Block title
Block content

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvat ve arzın Nâzım ve Hâlıkı olan Allah’ın ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi ve tefvîz etsin?.." İ'lem'i izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imame ile küre-i arzın kafasını saran semavat ve arzın nâzım ve hâlıkı olan Allah'ın Uluhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi' ve tefviz etsin."

Putperestler farklı  varlıkları ve hadiseleri, değişik ilahlara isnat ettiler ve bütün bunları onlar yapıyor dediler.

Bazı  kimseler, küçük şeyleri Allah’ın yaratmadığını  vehmederken, Mutezile görüşüne sapanlar şerleri Allah’ın yaratmadığını  savundular. Tabiatçılar eşyanın yaratılışını onların tabiatlarına, materyalistler maddeye isnat ettiler. Evrimciler ise eşyanın ilk yaratılışını göz ardı edip, üzerinde hiç düşünmeyerek sadece sonra gelenlerin ilk gelenlerden, zaman içinde evrim geçirerek teşekkül ettiğini savundular. Böylece, bir bakıma, her şeyi zamanın yaptığını iddia eden Dehriyyunlara benzediler.

Üstat hazretleri, bu İ’lem’de her şeyi ancak semavat ve arzın Rabbi olan Allah’ın yarattığını, birbiriyle içi içe bulunan ve yine birbirleriyle çok yönlü ilişki içinde olan varlıkları, büyük küçük, cüzi külli diye ayırıp bir kısmını başka ilahlara isnat etmenin mümkün olamayacağını izah ve ispat etmektedir.

Yeryüzündeki canlılar, bir yönüyle sema ve arzın işbirliğiyle vücut buluyorlar, bir yönüyle de gece ve gündüz tezgahında dokunuyorlar. Cenâb-ı Hak, dünyayı döndürmekle, gece ve gündüzü yaratıyor ve bunlarla arzın başına siyahlı-beyazlı bir sarık sarıyor. O halde, dünyayı döndürerek gece ve gündüzü, kış ve yazı getiren kim ise, büyük olsun küçük olsun, bütün canlıların Rabbi de odur. Burada bir ayırıma gitmek aklen mümkün değildir. Güneş, ışığıyla ve ısısıyla büyük-küçük demeden her canlının imdadına koştuğu gibi, yine hava unsuru da bir ayırım yapmaksızın bütün canlılara hizmet etmekte, dünya bunların tümünü sırtında gezdirmekte, toprak unsuru yine bunların hepsine analık etmektedir. Bu harika nizamı kuran ve bütün unsurları ve sistemleri emrinde çalıştıran Allah’ın azametine yakışmaz ki, bazı varlıkların yaratılışını, rızıklanmalarını ve idarelerini başka ellere bıraksın. Yani, çiçekleri bahçeler yapmış olsun, meyveleri ağaçlar yapsınlar, hayatı cansız elementler meydana getirsinler.

Cenab-ı Hakk’ın, zatında da şeriki yok, sıfatlarında da, isimlerinde de… Zatı ezeli ve ebedi olup varlığı vacip olan bir başka zat düşünülemeyeceği gibi, sıfatları sonsuz olan bir başka ilah da tasavvur edilemez. Keza, bir başka Rahman ve Rezzak, bir başka Malik ve Hâkim, yahut bir başka Muhyi ve Mümit de düşünülemez.

Allah’tan başka bütün eşyanın varlığı “mümkindir”. Mümkin, varlığı kendinden olmayıp, olup olmaması müsavi olan demektir.  Bunlar bir zamanlar yoktular, sonra var oldular,  tekrar yok olabilirler.

Bir kitaptaki bir cümlenin yazılışı bir başka cümleye isnat edilemeyeceği gibi, bir mümkinin yaratılması  da bir başka mümkine verilemez.

Üstat hazretleri, “Bir şey zâtî olsa, onun zıttı ona arız olamaz.” buyuruyor. Mümkinlerin varlıkları zatlarından değildir, Allah’ın var etmesiyle var olmuşlardır. Onun için varlığın zıddı olan yokluk ona arız olabilmektedir.  Meselâ, biz niçin ölüyoruz? Hayatımız zâtî olmadığı için. Neden  ihtiyarlıyoruz?  Gençliğimiz zâtî değil de ondan.  Neden hastalanıyoruz?  Sıhhatımız zâtî olmadığından.

Bütün mülkün yegane maliki ve bütün varlıkların tek Halıkı  olan Allah, hiçbir mahlukunu ve dünyada cereyan eden hiçbir hadiseyi, yahut hüküm süren hiçbir kanunu bu mümkinlerin eline bırakmaz. Onlara “ tevdi ve tefviz” etmez.

"Arşın sahibinden maada, arşın altındaki şeylere bizzât tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır!"

İmkân dairesi deyince bütün mahlukat anlaşılır.

Arşı şöyle tarif ediyorlar : Bütün âlemlerin idare edildiği emir âlemi.   Maddî değil. Madde kürsüde bitiyor diyorlar. Ötesi maddi değil.

Bütün  kâinatın maddesi insanın bedeni gibi. Nasıl insan bedenini idare eden bir manevi kalp ve ruh varsa, bütün şu madde alemini idare eden bir arş var.  Nasıl levh-i mahfuzun bizdeki misâli hafıza ise, aynı şekilde arşın da bizdeki temsilcisi de kalptir.

Meselâ, kalbimize bir yere gitmek geliyor da sonra o yere gitmeye karar veriyoruz. Beden o kalbin emrinde. Nereyi istiyorsa oraya gidiyor. Bunun gibi,  bütün alemler de  arştan idare ediliyor.

Arşı, “İlâhî emirlerin melaikelere ilk tebliğ edildiği makam” diye de tarif ediyorlar. Arşın sahibi, bütün alemleri idare ederken, artık arşın altındaki mahlukata O’ndan başka kim tasarrufta bulunabilir!?..

"Kellâ. Çünki o kudret kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin."

Biz sonradan yaratıldığımız için, varlığımızın başı ve sonu olduğu gibi, kudretimizin de başı ve sonu var. Keza, ömrümüzün de, ilmimizin, görmemizin, işitmemizin de sınırları var. Her şeyimiz sınırlı bizim. Ama Allahın kudreti “kısa ve kasır olmayıp muhit bir kudret”. Her şeyi ihata ediyor.

Muhit;  ihata eden, kaplayan demektir. Şu anda hava hepimizi kaplamış; hepimizin ciğerlerini o temizliyor.  Her taraf hava ile kaplı. Bir boşluk yok ki oraya bir başka varlık  girsin de bir kısım ciğerlerde de o temizlik yapsın.

Allah’ın sonsuz kudreti de her şeyi ihata etmiş. Bir boşluk yok ki araya bir şerik girsin de o da bir iş görsün.

"Maahaza ceberutiyet ve istiklaliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibadullahın enzarını kendine celbeden ismî bir vasıta bulunsun."

“Kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti,” ifadesi şu hadis-i kutsiye bakıyor:

“Ben gizli hazine idim. Bilinmek istedim (bilinmeye muhabbet ettim) de mahlukatı yarattım.”

Allah, kendini tanıttırmak istedi. Kudretini tanıtmak için, yer ve göğün yaratılması  gibi, kudret gerektiren nice işler sergiledi.

İlminin tanınması için her mahlukunu ince bir ilim ve hikmetle dokudu. Rahmetini tanıtmak için, rahmete muhtaç canlılar yarattı ve bütün bir kâinatı onların her türlü ihtiyaçlarına koşturdu.

Hayat sahibi olduğunu tanıtmak için meleklerden, insanlara kadar nice canlılar yarattı.

Örnekler çoğaltılabilir.

Bir gecekondunun kendi kendine olduğuna kimse inanmaz.

Dört tane tuğla kendi kendine bir araya gelmez, dört tane tahta kendiliğinden çakılmaz da, yüz trilyon hücre nasıl bir araya gelir de insan olur?  Şu kadar yıldız nasıl birliktelik sağlar da sema olurlar. İşte, atomlardan hücrelere, hücrelerden yıldızlara kadar her şeyi yaratan Allah, kendini bu mahlukatıyla tanıttırmak istediği gibi, sevdirme de istiyor. Bütün bu varlıklardan fayda görüyoruz, hepsini seviyoruz.

Hayata kavuşan bir canlı  hem Allah’ı Hayy ve Muhyi olarak bilir, hem de O’na karşı kalbinde büyük bir minnettarlık taşır.

Öte yandan, mahlukatın güzel, rengarenk, sevimli yaratılmaları da ayrı bir sevgi sebebidir. Bir elma, renksiz, kokusuz, tatsız da olsaydı, biz o kuru ağaçtan bu faydalı gıdayı çıkaran Allah’ın ilmini, kudretini ve rahmetini yine tanırdık. Ama, o elmaya bu özellikleri de takmakla bu tanıtmaya bir de “sevdirme” eklemiş oluyor.

Kendini tanıtmak ve sevdirmek için bu mahlukatı böylece yaratan Cenâb-ı Hakk’ın “ceberutiyet ve istiklaliyeti” müsaade etmez ki, O’ndan başkasına minnettar olunsun, O’ndan başkası sevilsin ve onlara ibadet edilsin.

O’ndan başkası hep mahluk, O’ndan başkası hep memurdur.

Önceleri memurlar maaşlarını, “mutemet” denilen  bir başka memurdan alırlardı. Ama çok iyi  bilirlerdi ki,  paraları o memur kendi cebinden vermiyor. O da maaş almaya muhtaç bir memur.

Parayı  mutemedin elinden alırlar ve onun vermediğini de çok iyi bilirlerdi. Bu nokta çok önemli.  Biz de elmayı “dalların ellerinden” alıyoruz, ama meyveyi ağacın vermediğini biliyoruz.

Bütün sebepler o meyve ağacı gibi. Hepsi mahluk, hepsi memur.  Allah’ın “ceberutiyet ve istiklaliyeti müsaade etmez ki”  O’na hamd etmek yerine, bu memurlara minnettar olunsun, onlara şükredilsin.

"Maahaza küll ile cüz'de, nev' ile ferdde yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesanid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir."

Küll, “bütün” demektir, cüz ise “parça”. Küll ağaç ise, cüz dal olur. Küll beden, cüz ise herhangi bir organdır. Ağacı yapanla dalı yapan başka olamayacağı gibi, bedeni yapan başka, hücreyi yapan başka olmaz. Zaten küll, cüzlerden meydana geliyor.

Bir cümle yazdığımızda, o cümle küldür, kelimeler ise cüz.   Cümleyi yazan kim ise her bir kelimeyi yazan da yine odur.

Bir de küllî-cüzî  meselesi var. “Nev' ile ferdde yapılan tasarrufat,” ifadesinde nev “küllîdir”, fert ise “cüzîdir”.

Külliyi, yani nevi kim yaratıyorsa, cüziyi, yani onun her bir ferdini de O yaratıyor. İnsan nevini yaratan kim ise, her bir insanı yaratan da yine O’dur.

Külliyatta çok geçtiği için bu konu üzerinde biraz daha duralım:

Küll ile cüz  farklı isimlerle  yad edilirler, ama küllî ve cüzî ayni isimle yad edilir.

İnsan örneği üzerinde konuşacak olursak, insan bedeni kül, el  veya ayak ise birer cüzdür. Ne ele, ne de ayağa  “insan” denmez. Ama “insan nevi” külli bir manadır, bir insan ise o küllinin bir ferdidir. Bütün insanlara da, o tek insana da “insan” denilir. Yani, külliye de cüziye de aynı isim verilir.

Üstat hazretleri, “Teşahhusattan mücerret bir mahiyet….”  derken bir bakıma küllînin tarifini yapmış oluyor. Küllî, nevin ismidir, bir şahs-ı manevidir, maddi bir cisim gibi değildir.

“Küll ile cüz'de, nev' ile ferdde yapılan”  tasarruflar iç içedir, birbiriyle dayanışma halindedir.

"Meselâ: Âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir."

Alem küll, arz ise ondan bir parça, bir cüz, bir menzildir. Bütün alemi kim sevk ve idare ediyorsa yer küremizi de intizam altına alan O’dur.

Yer küremizin tedbirine bizim tedbirimiz de dahildir.

"Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuunatına bakılır."

Mesela, at nevi yaratılırken, insan nevine bakılıyor, yani ona göre yaratılıyor. Atın gücü ve kuvveti kendisinden çok bize lazım. Rızkını koparması için o kadar güçlü olması gerekmiyor.  Otları, koyunlar  da koparıyor, kuzular da.  Öte yandan, atın otla beslenmesi de insana bakıyor, yani ona göre takdir edilmiş. O da aslanlar gibi et ile beslenseydi insanların at beslemeye güçleri yetmezdi ve onu yanlarında bir hizmetçi olarak barındırmazlardı.

"Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hâkeza bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudretle yapılır. Nasılki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiç bir şey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor."

Allah’ın kudretinin muhit olduğuna,  güneşin bütün katrelere, bütün kabarcıklara nurunu vermesi, hiçbirini hariç bırakmaması örnek veriliyor. Denizlerde, ırmaklarda, gözlerde, aynalarda icraat yapan, hepsine birlikte ışık ve ısı veren güneştir.

"Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü  tanzim eden zât, senin ef'al ve a'malini mühmel, başıboş, hesabsız, kitabsız bırakmayarak “İmam-ı Mübin”de yazar. Ona göre muhaseben olacaktır."

Ağacın bütün amellerini meyvesinde ve çekirdeğinde yazan Allah, insanın bütün kainatı  ilgilendiren amellerini “mühmel, başıboş, hesabsız, kitabsız bırakmaz.” Konunun tümünden anlaşılacağı gibi, bu hesap, insanın kulluk görevini yerine getirip getirmediği, Rabbine şükür ve ibadette bulunup bulunmadığı hakkındadır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zerre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 945 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...