiği zaman …”  ayetini, hutbenin başlangıcında okunan ezan olarak yorumlamışlardır. Yani, zaruret halinde, birinci ezan ile ikincisi arasında bile alışveriş yapmak caizdir.

İnsan ibadet için yaratıldığı halde, Allah o insana dünya için çalışma noktasında bu kadar geniş bir imkan tanıyor. Bu ise çalışmanın önemini çok güzel ortaya koyuyor.

Hayat, ibadetle ve helal dairesinde çalışmakla kemal bulduğu gibi, Üstadın ifadesiyle “menfi ibadet” olan hastalıklarla da kemal bulur. İnsan sabır, teslim, tevekkül, iltica, dua, istiane, rıza gibi ulvi görevleri hastalıklarda daha mükemmel olarak yapar.

Farz namazlar dışında, insanın terakkisine en fazla yardım eden ibadetler tefekkür ve sabırdır. Hastalığın ve musibetin derecesine göre sabrın da mükafatı artar. Bazı hastalıklardan vefat edenlerin hükmen şehit sayılmaları bu noktada çok önemlidir...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zerre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1044 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...