Block title
Block content

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle..." Devamıyla izahı?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Enaniyet, “kendini hür ve müstakil zannetmek, yâni Allah’ın kulu olduğunu, bütün organlarını ve duygularını O’nun ihsan ettiğini, bütün işlerini O’nun verdiği güç ve kuvvet ile gördüğünü unutarak kendine güvenmek, şahsî kemaliyle övünmek” halinin simgesidir.

İnsan Rabbini unuttuğu ölçüde kendinde bir varlık vehmeder, yaptığı işleri kendi nefsine vererek gurur ve kibre düşer; bir yerlere sığmaz olur.

Daima ene merkezli olarak düşünen insana kul olduğunu, sonsuz âciz ve fakir olduğunu, bütün ihtiyaçlarının ancak Allah tarafından görüldüğünü hatırlatan en büyük vesile zikirdir. Zikir, anmak, hatırlamak demektir. Allah’ı anmak nefsin enaniyatini kırar, ona haddini bildirir.

Tarikatlarda “Hu” zikri çokça yapılır. Hu, zamirdir ve O demektir. Bu zamirle Allah kastedilir. Nefis ben dedikçe, zâkir O der. Bu manevî mücahede her insanın kalbi ile nefsi arasında da cereyan eder. Nefis kendini methetmekten lezzet alırken, kalb Allah’ı anmakla tatmin olur.

Allah’ı anmak, doğrudan, zikretmekle olabileceği gibi, en büyük zikir olan namazda da insan sürekli olarak Allah’ı hatırlar. Bütün medih ve senanın ancak Allah’a mahsus olduğunu hatırlar. Bütün âlemleri yarattığını ve terbiye ettiğini hatırlar. Ancak ona ibadet edilebileceğini ve ancak ondan yardım dileneceğini hatırlar. Onun noksanlardan münezzeh olduğunu, bütün kemâl sıfatların Ona mahsus oluğunu hatırlar.

Bunun yanında, her bir sünnete uymak da zikrin ayrı bir şeklidir. Keza, her bir haramdan sakınmak da yine zikirdir. Zira, o sakınma Allah’ı ve âhireti hatırlamanın sonucu olarak gerçekleşmiştir.

Bu ders bir yönüyle de Otuzuncu Söz olan ene bahsinin bir çekirdeği gibidir. O Söz’de güzelce izah edildiği gibi, insana verilen enaniyet Allah’ı tanıması için verilmiştir.  Ben kulum diyecektir ki Rabbini tanısın, ben mahlukun diyecektir ki Hâlık’ını bilsin. Ben memluküm diyecektir ki Malikini bilsin. Ben merzukum, rızıklanıyorum  diyecekir ki Rezzak’ına şükretsin.  Böyle nice ulvî gayeler için insan ruhuna verilen “benlik ve hürriyet”, yanlış kullanıldığında insanı firavunluğa kadar götüren bir kibir aleti  haline gelir.

Allah’ı zikretme sayesinde kulluk şuuru inkişaf eden bir insan, artık “Hâlık-ı Semâvat ve Arz'a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.”

Hafî zikirde tekbirler, tesbihler ve diğer zikirler sessizce yapılırken, cehrî zikirde  aleni ve sesli olarak yapılırlar. En büyük zikir olan namazda zikrin her iki şubesi de yer almıştır. Meselâ, sabah, akşam ve yatsı namazlarında imam Fatihayı ve zamm-ı sûreyi sesli olarak okurken, önle ve ikindi namazlarında gizli okur. Bu ise her iki zikrin de makbuliyetine ayrı bir delil, ayrı  bir işarettir.

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşvünemâ bulamaz, ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, 'Allah Allah' zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur."(1)

Tohum delindiği zaman içindeki gelişip büyüme programı zarar göreceği için, artık o tohum sümbüllenemez, yani tohum  bir cihetle ölür. Aynı şekilde insana Allah tarafından takılmış olan benlik duygusu da hayrı ve şerri içinde barındıran bir  tohum gibidir. Bu duygu İslam ve iman ile ıslah edilmez ve kendi haline ya da felsefenin batıl zihniyetine bırakılırsa, o zaman benlik şer namına sümbüllenip insanı yutar. Yani insan kendine tapacak kadar bencil ve egoist bir ruh hastası olur.

Allah insana sahiplenme anlamında benlik duygusunu mutlak isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani insandaki cüzi ilim, cüzi kudret, cüzi irade, cüzi sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın  isim ve sıfatına açılan bir pencere gibidir. İnsan bu pencere ile Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar.

Mesela der "Ben şu küçük hanemin idarecisiyim Allah ise bütün kainat hanesinin Rabbidir; ben cüzi kudretimle şu evi yaptım, Allah ise sonsuz kudreti ile kainat evini yapıp yarattı; ben cüzi ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir her şeye muttalidir vs..."

İnsan sahip olduğu bu cüzi ve farazi hatlar ile kıyas yaparak Allah’ın sonsuz isim ve  sıfatlarını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için Allah’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti. Ama bu sahiplenme duygusu tersine işletilirse o zaman Allah’a meydan okuyan bir araç haline dönüşüyor.

Ene hastalığını genel hatları ile dört derece ve aşamaya ayırabiliriz.

- Enenin birinci derecesi, kişilerin emsallerine olan enaniyet ki bu kalbi bir marazdır. Ve ene ağacının tohum halidir. Bu halde iken başı tevhit ve zikir ile ezilmez ise, terakki ve tekamül ile gelişir, en sonunda insanı yutacak bir şekle dönüşür.

- Enenin ikinci derecesi alim ve evliyalara olan enaniyet ki bu manevi bir sapkınlık ve dalalettir, ama küfür değildir. Bu ene ağacının fidan olmuş halidir. Bundan sonraki süreçler küfür hattına yaklaşmaktır. Ekser hodgam ve nefsi ile mağrur dalalet imamları ve kanaat önderleri bu sürecin mahsulleridir. Mutezile imamları gibi.

- Enenin üçüncü derecesi ve aşaması peygamberlere karşı olan enaniyettir ki bu küfür olan bir enaniyettir. Çekirdek olan enenin ağaç kıvamına yaklaşmış şeklidir. Ebu Cehil'in Peygamber Efendimize (asm) olan enaniyeti buna örnek olarak verilebilir.

- Enenin dördüncü ve en son ve en dehşetli derecesi ise Allah’a karşı olan enaniyettir. Firavunun enaniyeti buna örnek teşkil eder. Bu merhalede artık ene ağaç şekline gelip insanı bel etmiş ve bütün aza ve cihazları ene şekline dönüşmüştür. İnsan bu merhalede kendini İlah olarak görüyor. Kendince her şeye rububiyet veriyor.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Hubab.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

fakirullah
Cenabı Hak bize ene isminde bir cihaz vermiş. Bu cihaz "ben" dediğimiz mananın içini dolduruyor, öyle ki Rabbimizin bize taktığı maddi, manevi her türlü varlığı bu "ben" sahiplenerek, kendini hepsinin sahibi hatta, kendisinden kaynaklıyor, kendinden çıkıyor zannedebiliyor. Kendisinde bir malikiyet, bir kudret, hatta bir rububiyet görebiliyor. Çünkü bu numuneler eneye derc edilmiş, o numunelerin asıl sahibini tanıttırsın diye. İşte bu hisler "Allah Allah" zikrinin şua ve hararetiyle delinirse, yani kendisine takılan kemalatların Allah'ın mülkü ve sanatı olduğunu anlarsa; kendisinde görünenin Allah'ın sanatından başka bir şey olmadığını hissedip, kendini Allah'a verirse; kendindeki rububiyet, kudret gibi hislerin asıl olmadığını, Allah’ı anlamak için bir kıyas aracı olduğunu anlarsa, o zaman tevhidi bulur, imanı elde eder. Eğer bu "ene" cihazının hissettirdiği manalar temizlenip düzeltilmez de kendi haline bırakılırsa, ene büyüyüp gafletle firavunlaşır. Kendisi mevhum bir şey olduğu halde vücudlar, hayırlar, güzellikler kendinden çıkıyor zanneder; kendi varlığını Allah'ın sanatı olarak göremez, hafi bir şirkte kalır. Sonra gafletle ene katılaşıp, şeffaflığını kaybeder; esbab şirki başlar, sonra daha kalınlaşırsa tabiata icad verir. En nihayet ne kendinde, ne kainatta Allah'ı göremez olur..eliyazubillah. İnsan bu eneyi önce fark eder, şirkli hislerinin hakikate muhalif olduğu anlar ve enesini peygamber(AS)’ın terbiyesinde temizlerse daim Allah’ı kendinde ve kainatta gören bir insan olur. Kalbi ve aklı daim marifetullah nurlarını ruhuna taşır. Cenabı Hak lutfuyla mazhar etsin.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nihat123
Allah razı olsun sizden.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...