"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tesbihat, ibadat, gayr-ı mahdud envalarıyla herşeyde vardır. Fakat, herşeyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip şuur edinmesi lazım değildir. Çünkü, husul huzuru istilzam etmez..." devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kainatta ne var ne yok, her şey Allah’ı tesbih edip, O'na bir şekilde ibadet ediyor. Bu tesbih ve ibadette, irade ve şuur sahipleri, bilerek ve irade ederek tesbih ve ibadette bulunuyorlar. İrade ve şuur sahibi olmayan diğer mahlukat ise, vazife ve fıtrat itibari ile tesbih ve ibadet yapıyorlar. İradesiz ve şuursuz olan bu mahlukat, hal dili ve vazife noktasından fıtri olarak tesbih ve ibadette bulunuyorlar. Onlar hal ve vazife noktasından ne yaptıklarını bilmeseler de, Allah’ın sonsuz ilmi onlar adına biliyor. Allah’ın bu bilmesi tesbih ve ibadet noktasından yeterlidir.

Bir vazife ya da ibadetin husulü, yani gerçekleşmesi, huzura; yani şuur ve niyete bağlı değildir. Nitekim kainatta her bir atom parçacığı, mükemmel vazife ve ibadet yapmasına karşın, bu atomda zerre kadar bir huzur ve şuur yoktur, yani ne yaptığından habersizdir. Demek bir şeyin hasıl olması, huzura bağlı değildir.

Saat; vakti bildirmek noktasında husul içindedir; ama ne yaptığını bilmediği için huzur içinde değildir. İradesiz ve şuursuz mahlukatta, huzur yerine husul hakimse, bizde yani şuur ve irade sahiplerinde de; tam aksine huzur hakim olmalıdır. Yani tesbih ve ibadetlerimizi, kime ve nasıl yaptığımızdan haberdar olmalıyız. Ne kadar huzur varsa, o kadar kalite vardır demek.

Tesbihin en yaygın manası, Allah’ı her türlü noksan sıfattan tenzih etmektir. Cenab-ı Hakk’ın zatı gibi, sıfatları, isimleri, fiilleri de noksanlıktan münezzehtir. Bütün sıfatları sonsuz ve mutlak, bütün isimleri güzel ve bütün fiilleri mükemmeldir.

Allah’ın fiilleri mükemmel olduğu gibi bu fiillerle yaratılan her bir mahlûk da kendi mahiyetine göre en mükemmeldir. Sadece bir örnek vermekle yetinelim. Elimize bakalım. Bundan daha mükemmel el olabilir mi? Ona ne bir parmak ekleyebiliriz, ne de çıkarabiliriz.

Nur’larda, İmam Gazali gibi birçok ehl-i tahkikin “daire-i imkânda daha ahsen yoktur” dedikleri önemle nazara verilir. İşte bir şeyin mümkün olan en mükemmel şekilde yaratılmış olması, onun -bir yönüyle- Allah’ı tesbih etmesidir. Bu manadaki tesbih canlı olsun cansız olsun kâinattaki her varlık tarafından yapılmaktadır. Şuursuz cisimlerin tesbihleri melekler tarafından temsil edilirler. Hayvanlarda şuur vardır ve kendi tesbihlerini de bilirler. Nitekim bir ayet-i kerîme de şöyle buyrulur:

“Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir.” – Nur Sûresi, 41

Burada şu noktanın önemle nazara alınması gerekir. Her varlığın mahiyeti gibi tesbihi de diğerinden farklı olduğundan biz kendi tesbihimizi ölçü alarak diğer canlıların tesbihlerini anlamaya kalkıştığımızda yanlış yaparız.

Üstat hazretlerinin kedilerin tesbihi hakkındaki şu değerlendirmesi bizlere bu konuda ışık tutuyor:

“ ... Bidâyette hır hırları arkasında “Yâ Rahîm” fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı “Yâ Rahîm” olur. Mahreçsiz, fasîh bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel “Yâ Rahîm” çeker. ... Sonra kalbime geldi, “Acaba şu ismin vech-i tahsîsi nedir ve ne için insan şivesiyle zikrederler, hayvan lisâniyle etmiyorlar?” Sözler

Soru şeklindeki son ifadeden anlaşıldığı gibi her hayvan kendi lisanıyla Hakk’ı tesbih eder. Biz tesbih denilince öncelikle Sübhanallah demeyi anlıyoruz. Bu, bizim tesbihimizdir. Semanın yerin ve onların içindeki her şeyin kendine mahsus tesbihi vardır ve bizim dilimizle yapılmayan bu tesbihleri anlamaktan âciziz.

“Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin. Lakin siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” – İsrâ Suresi, 44

Her varlığın tesbihi diğerinden farklı olduğu gibi, bir varlığın her bir organının tesbihi de diğerine benzemez.

“Fakat, her şeyin kendi tesbihat ve ibâdetini bütün vecihlerini dâima bilip şuur edinmesi lâzım değildir. Çünkü, husûl huzuru istilzam etmez.”

Örnek olarak namazı düşünelim. Biz kıldığımız namazın bütün vecihlerini, misâl âleminde, levh-i mahfuzda ve daha başka âlemlerde verdiği manevî meyveleri bütünüyle biliyor değiliz. Öte yandan, namaz kıldığımızda sürekli bir huzur halinde bulunmamız da söz konusu olmuyor. Bu hâl ancak büyük zatlara mahsustur. İnsan, namaza niyet edip tekbir getirerek namaza durduğunda aklı ve hayali başka işlerde dolaşsa da namazını kılmış oluyor. Yâni namaz ibadeti hasıl olmuş oluyor. Namazın husul bulması için sürekli huzur şart olmuyor.

“Tesbih ve ibâdet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malûm bir ibâdet olduğunu bilirlerse kâfidir.”

İnsan namaz kılarken, oruç tutarken yaptığı ibadetin ne tür bir ibadet olduğunu biliyor. Tam bir huzur olmasa da ibadet yaptığının şuurunda olması kâfi geliyor. Ondan sonrası ibadetin dereceleriyle ilgilidir. Üstat hazretleri namazlarda bir hurma çekirdeğinden koca bir hurma ağacına kadar dereceler olduğunu ifade ediyor.

Diğer canlılarda akıl olmamakla birlikte şuur bulunuyor ve onlar da Allah’a ibadet ettiklerinin şuurundadırlar. Ancak onların nasıl bir ibadet yaptıklarını bilmeleri lazım değildir. Dolayısıyla bu ibadete niyet etmeleri de lazım gelmiyor.

"İnsandan mâadâ mahlûkatta teklif olmadığından,"

Konunun sibakından da anlaşılacağı üzere tasbihat ve ibadette külli bir şuur ve külli bir huzur ancak insanlara mahsustur. İnsan mahiyet itibari ile öyle cihaz ve duygularla mücehhezdir ki, ibadet ve tesbihte külli bir şekilde huzur ve şuuru elde edebilir.

Lakin cinler ve sair mahlukatta bu külliyet ve kemalat insandaki kadar değildir. Burada işaret edilen husus bu külliyet ve kemalattır. Yoksa teklif sadece insana mahsustur derken, cinlerin teklif ve mesuliyeti reddediliyor, değildir.

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tesbihat, ibadat, gayr-ı mahdud envalarıyla herşeyde vardır. Fakat, herşeyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip şuur edinmesi lazım değildir. Çünkü, husul huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibadet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malüm bir ibadet olduğunu bilirlerse kafidir. Zaten Mabud-u Mutlakın ilmi kafidir. İnsandan maada mahlükatta teklif olmadığından, onlara niyet lazım değildir. Ve keza, amellerinin sıfatını bilmek de lazım değildir."(1)

Bu cümlelerde, yapılan ibadetin ve tesbihatin bütün detaylarını ve manalarını bilmenin şart olmadığı ifade edilmektedir. Yalnız yapılan ibadetin kime yapıldığını bilmeleri yeterlidir. Nitekim namaz ibadetinde de bu tablo ile karşılaşııyoruz. Namaza niyet ediyoruz. Ancak namazda okuduğumuz bütün surelerin manalarını detayları ile düşünmediğimiz oluyor. Şuurlu varlıklar için, kime ne ibadet yaptığını bilmesi yeterlidir. Makbuliyeti ve neticesi her daim şuuri olmayı gerektirmiyor. Şuursuz varlıklar ise, lisn-ı hal ile yaptıkları tesbihatlarının ne olduğunu ve ne anlam ifade ettiğini bilmek zorunda değillerdir. Sebebini ise son cümlelerde izah edilmektedir. Şöyle ki: Zaten Mabud-u Mutlakın ilmi kafidir.

Bu konuyu biraz daha açmak gerekirse, Ayeti kerime ilede sabittir ki yerde ve gökte ne varsa Cenab-ı Hakkı tesbih ederler; kendilerine mahsus dilleri ve fiilleri ile ona bir nevi ibadet ederler.

İnsanda kendinde var olan maddi ve manevi bütün cihazlar kendilerine has dilleri ile bir nevi ibadet ederler, midenin acıkması, vucudun susaması, hulasa bütün işleyen programların işleyişi bir nevi ibadet ve zikirdir. Bu konuda Üstadımız; bir nevi ibadet olan şükür için olduğunu belirtiyor:

"Rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalalet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor; şükürden, şirke gidiyor."(2)

Burada şuursuz varlıkların ibadet olan şükrün mahiyetini bilmeleri lazım gelmiyor. Yalnız insan şuur sahibi olduğundan mahiyeti ibadete dayalı olan o iştah, iştiyak, telezzüz vb birçok haletin mahiyetini İnkar veya gaflet ile değiştirip zarara giriyor. Halbuki o nimetlerin Allahtan geldiğini bildikten sonra ,nimetleri ince mahiyetlerini ve içinde saklı Esma-ı İlahiyeyi bilmese de şükür ve ibadet vazifesini yerine getirmiş olacak.

Bu cihet emri ilahi olan namaz, oruç vb ibadetlerde de geçerlidir. İnsanların çoğunluğu avam olduğundan namaz vs. ibadetlerin bütün mahiyetlerini bilemeyebilirler. Yanlız o ibadetin Allah için olduğunu ve onun emri olduğunu bilip yapmaları yeterlidir. Bu konuyu Üstadımız bir başka risalede şöyle açıklıyor:

"Sakın deme: “Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede?” Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecata göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar meratib bulunur. Öyle de: Namazın derecatında da daha fazla meratib bulunabilir. Fakat bütün o meratibde, o hakikat-ı nuraniyenin esası bulunur."(3)

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale.
(2) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup Beşinci Risale.
(3) bk. Sözler, Yirmi Birinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

nurunnuru
"Tesbih ve ibadet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malûm bir ibadet olduğunu bilirlerse kâfidir." Cinler bu ciheti ile teklife muhataptır. İnsan ise kapasitesi ve etkileşimi gereği herşeyin tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini idraki nisbetinde niyet ederek ubudiyetini arz etmesi gerekmektedir. Bu anlamda aşağıdaki hususlar çok dikkat çekicidir: "İnsan, santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kainattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh, insanın, o kanunlara intisap ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lazımdır ki, umumi cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı alemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da, ancak o emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur." İ.İ'caz. "Cenâb-ı Hak celîl ulûhiyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, latîf hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havâss ve hissiyât ile, bu derece cevârih ve cihazât ile ve muhtelif âzâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve mâneviyât ile teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi' ve pekçok âlât ile, hadsiz enva-ı nimetini, aksâm-ı ihsanâtını, tabakât-ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz enva-ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tattırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihazâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır." 32. söz "İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazîne-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesîleyi elden bırakma. Ona yapış; âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi, bütün kâinatın duâlarını kendi duân içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumi gibi "iyyakenestaıyn" de, kâinatın güzel bir takvîmi ol." 23.söz
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...