Block title
Block content

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Umumî olan bir in'am ile inayet-i şahsiye arasında münafat yok. Meselâ: Bir ziyafete yapılan umumî bir davet altında şahıslar da davet edilmiş olur..." İ'lem'i izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ’lem Eyyühel-Aziz! Umumî olan bir in'am ile inayet-i şahsiye arasında münafat yok. Meselâ: Bir ziyafete yapılan umumî bir davet altında şahıslar da davet edilmiş olur."

İn’am; nimetlendirmek, ikram etmek demektir. Herkese yapılan bir ikram “umumi in’am” oluyor. Bir de bir kişiye özel olarak bir nimet takdim ettiğinizde bu  hususi bir in’am olur.

Bu ikisi arasında münafat yani bir zıddiyet yoktur. Meselâ, iş arkadaşlarınızın tümüne, “Yarın sizi yemeğe bekliyorum.” dediğinizde, kimse diyemez ki, ben davet edilmedim.

Allah’ın umumi ihsanları var ve her tarafı  kaplamış. Herkes ve her hayvan onlardan istifade ediyor. Mesela, hava, umumî bir in’amdır. Bütün teneffüs edilenler bu davete çağrılmışlar. Soğuk havalarda bunu daha iyi anlıyoruz. Bakıyoruz, bir insanın ağzından buhar çıkıyor. Yanı başında, koyunun da ağzından buhar çıkıyor, atın ağzından da.  Hepsi nefes alıyor ve hava sofrasından hep birlikte nimetleniyorlar. Hepsinin Allah’ın davetine geldiklerini daha iyi anlıyoruz. Bu davetlilerden birisi diyemezsin ki, hava nimetinde ben kast edilmedim.

"Yani, bu ziyafet umumî olduğundan davet umumiyette kalır, şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binaenaleyh Allah'ın nimetleri vakıf malı  veya nehir suyu gibi umumî olup, in'amında şahıslar kasdedilmemiş değildir."

Cenâb-ı Hak yer küreyi bize beşik veya gemi yapmış. Havayı kanımızın temizlenmesine, güneşi görmemize vesile kılmış. Yeryüzü tarlasında bir ziyafet veriyor.

Kimler bu ziyafete davet edilmişler? Bu günkü  tespite göre, bir milyon altı  yüz bin tür canlı. Bunlardan birisi de insan türü.

Ve her birimiz  bu türün birer  ferdiyiz.

O halde kimse diyemez ki, “Bu nimetler sadece bana değil, herkese veriliyor. O halde benim bunlara karşı şükretmem gerekmez.”

Herkese nimet verilirken, biz de kastedilmişiz. Kast edilmişiz ki, bize de göz verilmiş; güneşten ziya alıyoruz. Bize de mide verilmiş; taamları yiyoruz. Bize de kulak takılmış, sesleri işitiyoruz.  Kastedilmemiş olsaydık bize o alıcı cihazlar takılmazdı. Madem o alıcı cihazlara sahibiz,  o halde biz de özel olarak davet edilmiş gibiyiz.

Nefis, ters bir mantık ile bu gerçeği  görmezden geliyor ve şükürden kaçmak istiyor.

İnsan, günde iki veya üç kere yemek yiyor ve ardından dua ile şükrünü ifade ediyor. Yemekler arasında belli bir süre geçiyor. Bu süre içinde insan tekrar acıkıyor ve yeniden yemek yiyor ve tekrar dua ediyor. Ama sürekli nimetlerde insanın aklına dua etmek gelmiyor. Meselâ, insan sürekli olarak nefes alıyor ama  “yemek duası” gibi, bir de “hava duası” etmiyor. Halbuki hava, yemekten çok daha önemli. İnsan, günlerce yemeksiz yaşıyor ama havasız yaşayamıyor. Birkaç dakika hava almasa beyin hücreleri felç oluyor. Bu süre önceleri yedi dakika olarak ifade ediliyordu; şimdi dört dakika diyorlar.

Bir diğer örnek:

Uçak piste indi mi, yolcular pilotu alkışlıyorlar, ona bir çeşit teşekkür ediyorlar. Halbuki, dünya üzerinde sürekli seyahat ediyoruz. Ama aklımıza şükretmek gelmiyor. “Dün Çarşambada idik, bugün, Perşembeye geldik; nasip olursa yarın Cumaya varacağız.” diye geçmiyor aklımızdan.

İşte namazların bir hikmeti de bu yolculuğu bizlere hatırlatması. Sabah namazına kalkıyoruz. Yatsıdan beri sekiz-on saat yol aldık ve Rabbimiz bizi dünya gemisiyle bu sabaha da ulaştırdı. Geceden kurtulup gündüze, dünden beri yol alıp bu güne eriştiğimiz için Allah’a hamd ediyor ve bunun bir ifadesi olarak sabah namazını kılıyoruz.

Elbette ki, bu mana sabah namazının sadece bir yönü; daha çok cihetleri, çok hikmetleri var.

Diğer vakit namazları  da aynı şekilde düşünülebilir.

Bir Müslüman, günde beş defa farz olarak, yani Allah’ın emri gereği Rabbini hatırlıyor, kul olduğunu hatırlıyor. Başıboş olmadığını hatırlıyor. Mazhar olduğu maddî ve manevî nimetleri hatırlıyor. Ve nihayet yolcu olduğunu, ebedi yurduna doğru durmadan yol aldığını hatırlıyor.

Bunun dışında, Peygamberimiz (asm.)  kuşluk namazından, şükür namazına, sefer namazından evvabin namazına  kadar bir çok nafile namazlar da kılmış. Zaten teheccüt namazı kendisine vacip.

Her mümin de elinden geldiğince nafile namazlarını  da artırmaya çalışmalı, Allah Resulüne bu yönde de uymaya gayret etmeli.

Mümine Allah’ı sürekli hatırlatacak çok önemli bir vesile daha var: Sünnet üzere yaşamak.

Yeme ve içmeden, yürümeye, yatmaya kadar her hususta Peygamberimizi taklit etmeye çalışan bir mümin, bu taklitlerin her defasında Allah’ı hatırlamış ve Üstadın ifadesiyle “bir nevi huzur” bulmuş olur.

"Ancak o umumiyette hususiyet de maksuddur. Binaenaleyh eşhas o umumî in'amda kasdedilmediklerinden o nimetlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehab etmek hatadır."

Her insan düşünmeli ki, dünya benim için dönüyor, güneş benim için doğuyor, Ay bana takvimcilik ediyor ve yol gösteriyor, ağaçlar meyvelerini bana uzatıyorlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Zerre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 761 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...