"İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîmin ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın, senin bekan için kâfidir. Yahu, her şeyi Sâhib-i Hakikîsine ver veya ona isnad et..." İzah?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu fâni dünya hayatında bizler de çeşitli yönlerden fenaya gidiyor, fâni oluyoruz. Sıhhatimiz yerini hastalığa bırakıyor, gençliğimiz ihtiyarlığa dönüşüyor. Çok dostlarımızı sırayla kaybediyoruz. Ve sonunda geride kalan dostlarımızdan ayrılarak kabre giriyoruz. Üstadın ifadesiyle daire-i kudretten daire-i ilme geçmiş oluyor. Ruh zaten Allah’ın izniyle hayatını devam ettiriyor. Haşirle bedenimizin de yeniden yaratılmasıyla tekrar kudret dairesine geçeceğimiz haber verildiğine göre bizim için hakiki manada bir yokluk söz konusu değil demektir.

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîmin ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın, senin bekan için kâfidir."(1)

İnsan öldüğünde sadece cesedi dağılıp gider. Cesedi dağılıp gitmiş olsa da bir çok boyutta ve formda varlığını yine devam ettirir. Mesela, insanı insan yapan ruh ölüp zevale maruz kalmaz.

Eşya ilahi ilimde manevi ve hayatlı bir şekilde malum ve meşhud olarak varlığını yine devam ettirir. Eşyanın ilahi ilimdeki varlık formuna ve boyutuna, felsefe ve kelamcılar "ayan-ı sabit", tasavvufçular "feyz-i mukaddes", Üstadımız da "vücud-u İlmi" terimlerini kullanmaktadır.

Yani varlık sadece şu içinde yaşadığımız maddi alemle sınırlı değildir. Hatta bu maddi alem, varlık sınıfları içinde en basit en zayıf ve en kararsız olanıdır. Öyle ise ölümle dağılan cesedimize bakıp "Eyvah fena bulduk, yok olduk, mahvolduk." demenin bir alemi yok.

Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîmin ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığımız bile bekamız için kâfidir. Ama yine de Allah rahmet ve kereminden ikinci bir diriliş ile maddi cesedimizi de yeniden iade ederek, varlığımızı bu alanda da devam ettirecek. Yani cennet ve cehennem hem ruhani hem de maddi bir alemdir ve insan orada cismi ile de ebedi yaşayacaktır.

"Yahu, her şeyi Sâhib-i Hakikîsine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilâhları kabule muztar kalacaksın."(2)

Tek bir Allah’ı kabul edip ona kul olmakta, hem maddi hem manevi büyük bir kolaylık, büyük bir huzur büyük bir itminan büyük bir rahatlık bulunuyor. Oysa şirk ve küfür bir o kadar zor, bir o kadar huzursuz ve bir o kadar rahatsız edicidir.

Bir memur, on tane amirin emrinde çalışmaktansa bir amirin emrinde çalışmayı ister. Bir bölük asker on komutan emrine girmektense, bir komutanın emrine girmeyi tercih eder. İşçi on şefin emrinde çalışmaktansa bir şefin emrinde çalışmak ister vesaire... Yani birlikte ve tevhitte kolaylık ve rahatlık varken, şirkte ve çoklukta zorluk ve huzursuzluk vardır. Tek bir Allah’a kul ve asker olmak, mutlulukların en güzeli ve en şahanesidir.

Bir tek ilahı kabul etmezsen, atomlar adedince ilahları kabul etmek zorunda kalırsın. Çünkü bir tek atom ile bütün güneş sistemi yaratılış bakımından eşit bir seviyede yaratılmış. Atomu inceleyen fakültelerden atomun nasıl bir sanat olduğunu sorgularsan, atomun yaratılış bakımından güneş sisteminden geri kalmadığını görebilirsin. Yani güneş sistemini yaratmak için nasıl sonsuz bir ilim, irade ve kudret gerekli ise, bir atomu yaratmak için de aynı şekilde sonsuz bir ilim, irade ve kudret gereklidir.

Ya "Her bir atomu yaratmak için ayrı bir ilah var." diyeceksin ya da "Tek bir Allah bütün atomları yaratıyor." diyeceksin. Atomlar adedince ilahları kabul etmek ne akıl açısından ne de mantık açısından mümkün değildir. Öyle ise mecburen bir tek ilaha inanmak zorundasın.

"İşte, kadere ve kazâya iman rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehadet ve mevcut hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder." (3)

"Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler."

"Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla her birinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u haricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır." (4)

Daha önceki alimler, özellikle ehl-i tasavvuf, “ilmî vücut sahibi olan” varlıklara “ayan-ı sabite” sözcüğünü kullanmışlardır.

- “Ayân” kelimesinin “Sabit” kelimesine izafe edilmesi ve onunla sabitlenmesi, ilmî vücutları itibariyle bunların adem-i mutlaktan müberra olmasına delalet içindir. Çünkü, sonsuz olan ezelî ilim, adem-i mutlakın varlığına izin vermez.

- Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani boyutudur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmî de denir. Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman bunlar âlem-i ilim ve âlem-i maneviden çıkıp mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olurlar.

- İşin erbabı olan bazı alimlerin “Âyân-ı sabite vücudun kokusunu bile almamıştır” (Merkezu’l-Ebhasi’l-Akadiye) demeleri, onların bulundukları o vücud-u ilmiyedeki halleri itibariyledir; yoksa bunlardan bazılarının daha sonra Allah’ın yaratmasıyla harici vücut giymeyecekleri anlamına gelmez.

- Allah’ın ilminde var olan varlıkların manevi olan program ve projeleri ile, Halık ve Kudret sıfatlarının tecellisiyle harici vücut giyen varlıkların mahiyeti çok farklıdır. Biri ilmi, diğeri kevnidir. Biri ancak akılla idrak edilen manevi ve ilmi bir boyuttur, diğeri ise, elle tutulan maddi bir yapıdır.

- "âyân-ı sâbite", "hakâik-ı eşyâ-yı ilmiye"/eşyanın ilmî hakikatleri diyebileceğimiz, hakâik-i mümkinâta dair ilmî vücudlar çerçevesinde düşünülen zâtlar ve mahiyetler, Allah’ın ezeli ilminde yer alan ve esmâ-i ilâhiyenin sûret-i tecellilerinden ibarettir.

- Diğer bir ifadeyle, her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde sabit ve daimdir ki, buna ayan-ı sabite denir.

- Her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani boyutudur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir. Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman âlem-i ilim ve âlem-i maneviden mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olur.

Üstad Bediüzzman'ın bu ifadeleri şöyle anlaşılırsa isabetli olur kanaatindeyiz:

a) “Öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder” ifadesinin manası şudur: Geçmiş ve gelecekte mahluklardan canlı olanların hayatlarının Allah’ın ilmindeki mahiyeti manevidir.

Bu gelecekte yaratılacak olan canlıların harici vücutlarıyla ilm-i ilahide var olduğu anlamına gelmez. Çünkü, ilim sıfatı -kudret gibi zorlayıcı bir özelliğe sahip olmadığı gibi-cisimlerin bünyelerini ihtiva etme özelliğine de sahip değildir. Üstad hazretlerinin “..ve Ruhlu birer sübut-u ilmidir” ifadesinden de bunu anlamak mümkündür. Bu sübut-u ilminin şeklini bilmesek de bunun harici bir vücut olmadığı bilinen bir gerçektir.

b) Varlıkların ilmî vücutlarını bir ağacın çekirdek ve meyvesine /veya geçen seneki bahar ile bu seneki baharın varlığına benzeten Üstad hazretleri, bu ifadeyle de, ilmî vücutların harici vücutlardan çok farklı olduklarının altını çizmiştir. “Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder” şeklindeki ifadesi bu konuda çok açıktır.

c) “Ve vücud-u haricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır” şeklindeki ifadesinden de anlaşıldığı üzere, malum-u ilmî olanlar, harici vücuda sahip olanların mazhar olduğu bir hayata değil, umumi hayatın manevi bir cilvesine mazhardır.

d) Üstadın “...Evet hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u haricîye münhasır olamaz; belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdar ve ziyadardır” şeklindeki ifadesini de şöyle anlamak mümkündür: Allah’ın ezeli olan Hay isminin bir cilvesi olan hayat, yalnız alem-i şehadete, vücud-u hariciyeye ve hazır zamana muhasır değildir. Bilakis, alemi gaybın çeşitli versiyonlarını teşkil eden her bir alem dahi -kendi kabiliyetine göre bu hayat cilvesine mazhardır.

Üstadın burada “..vücud-u haricîye münhasır olamaz” ifadesinden açıkça anlaşılıyor ki, o bu ifadeyle ilmî vücudu harici vücuttan ayrı tutmaktadır. Keza “belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır” şeklindeki ifadesinden de anlaşılıyor ki, Üstad “her alemin hayatla ilgili farklı kabiliyeti vardır. Bazılarının kabiliyeti vücud-u hariciyeye göredir. Diğer bazılarının ki ise vücud-u ilmiye göredir.

Üstadın düşüncesinin daha önceki İslam alimlerinin düşüncesiyle örtüştüğünü düşünüyoruz.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, Ayan-ı sabite "harici vücut” bakımından hayatlı değildir. Çünkü gerçek hayat vücud-u hariciyeye bağlı olarak tahakkuk eden bir vasıftır.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Şule'nin Zeyli.

(2) bk. age.

(3) bk. Sözler, Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası.

(4) bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, Beşinci Nükte

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

drerkan
RASİH bir şerh olmuş MaşaAllah.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...