Block title
Block content

İlmin Mahiyeti ve İnsanlığın Mutluluğu Yönünde Kullanımı: Said Nursî'ye Göre İlim ve İlim Adamı

 

Aşağıdaki tebliğde, ilim konusu (ilmin mahiyeti ve insanlığın mutluluğu yönünde kullanımı) üzerinde durulacaktır. Tebliğimizde Risale-i Nur Külliyatı’nda ilim ve ilim adamı kavramlarına ağırlık verilecektir. Bu konudaki açıklamalarımızın üç kaynağı olacaktır: Kur’an-ı Kerim, Hadisler ve Risale-i Nur Külliyatı. Bu konuda ileride daha geniş ilmi çalışmalar yapılacaktır ve yapılmalıdır.

Birinci Bölüm: İlim ve İlim Adamı

İlim nedir?

İlim, bir konunun etraflı ve bütün unsurlarının öğrenilmesi faaliyeti demektir. Mesela “hukuk ilmi” diye bir ilim var. Bu ilmin kaynaklarını, özelliklerini, sınırlarını vb. taraflarını incelemek ve öğrenmek ilim öğrenmektir. Tıp ilmi için de aynı şeyler söylenebilir. Bazı ilimler “sosyal ilimler” bazıları ise “müspet ilimler” olarak adlandırılmışlardır.

Hadislerden anladığım kadarı ile Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) “ilim” tabiri ile her iki grupta da yer alan ilimleri kastetmektedir. O halde hukuk, ilahiyat, tıp, matematik, jeoloji vb. ilimlerin hepsi de “ilim” tabiri içine girer.

a) İlimlerin Tasnifi

İlimleri sınıflandırmak ve kaç tür ilim olduğunu ifade etmek için eskiden beri gayretler görülmüştür. Bu sınıflandırmalar ilimlerin mahiyetini değiştirmez, sadece türlerini bilmeyi kolaylaştırır. Çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır: sosyal ilimler (hukuk, ilahiyat, edebiyat vb.) ve müspet ilimler (mühendislik, tıp, jeoloji vb.); beşeri ilimler (hukuk, ilahiyat, edebiyat vb.) ve tabii ilimler (mühendislik, tıp, jeoloji vb.); dini ilimler (tefsir, hadis, fıkıh vb.) ve dini olmayan ilimler (tıp, mühendislik vb.). Bu son sınıflama, daha çok İslami ilimler meşgul olanlar tarafından yapılan bir ayırımdır.

Bu ayırımların her biri ayrı bir kriteri esas almaktadır. Aldığı kritere göre de ilimler farklı isimlerle ayrı bölümlerde yer almaktadır.

b) Nursî’nin Tasnifi

Bütün bu ayırımlardan haberi olan Nursî, ilimleri değişik bir kritere göre de sınıflandırmıştır:

“İlim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallah o cümledendir.”[1]

 Nursî’nin bu açıklamaları bir hadisi hatıra getirmektedir. Bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlim ikidir, kalpte sabit olan ilim, faydalı olanıdır. Eğer ilim sadece dilde olursa, bu, kıyamette Allah için kulları aleyhindeki durumların da hücceti olur.”[2]

Burada ilme ve ilmî çalışmalara kuvvetle inanma ve onu benimseme ifade edilmektedir. İlmin kalpte sabit olması, faydalı olması demektir. Yani ilmin benimsenmesi ve insanlara bir fayda sağlaması demektir. Yok, eğer insanlara bir fayda sağlamıyorsa, sadece dillerde dolaşan fakat kimseye faydası olmayan bir ilim tavsiye edilmemektedir, çünkü bu ilim, kıyamet günü Allah için kulları aleyhindeki durumlarda delil olur.

 Nursî’nin bir başka ayırımı ise şöyledir:

“Mesail iki kısımdır:

Birisinde telahuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır. Kısm-ı diğerîde esas itibariyle telahuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hariçte bir uçurum üzerinden atlamak veyahut bir dar yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir. Teavün faide vermez.

Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı, ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm-u İlahiye’dendir. Lâkin eğer çendan telahuk-u efkâr bu kısm-ı saninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemez ise de; bürhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir”(Muhakemat, s. 17).

İlmin Değeri

Bu konuda şu hadisleri zikredebiliriz. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlmin tâlibi (talebesi) Rahman’ın tâlibidir. İlmin tâlibi ve onu isteyen, İslâm’ın rüknüdür. Onun ecir ve mükâfatı, peygamberlerle beraber verilir.”

Bu hadis-i şerif de yine kapsamlı bir şekilde ilim öğrenmenin faziletini anlatan bir hadistir. İlmi isteyen, yani öğrenmek isteyen bir öğrenci, bir Âlim-i Rahman’ın da talibidir. Yani onu da isteyendir. Rahman, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Yani Allah’ın rızasını ilmi öğrenmek suretiyle kazanmak istiyor demektir. Aynı şekilde ilmi istemenin, İslâm’ın bir rüknü, bir temeli olduğu belirtilmektedir.

Bir diğer hadiste ise Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:

“İlminden menfaat görülen bir âlim, bin âbidden hayırlıdır.”

İlminden menfaat görülen bir âlimin bin âbidden daha hayırlı olduğu müjdesi bu hadiste yer alıyor. İnsanlar onun ilminden istifade ettiği müddetçe, o zaten sevabı kazanmaya devam ediyor, demektir.

 Nursî bu konu ile dolaylı bir noktayı şöyle ifade etmiş:

“Hem, İmam-ı Şafii’den (r.a.) rivayet var ki: ‘halis talebe-i ulumun rızkına ben kefalet edebilirim’ demiş. ‘Çünkü rızıklarında vüs’at ve bereket olur.’ madem hakikat budur...” (Kastamonu Lahikası, no: 124, s. 249).

Bir hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Âlimlerin mürekkepleriyle şehitlerin kanı muvazene edilse, tartılsa, muhakkak ki Allah yanında âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanına üstün gelir.”[3]

Burada âlimlerle şehitler karşılaştırılıyor ve âlimlerin mürekkebinin şehitlerin kanından daha üstün olduğu ifade ediliyor. Gerçekten de âlimler insanlara doğruyu öğrettikleri için, yani ilmi öğrettikleri için, insanlar terakki etmekte ve yükselmektedirler. Aynı şekilde, askerlere de yol gösteren, dinin emirlerini onlara anlatan, onlara ilim öğreten yine âlimlerdir. Askerler savaşta canlarını vererek cihat etmektedirler ve böyle bir gayret esnasında şehit olmakla, cennetle müjdelenmişlerdir.

Bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Kişi ölünce sevap defteri kapanır, ancak üç kişi bundan müstesnadır: Biri, kendine dua eden sâlih bir evlat yetiştiren; diğeri, devamlı istifade edilen bir eser bırakan (vakıflar gibi) ve üçüncüsü ise kendisinden istifade edilen (veya onunla amel edilen) bir ilim bırakan kimsedir.”

Bu hadis-i şerifte bazı kimselerin öldükten sonra da sevap kazanacağı müjdesi verilmektedir. Bu kimselerin üç grup insan olduğu ifade edilmiştir. Biri hayırlı bir evlat yetiştiren, ikincisi devamlı istifade edilen bir eser (vakıf eserleri gibi) bırakan, üçüncüsü de kendisinden istifade edilen bir ilim bırakan kimsedir. Bizi burada daha çok üçüncü şık ilgilendirmektedir. Böylece ilmî eser bırakan; kitap, makale ve benzeri eserlerle insanların devamlı istifadesini sağlayan kimsenin sevap defteri, öldükten sonra da devam etmektedir. Ne mutlu o kimseye ki öldükten sonra dahi sevap kazanmaya devam eder! Nursî bunlardan biridir. Nursî’nin binlerce sayfalık kitap ve makale yazıp bıraktığına burada sadece işaret edelim.

Bir diğer hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyurmuştur:

“Bir ilim talebesi ilmi tahsil ederken eceli gelse, vefat etse; onun derecesiyle peygamberlerin derecesi arasında bir derece (peygamberlik derecesi) kalır.”

Burada yine ilme teşvik ve bir müjde söz konusudur. Bir ilim talebesi ilmi öğrenirken, yazarken ve öğretirken eceli gelse, vefat etse onunla peygamberlik derecesi arasında bir derece fark olduğu müjdesi verilmektedir. Bir insanın ne zaman öleceği (ecel) bilinmeyen şeylerdendir. Bu hadis böylece devamlı olarak ilim ile meşgul olmaya teşvik etmiş olmaktadır, ta ki ilim ile meşguliyet esnasında ecel gelip o kişi ölürse, hadiste beyan buyrulan ecir ve sevabı alsın.

Bir diğer hadis-i şerif şöyledir:

“Bir ilim talebesi (veya âlim) ilim öğrenirken eceli gelse ve ölse o şehittir.”[4]

Yukarıdaki hadisin manaca devamı veya aynı manada ve istikamette başka bir rivayetidir. Burada bir ilim talebesinin veya âlimin ilim öğrenirken eceli gelip ölmesinden bahsedilmektedir. Böyle bir kimse şehit sayılmaktadır. Yani cennetle müjdelenen kimselerden biri olmaktadır.

Bu konuda Nursî şöyle diyor:

“Eski talebeliğim zamanında mevsuk zatlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: ‘ciddi, müştak, halis talebe-i ulum, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misali ve bir medrese-i maneviyede bulunuyor gibi, o âleme muvafık bir vaziyet ihsan ediliyor’ diye, o zaman talebe-i ulum içinde çok defa medar-ı bahis oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe-i ulumun en halisleri Risale-i Nur talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühtü, Asım ve Lütfü gibi zatların vazifeleri devam ediyor” (Kastamonu Lahikası, no: 163, s. 314).

Âlim

Burada kastedilen, belli bir ilim derecesini elde eden kimse demektir. Ve özellikle bir ilmi derinlemesine ve genişlemesine bilen kimse demektir. Bu şu demektir: Her profesör, âlim sayılmaz. Profesör belli bir ilim derecesine kavuşmuştur, ama bazı profesörler kendi meşguliyet alanları olan ilmi dahi derinlemesine ve genişlemesine bilememektedirler. Bu sebeple âlim tabiri daha çok seviyeli ilim adamlarını ifade eder ve bir üstünlüğe işaret eder.

Hazret-i Peygamber’in (aleyhissalatü vesselam) beyanlarından anlaşıldığına göre, âlimler bir açıdan ikiye ayrılır: iyi âlim ve kötü âlim.

Aşağıdaki hadislerden de görüleceği üzere, Hz.Peygamber (aleyhissalatü vesselam) bilhassa kötü âlimler tabirini, yani “ulemâus’su” tabirini kullanmakta ve kötü âlim tabirini Müslümanlara ikaz ederek ve kötü âlim olmamaları için uyararak beyanda bulunmuşlardır.[5]Bunun tersi “iyi âlim” tabiridir. İyi âlim de, yine aşağıdaki hadislerden anlaşılacağı gibi, ilmin gereklerini yerine getiren mesela, öğretmek için çabalayan ve benzeri faaliyetler gösteren kimse demektir.

İlim Adamına Saygı - Düşman Bir Devletin İlim Adamı

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ilim adamlarına saygı duymamızı tavsiye etmektedir. Bu konuda şu hadisi zikredebiliriz:

“Ulemâya ikram ediniz ve onlara hürmet gösteriniz. Miskinleri (fakirleri) seviniz, onlarla beraber oturunuz, zenginlere merhamet ediniz, onların mallarında gözünüz olmasın.”

Burada ilim adamına ikramda bulunmak ve hürmet emri söz konusudur. Fakirleri sevmemiz ve zenginlerin malında gözümüzün olmaması hadis-i şerifte bizlere tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)şöyle buyuruyor:

“Âlime saygı gösteren, Rabbine saygı göstermiş olur.”

Çünkü bu saygı âlimin ilmine saygıdır. İlmin değerini ise, buraya kadar sıraladığımız hadisler ve yaptığımız açıklamalarla ortaya koymuş bulunuyoruz. Âlim, insanlara bunları öğretir, öğretmelidir. İnsanları, onlara vazifelerini hatırlatarak, Allah’ın rızasına kavuşturur.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cahillerle ve aklı noksan olanlarla münakaşa etmek veya âlimlere karşı böbürlenip övünmek yahut da halkın teveccühünü kazanmak niyeti ile (dinî) ilim talep eden kimse ateştedir.”

Cahil olanlarla ve aklı eksik olanlarla münakaşa etmek caiz değildir. Aynı zamanda âlimlere karşı kibirlenmek, böbürlenmek de Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamıştır, yani İslâmi edep dışı kabul edilmiştir. Nihayet ilmi halkın teveccühünü kazanmak için öğrenmek hâlinde de yine ilmin sevabından mahrum olacağı belirtilmiştir. Hatta hadisin son kısmında halkın teveccühü için ilim öğrenen kimselere şöhret için ilmî rütbeleri elde eden kimselerin cehennem ateşinde olacağı şeklinde bir tehdit de vardır.

Nursî bu konuda bir vesile ile şöyle demiş:

“Size yazmıştık ki, muarızlara adavetle mukabele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl-i takva, ehl-i ilme karşı dostane vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale-i Nur’un zararına ve şakirtlerinin salâbet ve metanetlerine ilişecek bir tarzda daireniz içine sokmayınız. Öyleler, niyet-i haliseyle girmese, belki fütur verirler” (Kastamonu Lahikası, no: 124, s. 249).

Bu konuyla dolaylı ilgisi sebebiyle Nursî’nin şu cümlesini de burada aktarmak isteriz:

“Malûmdur ki, her yerde ehl-i maarif, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilmi görse, meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükümetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.”[6]

 Bu iki kavrama biraz aşağıda yine temas edeceğiz.

Nursî’nin İlim Öğrenmesi

Öğrenim süresi kısadır ve gerekli her şeyi öğrenmiştir. Nursî’nin öğrenim süresi kısa, hatta çok kısa sürmüştür. Böylesine bir âlimin en az 15 senelik bir öğrenim süresinin olması, hem makul, hem de emsallerinin durumuna uygundur. Bazı kaynaklarda 3 ay, bazılarında ise, 6 ay kadar öğrenim gördüğü yazılıdır.[7] Bu kadar kısa süren bir öğrenim süresinin içine birçok şeyi öğrenmeyi sıkıştırmıştır. Kur’an, Arapça, tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslami ilimler yanında, tarih, kimya, mantık, jeoloji gibi ilimleri de şahsi gayreti ile öğrenmiştir. Sadece öğrenme de değil, okuduğu kitapları aynı zamanda ezberlemiştir.[8]

Düzenli okullarda okumamıştır. Nursî’nin düzenli bir öğrenim görmediğini de burada eklemem lazım. Yani bir hocanın önünde aylarca öğrenmesi, arkasından öğrendiklerinin devamı olarak bir başka hoca veya medresede öğrenmeye devam etmesi söz konusu değildir. Her hocanın önünde normal süresinden çok kısa süre eğitime devam etmiştir. Böylece, tam bir icazet almak için gerekli süreden çok kısa zamanda öğrenimini tamamlamıştır.

İmtihan geçirmemiştir. Bu açıklamaların tabii bir neticesi de şudur: Nursî, normal öğrenim süresini tamamlamasının arkasından öğretim üyelerinin önünde bir imtihan geçirmemiştir. Ama kendisine soru sormak isteyenlerin sorabileceğini söylemiş ve suallere doğra cevap vermiştir. Ama daha sonra telif ettiği Münazarat isimli eserinde, düzenli bir eğitimin gerekliliği olduğunu söylemiş ve öğrenim sonun mutlaka imtihan yapılmasını, yani normal öğrenim faaliyetinin akim bırakılmamasını tavsiye etmiştir:[9]

Nursî’nin öğretmenleri konusunda, yani kendisinden ilim öğrendiği kimseleri şöyle sıralayabiliriz:

* “…Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kadiri üstadlarımdan Nureddin, Kur’an üstadlarımdan Nuri…” (14. Şua, s. 378).

İmam Ali. (r.a.)  Nursî sık sık kendisinin İmam Ali’nin (ra) talebesi olduğunu ifade etmektedir:

* “Zaten üveysi bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Azamdan (k.s.), Zeynelabidin (r.a.), Hasan ve Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla İmam-ı Ali den (r.a.) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir” (Emirdağ Lahikası, no: 37/99).

* “Kur’an’a şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususi imamım Osman-ı Zinnureyn’dir (r.a.)” (14. Şua, s. 378).

* “Hususi Üstadım İmam-i Ali…” (Emirdağ Lahikası, s. 340; ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası, s. 277).

* ”İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususi üstadı olan İmam-ı Rabbani, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazali, Zeynel Âbidin (r.a.) hususan Cevşenu’l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-i Ali Kerremallau Veche’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenu’l-Kebirle daima onlara manevi irtibatımla da, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım…” (Emirdağ Lahikası, s. 271).

Resul-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem). Resul-ü Ekrem’den ilim öğrendiğini ise meşhur 3. Şua’da ifade etmektedir:

* “Resul-ü Ekremin talimiyle…”

Kur’an-ı Kerim. Nursî, Kur’an-ı Kerim’den feyz aldığını, ondan ilim öğrendiğini ise, yine meşhur 3. Şua’da tekrarla ifade etmektedir:

* "Kur'an-ı hakimin dersiyle..."

Nursî, eserlerinde yer yer diğer üstadlarından bahsetmektedir. Ve onları tazimkâr ifadelerle anmaktadır. Mesela kendisinden önce yaşamış meşhur İslam ulemasından şu isimleri saymaktadır:

“…üstadlarımdan biri olan Celâleddin Rumi’nin (k.s.)…” (Emirdağ Lahikası, s. 156, 178, 277, 608)[10]

İsmini zikrettiği diğer üstadlarından şunları da sayabiliriz: Abdülkadir Geylani ve İmam Rabbani.

* “Hatta bir üstadım olan İmam-ı Rabbani’ye muhalif olarak diyorum ki:…üstadım İmam-ı Rabbani…” (Mektubat, 8. Mektup, s. 34–5).

* “O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim (Mektubat, 28. Mektup, s. 339; Ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası II, s. 608).

İmam Nakşibend ve Gazali de zikreder.

“Risale-i Nur şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslam İmam Gazali ve beni Hz. Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalaletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir” (Kastamonu Lahikası, no:114, s. 225; Ayrıca bkz., Emirdağ Lahikası, s. 608).

Tabii söylemeye gerek yok ki, bu âlimlere üstadım demekten maksat, onların eserlerini okuyarak, istifade ettiğini kastetmektedir.

Diploması-İcazeti yoktur. Nursî’nin diploması veya diploma demek olan “icazet”i yoktur. Diploması yoktur, çünkü düzenli öğrenim kurumlarında devamlı ve sistemli bir öğrenim görmemiştir. Ve dahası, bu öğrenimini de tamamlayıp imtihana girmesi söz konusu değildir. İcazeti de yoktur. Bizzat Nursî bu durumu şöyle açıklıyor:[11]

“…ikincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icazet almanın alameti olan üstad tarafından sarık sardırmak, cübbe bana giydirmek vaziyetine maniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...

Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evlaya-i azimeden dört beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alameti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı…”

Harikalığı, birçok kitabı ezberlemiştir. Nursî’nin okuduğu İslami kitapları ezberlemesi harika bir olaydır. Zaten onun okuduğu veya dinlediği bir şeyi hemen ezberleyebildiği yazılan kitaplardan anlaşılmaktadır. Bu kitapların sayısı seksendir. Hem ezberlemiş ve hem de ezberindekilerini her üç ayda bir tekrar etmiştir. Bu olayı, Badıllı’nın kitabından aktaralım:[12]

Kardeşi Molla Abdullah, Bediüzzaman’a hitaben: “Said! Ben Şerh-i Şemsî’i okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?”

Bediüzzaman: “Seksen kitabı okudum.”

Molla Abdullah: “Ne demek?”

Bediüzzaman: “İkmal-i nusah ettim ve sıranızda dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.”

Molla Abdullah: “Öyleyse seni imtihan ederim” (Badıllı, c. 1,  s. 586–7).

 Nursî, seneler sonra bu durumu şöyle ifade edecektir:

“Birisi: Mânevî nurun, ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sayfasının yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş.Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sayfasında, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor” (Emirdağ Lahikası, s. 497).

 Nursî’nin okuduğu kitapları unutmamak için tekrarlaması ve onları hatırlaması, hatıra şu hadisi getirmektedir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“İlmin afeti (ilme ârız olan belâ) unutmaktır ve müzakeresini terk etmektir.”

Her şeyin bir afeti olduğu gibi ilmin de afeti vardır. İlmin başına gelen afet onu unutmaktır. Böylece, ilim adamı olan kimse senelerce gayret gösterip öğrendiği ilmini unutursa başına bir afet gelmiş demektir.

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, Nursî, kendi kendini yetiştirmiş bir İslam âlimdir. Bir diğer deyişle, Nursî’nin ilmi ve âlimliği bir “mevhibe-i İlâhiye’dir.” Bu vasıfları ile Nursî’nin ilmi, dünya tarihinde görülmemiş bir vaka ve gelişmedir. Bu tür kimselere biraz benzeyen, kendi gayreti ile kendini yetiştirmiş adamlara İngilizcede self-made man denilir. Ama Nursî’nin durumu bu tabirin ifade ettiğinden farklıdır ve özellik olarak üstündür, hatta onunla mukayese edilemez. İkisi arasında sadece bir benzerlik vardır.

Öğretim faaliyeti uzun sürmüş ve ölünceye kadar devam etmiştir ve eser bırakmıştır. Öğrenim faaliyetinin çok kısa sürmesine mukabil, öğretim faaliyeti, çok uzun sürmüştür. Diyebiliriz ki, Nursî’nin öğretim faaliyeti hayatının sonuna kadar devam etmiştir. Aşağıdaki açıklamalar bunu gösterecektir.

Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe yazmıştır. Nursî, belli bir seneden itibaren, yaklaşık 1909’dan itibaren, ilmi düşüncelerini yazıya dökmüş, yani yayınlamıştır. Gazete makalesi, kitap, lahikalar türlerinde yazmış, ayrıca nutuk dediğimiz hitabet sanatını da kullanmıştır.[13]

Bazı talebelerine özel dersler vermiştir. Nursî, telif ettiği eserleri evvela kendisi için yazdığını söylüyor. Bu arada, muhtaç olan kimselerin de yazdıklarından istifade edebileceğini ifade etmektedir.[14] Ayrıca kendi yazdıkları, yani telif ettiklerini bizzat kendisi de okumuştur. Hatta mesela Haşir Risalesini en az 1000 defa okuduğunu ifade etmektedir.[15] Ayrıca kendi yanında yaşayan talebelerine de özel dersler verdiği ve okuduğu, mesela İşaratü’l-İcaz isimli eserini yakın talebelerine ders verdiği külliyatta ifade edilmekte ve hatıra kitaplarda da geçmektedir.[16]

İkinci Bölüm: İlim Adamının Vasıfları

1) İyi bir İlim Adamının Vasıfları

Bilhassa hadislerden çıkan manalara göre iyi bir ilim adamının özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

- Maddi menfaat istememek, dünyayı ahirete tercih etmemek.Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

“Yazıklar olsun o kimseye ki dini kullanarak dünyaya ait bir nimeti, bir makamı, bir menfaati elde etmek ister.”

Bu bölümde ilim adamlarının dikkat etmesi gereken davranışlar gösterilmekte ve dikkat etmedikleri takdirde mesuliyet altına girecekleri ifade edilmektedir. Bir din âliminin dinini kullanarak dünyaya ait bir nimeti, bir makamı, bir menfaati elde etmeye çalıştığı ifade edilmektedir. Böylece din ilmini öğrenen bir âlim, dinini vasıta yaparak bir menfaat elde etme gibi tecviz edilmeyen bir davranış içine girmiş olmaktadır. Hz. Peygamber bu kimseye “yazıklar olsun” mealinde bir ifadeyle hitap etmektedir. Belirtelim ki, bu feci durum, günümüzde, maalesef, yaygın bir şekilde göze çarpmaktadır.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Allah rızasının kazanılması için talep edilmesi gereken bir ilmi öğrenen bir kimse, dünya menfaati için bu ilmi öğrenecek olursa, kıyamet günü cennet kokusunu bulmayacaktır.”

İlmi Allah’ın rızası için öğrenmek gerekir. Allah’ın rızasından başka bir dünya menfaati için ilim öğrenmek caiz değildir. Sırf dünyevi menfaat için ilim öğrenenler cennetin kokusunu bulamayacaklar, koklayamayacaklar şeklinde bir benzetme yapılmaktadır.[17]

- Gerçeği ketm etmemek. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hıfzettiği bir ilim kendisine sorulup da onu gizleyen her adam, kıyamet günü ateşten bir gem onun ağzına vurulmuş olduğu halde (mahşere) getirilir.”

Burada da âlimlerin bir mesuliyeti söz konusudur. İlmi öğrendikten sonra bunu yaymayan kimselerin kıyamet günü ağızlarına ateşten bir gem vurulacağı ve böylece mahşere çıkarılacağı belirtilmiştir. Böylece hadis, kendisinde bilgi olanların gerektiği yerde, bilgilerini gizlememelerini, hele kendilerinden bildikleri o konu soruluyorsa bildiklerini bildirmelerini istiyor.

- Korkmamak. Bir diğer hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Cihadın en üstünü zalim bir devlet idarecisine karşı söylenen hak sözdür.”

Bu hadis-i şerifte zalim bir devlet idarecisine karşı doğruları söylemenin cihadın en üstünü olduğu belirtiliyor. Gerçekten de zalim bir devlet idarecisinin zulmünü çekinmeden anlatmak ve onun davranışının İslamiyet’e zıt olduğunu beyan etmek her ilim adamının vazifesidir. Fakat genellikle insanlar zalim devlet idarecilerinden çekinip korkmakta ve ilimlerini saklamaktadırlar. Böyle bir davranış da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından hoş görülmemiştir. Bu mana, bu hadisten dolaylı olarak anlaşılmaktadır.

- Vekar sahibi olmak. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“… Arzu edersen insanlardan kaldırılacak ilk ilmi sana hemen anlatayım: (Bu) Huşu’dur. Belki umumi bir mescide girecek ve orada huşu içinde bir adam görmeyeceksin.”

Burada ilmin bir toplumdan kalkmasının en tipik misali verilmektedir. Hz. Peygamber (asm) beliğ bir şekilde, kaldırılacak ilk ilmin huşu olduğunu ifade etmiştir. Huşu, yani Allah’a karşı derin bir hürmet, alçak gönüllülük, edepli ve korkuyla kulluk yapma duygusu kalmayınca o toplumda felaket başlamış demektir. Bakın Nursî ne diyor:

“Çünkü haşir sözüne seksen banknotu sarf ettik; üç yüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman ruhları bunlara gıda gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa, birisi tab edilse hem fiyatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab’ına medar olabilir. Halklardan sadaka kabul etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tab’ını kabul etmem. Evet, eğer eski hayatım gibi, izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmek için hiçbir hakareti kabul etmemek olsaydı…” (Emirdağ Lahikası, no: 13/55).

2) Kötü İlim Adamının Vasıfları

Yukarıdaki özellikleri taşımayan kimselere ise kötü ilim adamı denilir. Arapçada çoğul kullanılarak “ulema-i su” tabiri kullanılmaktadır. Bu kimseler belli ilimleri öğrenmişlerdir. Ancak:

- Bu ilmi dünyevi bir makama ulaşmak için öğrenmişlerdir.

- Dinlerini dünyalarına tercih ederler.

- Korkaktırlar, gerekli yerlerde cesaret göstermezler.

- Bildikleri ilmi ketmederler, yani saklarlar, öğretmezler, sorulunca söylemezler vb.

3) Nursî’nin İlim Adamı Olma Bakımından Özellikleri ve Hadisleri Hayatında Uygulaması

Şimdi de Nursî’nin bir ilim adamı olarak özelliklerini görmeye çalışalım. Ve hayatının ve davranışlarının ve hatta ifadelerinin yukarıda zikredilen hadislere uygunluk derecesini tespite çalışalım.

a) Sürgün – Meşihat’a Gitmesi

Nursî, Şark’dan Türkiye’nin batısına sürgün edilirken (1925), Karadeniz yoluyla İstanbul’a getirilmiş, daha sonra Burdur’da mecburi iskâna tabi tutulmuştur. Nursî İstanbul’a gelince, uğramak ve görmek istediği tek yer, Meşihat-ı İslamiyye Dairesi’dir. Meşihat Dairesi Osmanlı Devleti zamanında “ilmiye” mesleğinin en üst makamıdır. Ve bu dairenin başkanı olan Şeyh’ul-İslam da ilmiye mesleğinin ve silsilesinin en zirve makamında oturan kimsedir.

Nursî sürgüne giderken bile, bu daireyi özlediğini, orasını tekrar görmek istediğini söylüyor. Ve İstanbul'da çok az kalıp Burdur’a gidecek olmalarına rağmen, bu ilim makamını tekrar görmeyi çok arzuluyor. Hatta bazı hatıralarda, Şeyh’ul-İslamlık girişindeki bir hücrede kaldığı rivayet edilir. Nursî şöyle diyor:

“...Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat‑ı İslâmiye dairesinde bulunan Dar‑ül Hikmet‑il İslâmiye’deki hizmet‑i Kur’âniye’ye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde ‘Meşihat Dairesi ne haldedir?’ diye sordum. Eyvah!.. Öyle bir cevab aldım ki; ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: Yüzer sene envar‑ı şeriat’ın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.

İşte o vakit, öyle bir halet‑i ruhiyeye giriftar oldum ki; dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal‑i me’yusiyetle ‘Ah, vah!’ederek, dergâh‑ı İlâhiyye’ye müteveccih oldum...” (8. Şua, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 155; Badıllı, 1/719).

Bu olaydan bir gün sonra, Meşihat binası yandı, kül oldu. Ben İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken, İstanbul Müftülüğü binasının avlusunda yer alan bu lisede aynı manzarayı görmüşümdür. Bir müddet sonra ise lise öğrenimi bu binadan kaldırıldı. Ondan sonra İstanbul Üniversite Fen Fakültesi Botanik Bölümü elemanları bu avluyu ortak kullanılmaya başladı. Halen bu durum devam etmektedir.

b) İlimle Meşguliyetim Esas Mesleğim

Nursî, ilimler ile meşgul olmanın kendisinin esas mesleği olduğunu yazıyor:[18]

“…çünkü esaretten kurtulmuştum; darü'l-hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en âli bir tarzda neşr-i ilme muvaffakiyet vardı… O vakit, her şeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya başladım.” Bir başka misal, “…Sen onların zulmü yüzünden hem sevap, hem fani saatlerini bakileştirmeyi, hem mânevi lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye ruhuma ihtar edildi (Lem’alar, 26. Lem’a, 15. Rica, s. 270).

Bir başka misal, “Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymettar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler” (16. Rica).

c) Maddi Menfeat Sağlamadı ve Hediye Dahi Almadı

Nursî, yaptığı ilmi ve imani hizmetlere mukabil başkalarından maddi bir menfaat istememiş ve almamıştır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı’nda defalarca kendi ifadesi olarak delil görmekteyiz. Belki de en açık delili, telifatından 3. Mektuptur.

Nursî Kur’an’ın İbrahim Suresi, 3. ayetinde “dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah yolundan alıkoyanlar ve onun eğriliğini isteyenler var ya, işte onlar uzak bir sapıklık içindedirler” mealindeki ayetin tehdidi üzerinde çok durmuş, talebelerini de ikaz etmiştir. Nursî, bu ayetin yasakladığı şeylerden birinin ve özellikle din hizmeti veren kimselere ve özellikle ilim adamlarından, ilimleri mukabilinde maddi menfaat peşinde koşmaları olduğuna işaret ediyor (Kastamonu Lahikası, no: 74 (139), 12 (243), 141–2 ( 275–7); Emirdağ Lahikası,  no: 8/47).

“…Ve bir de, on üç se­ne ev­vel hü­kû­met Dâ­rü’l-Hik­met’te yüz li­ra ma­aş ala­cak ka­dar iş gö­re­bi­le­cek bir adam na­za­rıy­la ba­na bak­mış, ay­da yüz li­ra ma­aş ver­miş. Bu se­kiz se­ne­de be­ni, ya­rım sa­at bir köy olan İla­ma’ya iki defa­dan faz­la git­me­ye mü­sa­ade edil­me­ye­cek de­rece­de ih­ti­lât ve gez­mek­ten men edil­di­ğim gi­bi, bir va­ri­da­tım, bir ma­lım ol­ma­mak­la be­ra­ber o köy­de be­nim gi­bi bir adam ça­lı­şa­cak iş bu­la­ma­dı­ğım­dan ve kim­se­nin bir şe­yi­ni de ka­bul et­me­mek bir mes­lek-i ha­ya­tım ol­du­ğun­dan, çek­ti­ğim pe­ri­şa­ni­yet ve za­rar ve zi­ya­nın tak­di­ri­ni müd­de-i umu­mî­li­ğe ha­va­le ede­rek, …”[19]

Bir de aşağıdaki satırlara bakın. Nursî hükümetin kendisi için maaş bağlama ve dayalı döşeli bir ev verme teklifini kabul etmiyor:

“…kardeşlerimle bir meşverete muhtacım. Aziz sıddık kardeşlerim, şimdi bir emrivaki karşısında bulunuyorum. Benim iaşem için her gün iki buçuk banknot, hem yeniden benim için bir hane mobilyasıyla beraber ve istediğim tarzda yaptırmak için emir gelmiş… Fakat ben reddettim; reyinize havale ediyorum” (Emirdağ Lahikası, s. 46–7).

d) Korkmadı - Hutuvat-ı Sitte – TBMM - Namaz

Nursî şöyle demektedir:

“…yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı, korku elimi tutup menedememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka bir alakam korku elimi tutamamış…”[20]

“…haykıran ve delail-i akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi. Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsi davasından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamıştı” (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 588).

“…31 Mart Hadisesi’nde hareket ordusunun başkumandanı Mahmud Şevket Paşa bana karşı fazla hiddetli iken... hem eski harb-i umuminin nihayetinde, İstanbul da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvat-ı Sitte...  ilişmemesi, hatta taltifime çok çalışması, katiyen bu üç cebbar fevkalade kumandanların bu üç acip haletleri, adeta Eski Said’den korkmaları, şüphesiz ki Risale-i Nur’un, ileride… ” (Emirdağ Lahikası, s. 214).

“…hem, kendimi müdafaa için aldatmaya tenezzül etmediğime tarihçe-i hayatım şahittir. Ben, hakikat-i hali olduğu gibi beyan ettim…”(Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 199).

Bundan daha açık delili ise Nursî’nin telif ettiği “Hutuvat-ı Sitte” isimli risalesidir: Çünkü[21]

“…esaretten geldikten sonra, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum…” (Mektubat,16. Mektup, s. 76).

e) İlmi ketmedi, yazdı, okuttu.

Nursî hayatı boyunca kendisindeki İslami ilmi başkalarına da aktarmak için gayret göstermiştir. Bu konuya biraz aşağıda, 3. bölümde yine temas edeceğiz.

f) Kendinden önceki ilim adamlarına saygı duydu.

Nursî kendisindeki önceki âlimlere çok saygılı davranmaktadır. Mesela;

“… Ebu Hanife, Şafii, Bayezid-i Bistami, Şah-ı Geylani, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi milyonlar münevver meyveler veriyor…” (Sözler, s. 218).

“…ülema-yı İslâm o kadar tedkikat-ı sâibe yapmışlar ki, füruata dair tedkikat-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış” (Barla Lahikası, s. 352).

Nursî, hatta düşman bir devletin ilim adamlarına dahi saygı gösterildiğini ve göstermek gerektiğini ifade etmektedir:

“Malumdur ki, her yerde ehl-i marifet, marifet ve ilim noktasında muhakeme eder. Nerede ve kimde marifet ve ilim görse, meslek itibarıyla ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hatta düşman bir hükümetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler ” (22. Lem’a, s. 177).

4) Osmanlı İlim Akademisi Üyeliği

“Daru’l-Hikmeti’l-İslamiyye” Osmanlı Devleti’nin son senelerinde kurulan bir ilmi meclisin adıdır. Bu kuruluşa “Osmanlı Devleti İslam Akademisi” adı da verilmiştir. Haklı ve yerinde bir adlandırmadır. Çünkü bu meclise, Osmanlı Devleti’nin en yüksek âlimleri üye olarak kabul edilmektedir. Görevi ise, İslam dünyasının problemlerine çareler bulmaktır.

Nursî bu meclise Rusya esaretinden döndükten bir müddet sonra, Osmanlı Hükümeti Başbakanı tarafından teklif ve tayin edilmiştir.

Nursî, eserlerinin bazı yerlerinde bu yüksek ilmi meclisten kısaca bahsetmektedir. Ayrıca Barla’dan Isparta’ya getirilmesi (1934) ve Isparta’da evine baskın yapılarak aramalarda bazı eşyalarının alınması üzerine Isparta savcılığına verdiği dilekçede de bazı kısa ifadelerde bulunmuştur. Bu kelimelerin ifade ettiği mana çok acıklıdır: Bu mecliste üye iken kendisine Hükümetin 100 lira maaş (Benim hesaplarıma göre, bugünkü para ile yaklaşık 150.000 TL) verdiğini, hâlbuki şimdi geçim sıkıntısı içindedir ve üstelik de sürgündür, çalışacak ve para kazanacak bir işten mahrumdur ve yine üstüne üstlük, oturduğu ev hukuka aykırı bir şekilde basılmış ve şahsi eşyalarına el konulmuştur! Nursî, İçinde bulunduğu acı ve acıklı durumu bir kaç kelime kullanarak özetlemiştir diyebilirim. Bu noktaya yukarıda temas ettik, tekrar etmiyoruz.

5) Müdakkik - Mühakkik Âlim

Nursî’nin müdakkik ve muhakkik bir âlim olduğunu eserleri bize gösteriyor. Ve onun hakkında yazılan ilmi eserler de bu özelliğini dile getiriyorlar.[22]

6) En Zor Meseleleri Avama Anlatmış

Nursî’nin bir ilmi özelliği de açıklanması zor olan ilmi meseleleri ele alması ve anlaşılır biçimde anlatabilmesidir. Kendisi şöyle diyor:

“…koca Sa’d-ı Taftazani gibi bir allame, kırk elli sayfada, meşhur mukaddemat-ı isna aşer namıylaTelvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesaili, kadere dair olan yirmi altıncı söz…”

“İbn-i Sina gibi acib bir dâhinin ‘haşir bir mesele-i nakliyedir; akıl bu yolda gidemez’ dediği haşri avama dahi…” (Mesnevî-i Nuriye, s. 220).

“… ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez’ diye hükmetmiştir. Hem, bütün ulema-i İslam, ‘haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir; akıl ile ona gidilmez’ diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin…” (10. Söz, s. 89).

Üçüncü Bölüm: Nursî’nin İlmi Faaliyetleri

Nursî’nin ilmi faaliyetlerini yukarıdaki açıklamalarımıza paralel olarak şu başlıklar altında verebiliriz:

- Ders verdi. Nursî, ilmi faaliyetlerin bir basamağı olan ders vermiştir. Bu dersler sadece bazı talebelerine verilmiş dersler olsa da, kendisinin ders vermeye arzusunu ve iştiyakını ifade eder. Yukarıda bu konuya temas etmiştik.

- Eser yazdı. Nursî’nin ikinci tür ilmi faaliyeti yazmasıdır. Öğrendiklerini insanlara anlatmıştır. Eski Said devresinde yazdıkları hariç bırakılırsa, Yeni Said dönemindekiler hep sıkıntılar içinde, tarassudlar altında ve acele olarak yazılmıştır. Üstelik yanında malzeme kitaplar olmaksızın, “dağda-bayırda” ve “yağmur altında” yazılmışlardır. Özetle, bütün nâmüsait şartlar altında Nursî eser yazmaktan vazgeçmemiştir. Üstelik kendisi muntazam ve süratle yazamadığından başkalarının yardımıyla yazmıştır.

Yazdıklarının türlerini şöyle sıralayabiliriz:   

a) Kitaplar

Tefsir, Hadis, Fıkıh, mezhepler, Akaid, Mantık, Gramer, Jeoloji, Matematik vd. sahalarda eserler verdi.

Risale-i Nur Külliyatı’nın tamamı ağılıklı olarak Kur’an tefsiridir. Bu sebeple Tefsir, Hadis ve Akaid’den bahsetmektedir. Risalelerin değişik yerlerinde ayrıca ve özellikle Tefsir, Hadis ve Akaid ilimlerinden bahsettiğini söyleyebiliriz. Mesela, 25. Söz tefsir üzerinedir. Aynı zamanda akaid ile de ilgilidir. Yine mesela, 24. Söz, 3. Dal 12 asıl hadis ilmi ile ilgilidir. 19. Mektup, 6. Nükte yine hadis ilmi üzerinedir. 10. Söz, 7., 9. ve 11. Şualar, 13. Lem’a akaid ile yakından ilgilidir.

Mantık ilmi sahasında Monografi olarak iki ana eser telif etmiş ve bu konuda ilmi açıklamalar yapmıştır: Kızıl İcaz ve Talikat. Her iki eser de Arapçadır. Belirtelim ki, Nursî risalelerin birçok yerinde de mantık ilmi üzerine yazmıştır. Mesela, 11. Lem’a gibi.

Gramer ile ilgili olarak İşaratü’l-İ’caz adlı kitabı misal verebiliriz. Gerçekten de Nursî, bu kitabını Kur’an tefsirine bir başlangıç olarak ve Arapça kaleme almıştır. Bu kitapta, her ayetin veya ayetlerin, Kur’an’daki sıralanış tarzının gramatik açıklamaları yapılmıştır.

Fıkıh sahasındaki bir risale olarak 27. Söz’ü misal verebiliriz. Ayrıca risalelerin birçok yerinde, hatta bazen müdafaalarında da fıkıh ilminden tahlili açıklamalar yapmıştır.

Rumuzat-ı Semaniyye Risalesi; matematik ilmi ile de ilgi olarak değerlendirilebilir. Nursî, kimya ilmi ile ilgili olarak uzun uzun misaller vermektedir (Örnek olarak bkz., 23. Lem’a). Aynı şekilde biyoloji ilmine dair de bir çok açıklamalar vermiştir. Ayrıca Tıp, Makine ilmi, ilm-i iaşe vb.

Nursî, eserlerinin değişik yerlerinde diğer ilimlerden de bahsetmiştir. Ve bu ilimleri de öğrendiğini göstermiştir. Mesela, 12. ve 14. Lem’a Astronomi ve Jeoloji ile; 28. Lem’a, ihlas suresi, matematik ile de ilgilidir dersek hata olmaz. Müspet ilimler sahasındaki risalelere misal olarak Gençlik Rehberi, 23. Lem’a, 7. Şua, 3. Şua vd. verilebilir.

b) Makaleler - Lahikalar

Nursî makalelerini gazetelerde yayınlamıştır. Bu tür ilmi faaliyetini özellikle 2. Meşrutiyet sırasında İstanbul’da çıkan gazetelerde yazdığı makalelerle yapmıştır. Bu makaleler genellikle Türkçedir. Ama az sayıda da olsa Kürtçe olanları da vardır.

Lahikalara gelince. Lahika kelime olarak “ek” demektir. Ama Nursî’nin kullandığı manada, mektup ve hatta makale manasındadır. Çünkü Nursî’nin “Lahika” olarak adlandırdığı metinler, bazen mektup, bazen bir meselenin açıklanması ve o konunun risaledeki yerine bir tetimme (ek), bazen da kısa bir makale tarzındadır (Mesela, Yezid ve Velid hakkındaki lahika gibi).

Nursî’nin lahika tarzındaki açıklamaları ve makaleleri üç büyük cilt halinde ve ayrı ayrı isimlerle adlandırılmışlardır: Barla Lahikası, Kastamonu Lahikası ve Emirdağ Lahikası I ve II. Ne var ki bu şekilde ayrı isimle ve ayrı ciltler halinde neşrettiği ve pek meşhur olan bu lahikaların içinde Nursî’nin yazılarından başka metinler de yer almaktadır. Bunlar ise talebelerinin üstadları Nursî’ye yazdıkları mektuplar, sualler, yorumlar vb. ile Nursî’nin bunlara verdiği cevaplardır, eğer cevap vermişse. Hatta bazen da talebelerinin Üstadları ve Risale-i Nur için yazdıkları şiirler (Hasan Feyzi ve Ahmet Galip merhumların şiirleri gibi), çok az da olsa, “Eğiridir Müftüsüne Son İhtar” ve “Reis-i Cumhur Celal Bayar”a tebrik telgrafı gibi metinler de yer almaktadır.

Bu sebepledir ki, Nursî, lahikalardaki mektupları, Nur talebelerinin karşılıklı ve Üstadları ile hasbihalleri olarak tavsif etmektedir.[23] Ve bunların her üçünü de 27. Mektup olarak adlandırmıştır.

Şunu da söyleyelim: Nursî’nin yazdığı mektuplar, lahikalar veya Nursî’ye yazılanların çok az bir kısmı, kendisi tarafından seçilerek, üç lahika içinde yer almıştır. Büyük kısmı ise, yayınlanmamıştır. Halen şahısların ellerinde bulunan, belki de muhafaza edilemeyen birçok lahika-mektup daha vardır. Bunların da bir an evvel neşredilmesini, bendeniz ilgililerden rica ettim. Ama henüz yayınlanmış değildir.

Kısaca, Lahikalar da Nursî’nin bir buluşu ve telifi sayılmalıdır.

c) Hitabet

Hitabet de Nursî’nin başvurduğu bir edebi usuldür. Nursî az da olsa hitabet sanatının güzel örneklerini Türk edebiyatına hediye etmiştir. Nursî’nin hitabetlerinden meşhur olan ve yayınlananların içinde “Hürriyete Hitap”, “Asakire Hitap”, “Kürtlere Nasihat”, “Acuze-i Şemta İstanbul’a Veda” sayılabilir.

Ayasofya Camii’ndeki vaazı veya hitabeti ve Milli Savunma Bakanlığı (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) bahçesindeki hitabı ise neşredilmeyen hitabet örneklerindendir.

d) Müdafaalar

Nursî hakkında birkaç defa dava açılmıştır. Bunların içinde meşhur olmuş ve yankıları uzun zaman devam etmiş olanları üç tanedir. Bu üç davadaki müdafaaları da Nursî’nin telifatı sayılır. Çünkü hukukidir, ilmidir, ders verir mahiyettedir ve hatta birer uzun makale hüviyetindedir.

Tarih sırasıyla bu davalar ve müdafaaları şöyledir: Eskişehir (1935), Denizli (1943) ve Afyon (1948). Bu üç davada Nursî’nin mahkeme huzurunda yaptığı müdafaalar her bakımdan harikadır ve tetkike değer. En uzunu Eskişehir Müdafaası’dır. Maalesef tamamı elimizde mevcut değildir. Diğerlerinin metinleri elimizde mevcuttur ve ama kısadırlar. Çünkü mesela Afyon Davası müdafaaları içinde yer alıp da ancak bir kısmı yayınlanan maznunlardan Ahmet Feyzi’nin müdafaası kısaltılmış halinde yayınlandığı söylenmektedir.

Nursî bunlardan Eskişehir Müdafaası’nı 27. Lem’a olarak adlandırmıştır.

Her üç müdafaa üzerine de geniş hukuki-ilmi incelemeler yapılmış değildir.[24]

e) Dilekçeler

Nursî hayatında bir hayli dilekçe vermiştir. Yani dilek ve şikâyetlerini yetkili mercilere ulaştırmıştır. Yani Nursî hakkını arayan bir kimsedir. Bu dilekçelerde de her zaman ilmi ifadeler, bir mantık silsilesi içinde ifade edilmiştir. Kanaatimce bu dilekçeler de Nursî’nin birer telifi sayılmalıdır.[25]

f) Diğerleri

Bütün bunlar dışında kalan telifatı da var mıdır? Mesela çok az sayıda şiirler; çok az sayıda mevcut siyası ortamın analizleri (Emirdağ Lahikası II’de bazı kısımlar) gibi telifatı da sayılabilir. Bunların bir kısmı, hapishanede iken teselli için talebelerine mektuplardır (28. Lem’a) veya onlarla kısa haberleşmelerdir (12 ve 13. Şua gibi). Veya 1922’de Ankara’da BMM’ne Beyanname tarzında bir bildiridir. Yine mesela Urfa bilirkişi heyetine verdiği ve Alman sosyalizm uygulaması ve komünist rejimle ilgili cevabı da çok kısa, ama tam ilmidir. Bu cevap da bir yerde yayınlanmamıştır. Sadece Badıllı’nın Asar-ı Bediyye’sinin birinci baskısının arkasına bir ek olarak konulmuştur.

Bu gruptakiler muhtelif başlıklar altında risalelerde yar alırlar veya neşredilmemişlerdir.

Neticeler

Nursî bir ilim adamıdır ve ilmi eserleri ile cihat vazifesini yerine getirmiştir. Ancak Nursî, bir ilim adamı olarak “istibdad-ı ilmi”de bulunmamıştır. Bu tabiri Nursî, Münazarat risalesinde kullanmaktadır (Bkz., sh. 26, 32 ve 91). Bu tabir ile kastettiği şu olsa gerek: İlim adamları, ilmi kanaatlerini başkalarına kabul ettirmek için gayret içinde olmamalıdırlar. İlim adamları ileri sürdükleri, yorum, teori ve tespitlerini başkaları tarafından kabul mecburiyetinde oldukları kanaati ile hareket etmemelidirler: İlim adamı, kanaatleri, teorilerini yazar, insanların istifadesine sunar. Halk ve ilim adamaları bunları kabul veya reddeder.

Aksi halde, yani istibdad-ı ilmi yapıldığı takdirde, daha kötü neticeler ortaya çıkar. Mesela Nursî şöyle diyor:

“Bence taklidin temelini atıp, ihtilafâtı çıkarmakla, mûtezile, cebriye, mürcie, mücessime gibi dalâlet fırkalarını İslamiyet’ten intaç eden mesâil-i diniyedeki istibdad-i ilmidir ve nefsü’l emirde mukayyed olan şeyde ıtlakdır” (Münazarat, s. 32).

Öğrenim süresi çok kısa sürmüştür ama gerekli her şeyi öğrenmiştir, hem de şahsi gayreti ile.

Öğretim faaliyeti ise uzun sürmüş, ölünceye kadar devam etmiştir. Kitap yazmış, makale yayınlamış, bazı öğrencilerine özel dersler vermiş. Hapishanede bile onları savunmak ve onlara teselli vermek için mektuplar yazmıştır. Kısacası, ilmi eserler vermiş ve talebe yetiştirmiştir.

İlme ve ilim adamına saygılıdır. Hatta düşman bir devletin profesörü de memleketimize gelse, ona saygı gösterilmesini söylemiş, yazmıştır.      

İlim ve ilim adamı ile ilgili ayet ve hadislerdeki emir ve tavsiyeleri kendi hayatında uygulamıştır. Nursî iman konusundaki eserlerinde ayet ve hadisler uyduğu gibi, bir ilim adamı olarak, diğer makalelerinde de bu iki kaynağa uymuştur diyebiliriz. Mesela bu emir ve tavsiyelerden biri ve bence çok önemlisi, ilim adamlarının, ilimlerini maddi menfaat için kullanmamaları, dünyayı âhirete tercih etmemeleridir. Bu konudaki hadislere yukarıda temas etmiştik. Nursî bu esasa hem eski risalelerinde (Mesela, Münazarat, s. 116) hem de yeni risalelerinde üzerinde durarak temas etmiştir (Mesela, Kastamonu Lahikası, s. 139, 243, 275, 277;  Emirdağ Lahikası, s. 294, 296, 300, 311).

Korkması gerekmeyen yerde korkmamıştır. İngiliz gibi cebbar bir devletin İstanbul’u işgali esnasında bile onların aleyhinde halkı ve ulemayı uyandırmak için risale yazmış ve yayınlamıştır.

Dini hizmeti ve ilmi faaliyeti karşılığında maddi menfaat almamıştır, istememiştir ve hatta kalben dahi beklememiştir.

 

[1] Barla Lahikası, no. 214, s. 363.

[2] Zikredeceğimiz hadislerin tahricini yapmayacağız. Çünkü bu hadisleri, İslam’da İlim ve İlim Adamı (İstanbul, 2006, Gündönümü y.) başlıklı kitabımızdan aldık. Bu konuda zikrettiğimiz hadislerin kaynakları için adı geçen kitaba bakılabilir.

[3] Nursî bu hadisle ilgili şu iki yorumu yapmış: “...halis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde...” (Nursî, Lem’alar, 21. Lem’a, s. 278.) “Talebe-i ulûm, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misali devam eder” ve “Talebe-i ulûmun en hâlisleri Risale-i Nur talebeleridir” (Nursî, Kastamonu Lâhikası,  s. 243, 255).

[4] Nursî şöyle diyor: “Ehl-i keşf-i kubûrun müşahedesiyle, müteaddit vakıatlarla, tahsili ilim ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi bir talebe-i ulûm, şehitler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor....” (Nursî, Şualar, Söz. Yay., İstanbul, 2004, s. 429; Zehra Yay., İstanbul, 2002, s. 367). İmam-ı Şafii (kuddise sirruh) gibi büyük zatlar: “Talebe-i ulûmun hatta uykusu dahi ibadet sayılır” (Nursî, Şualar, Söz. Yay., sh. 412; Zehra Yay., s. 343) diye ziyade ehemmiyet vermişler.

[5] “Ulema-i su” veya “zâhiri ulema” tabirleri bazı müellifler tarafından kullanılmaktadır. Mesela bkz., Nursî, Mektubat, s. 459. Diğer yandan, Nursî, “âlim” kavramına yeni bir yorum getirmiş ve bir cemaatin (mesela Risale-i Nur talebelerinin) şahs-ı manevisinin de bir “âlim” kabul edilebileceğini ifade etmiştir (Lem’alar, s. 278-9).

[6] Lem’alar, s. 177.

[7] Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I, s. 6; Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 5 vd.

[8] Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. I.

[9] “…hem de mekâtib-i aliye-yi resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanları, onların imtihanları gibi müntiç kılmak, akim bırakmamaktır” (Münazarat, İstanbul, 1994, Yeni Asya yay., s. 128).

[10] Ayrıca bkz., 6. Mektubun sonu; 28. Lem’a, 14. Nükte. Ayrıca daha fazla bilgi için şu makaleye bkz., Burhan SABAZ, Risale-i Nur’da Hz. Mevlana, Tefekkür Dergisi, Aralık, 2009, s. 42 vd.

[11] Kastamonu Lahikası, İstanbul,  Söz yay., s. 67.

[12] Bkz., Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 147-8.

[13] Bu konularda bkz., Servet ARMAĞAN, Risale-i Nur’un Dil Özellikleri, İstanbul, 2009, Nesil yay.

[14] Bkz., 1. Söz. Ayrıca bkz., 26. Lem’a, 12. Rica.

[15] Bkz., “Üstadımız ben bu eserimi belki beş yüz defa okumuşum. Çükü inkişaf-ı imaniyenin terakkisinde hudut olamadığından her okuyuşta ayrı bir iman hali zuhur eder buyururlardı” (Nursî’nin Mutlak Vekili - Varisi Hüsnü Bayram’ın ifadesi için bkz., Moral Dergisi, sayı: 73, s. 35. Nursî, Ayet-i Hasbiyeyeyi de günde 500 defa okuduğunu ifade ediyor. Bkz., 26. Lem’a, s. 253, 404; Şualar, 58; Barla Lahikası, s. 142.

[16] Bkz., Emirdağ Lahikası I, s. 413; Emirdağ Lahikası II, no: 71, s. 459, 615.

[17]  Bkz., ‘İyi Bir Âlim Nasıl Olunur?’ İmam Gazali’nin Eski bir Öğrencisine Mektuplar, derleyen ve neşreden Mustafa Y. Nutku, İstanbul, 2004, s. 4.

[18] Bkz., 26. Lem’a, 12. Rica.

[19] Bkz., Müdafaalar, İstanbul, 2003, Gündönümü y., s. 39.

[20] Bkz., Büyük Tarihçe-i Hayatı, s. 160 (Barla Hayatı).

[21] Bkz., 16. Mektup.

[22] Bkz., Marry E.Weld (Şükran Vahide), Bediüzzaman Said  Nursî - Entelektüel Biyografi, İstanbul, 2006, Etkileşim y.

[23] Bkz., Barla Lahikası, Giriş kısmı, Sözler yay., s. 22.

[24] Eskişehir Davası ve Said Nursî’nin Müdafaası başlıklı bir incelememiz bitmek üzeredir. Cenab-ı Hak’dan yardım dilerim.

[25] Nursî’nin idari ve adli makamlara verdiği dilekçeleri ile Parlamentoya gönderdiği dilekçeleri ve bunların özellikleri konusunda şu eserimize bkz., Hak Arama Hürriyeti ve Said Nursî, İstanbul, 2005, Gündönümü y.

Paylaş
Yükleniyor...