Block title
Block content

İmam Gazali ile Üstad Nursi Arasında Bir Fikri İletişim

 
Milletin manevî yapisinda temel taslar haline gelen ve tarihin anilarini ebedîlestirdigi büyük müfekkirler, mümtaz özelliklere sahip bir insan modeli olup, omuzlarinda -yenilemek ve ihyâ için- bir kültürel projeyi ortaya atma sorumlulugu tasirlar. Tarih felsefesinden ögrendigimize göre, bu proje, karakteri bakimindan birbirini tamamlayan iç içe olan üç odak nokta üzerine insâ edilir. Bu üç nokta da organik bir bütün oldugu için ayrilmayi ve parçalanmayi kabul etmez.  Her kapsamli birim de iç mantigina dayanarak ayrilmayi ve parçalanmayi kabul etmez. Bu üç odak nokta  sudur:
 
Birincisi: Süreklilik, (continuation): Yani ihyâyi ve sürdürme projesi, milletin soylu köküne paralel olarak ortaya çikmasinin gerekliligidir. Kültürel Benlik (The Common Cultural Ego) ile birlikte bu sürdürmeyi, söz konusu projenin sahibi  gerçeklestirmek için ancak su hususlari gerceklestirmesi gerekir.
 
1) 2 Milletin kültürüne kapsamli ansiklopedik bir bilgiye vâkif olmakla olur. Bu vâkif olma biçimi de milletin kültürel rahminde dogan ve o milleti diger milletlerden ayiran mümtaz fikir atmosferinin kucaginda yetisen bütün fikri akimlarini kapsamasi gerekir.
 
2) Projenin sahibi fikir jimnastigi yapmak, çesit çesit olmasina ragmen  muhtelif bilim dallari arasinda seyahat etmek ve milletin ürettigi bilim alanlari içinde sörf yapmakla, belirli bir fikir akimi üzerinde karar kilamaz; çünkü içinde öyle volkanli bir ruh tasir ki ihtisaslasabilecegi bir dal bulamaz, benimseyemez. O doymayan bir bilim ögrencisidir, acimasiz bir erlestirmendir ve bir yeri begenip ikâmet etmeyen bir seyyahtir.3 (Projenin sahibi), milletin bütün fikir yönlerine muttali oldugu için, tarihçiler onu tasnif ederken genelde hangi kategoriye koyacaklarina sasip kalirlar: “O, filozof mu,  kelâmci mi, mutasavvif mi, yoksa fikihçi (hukukçu) mu?” 4 Bilinen anlamda bu düsünürlerin hiç biri degildir, “Felsefe, varlik ve bilgi alanina bir bakis  bir tavir almak ise o filozof degildir. Kelâmcini kelimesinin sözcük anlami, dini savunmak için felsefi söylemi kullanmakla yetinmek ise kelâmci degildir. Tasavvuf, yalniz vicdan yada felsefe dini ise mutasavvif da degildir. Dogrusu sudur ki: fikri aktivitesi ile, mümtaz bir insan oldugu, (yukarida saydigimiz sahislarin tümünün prensiplerine) isteyerek veya istemeyerek bagli kalmak ve bu çok vasifli fikri aktiviteye mensup olmak bakimindan ihyâ projesinin sahibi, ne bu ne de su; ne de O düsünür olamayacagini gerektiriyor. Daha dogrusu bütün  bunlarin üstüne ve onlari asan bir insan olmasini gerektiriyor.5 Dolayisiyla kendisinden sonra gelenlere yeni bir dönem açiyor. Belirli özelliklere sahip bir metodun temel taslarini kuruyor ve özel niteliklere sahip bir hayat modeli çiziyor.
 
Ihyâ projesinin sahibi etkili ve elestirmeci basiretiyle, milletin hem basarili olmasinin sebeplerini, hem de  basarisizliginin sirlarini kavriyor. Ayni zamanda: tarih boyunca milletin etkili eylemlerinin temel, cevher, kök ve gövde mesabesinde olanlari ile, bu etkili eylemlerinden alikoyan çöküs ile büzülme ortamlarini parazitlerinden ayirmak için etkili ve olaganüstü güce sahiptir.
 
Bu kapsamli, ihâtali, analizli elestirel bakis olmadan, söz konusu ihyâ projesinin sahibinin istediklerini; yani milletin kendi kendine kalkinma istegini, milletin yapilandirmasinda çürümüs iskeletlere hayat suyu, sertlesmis damarlara sürekliligin ve ölümsüzlügün kanini yeniden verme arzusunu gerçeklestiremez.
 
İkincisi: Çağın Sorunlarına Karşı Göğüs Germek ve Çağa  Adapte Olmak: (Adaptation)
 
Ihyâ sahibinin anlayisina göre adapte olmak: Çagin isteklerine ve baskilarina boyun egerek teslim olmak yada asagilik kompleksi hiss ederek digerlerinin pesine takilmak demek degildir. Çünkü iyice biliyor ki, sahip oldugu üstün basiret ve izinde yürüdügü nur yolu ile, digerlerinin pesinde yürümek, baslangici demagojilik, iftira, yalan ve sahtecilik; sonu ise kesinlikle milletin ruhundan siyrilma ve zorla digerlerinin kiyafetini giymek olan tehlikeli bir batakliktir; Tipki bâtililasma okullari ile sahte bâtililasma bayragi tasiyanlarin, gerek klasik gerekse yeni Islâm düsüncesinde yaptiklari gibi.6 Daha dogrusu ona göre adapte olmak: “Genel ahlâk ilkesinde” millette yabanci olan medeniyetlesme baskilarina gögüs germek demektir. Bu medenilestirme baskilari, adi geçen genel ahlâk ilkesinden kaynaklanir, arkasindan gizlenerek sürüklenir ve toplumu yaniltmak için onu destekleyen dalâlet ehli ise, kamufle yapmis yalanci söylemler arkasinda saklanirlar. Ihyâ proje sahibinin anlayisina göre çagin baskilarina karsi koymak için olumlu tepki: onu yutmak, parçalamak sonra ona yeni bir biçim vererek yeniden olusturmakla olur. Bu olusumda yabanci (Heterogenetic culture) kültürünü sembolize eden sözlükleri, milletin genel ahlâk ilkesine uyumlu ve milletin ruhunun nagmelerine uygun bir kültüre dönüstürmek demektir. Zirâ millet bu ilke ile tarihin  kapilarini çalar ve bu yeniden yapilandirma islemi ile söz konusu yabanci kültür sözcükleri saygin, soylu bir kültür (Orthogenetic culture) 7 haline gelir. Rahmetli Malik bin Nebi: “Kalkinma sartlari” ve “bir toplumun dogusu” isimli eserlerinde bu islemin ana hatlarini özetlemistir.8
 
Yukarida belirttigimiz sekilde medeniyetle entegre olma isleminin özelliklerinin bilinmedigi taktirde fikir  mumlanmis bir beden seklinde kalir ve canlilarin dünyasindan sizip bilimde fosil denilen hayata katilir. Öyleyse ihyâ proje sahibinin anlayisina göre medeniyet baskilarina karsi adapte olmak, tam olarak su anlamdadir:
 
Fikih ilmine mensup sahte fikihçilarin yüzeysel sekli din anlayislari gibi…Günlük hayatta yasananlari asmak. Gazali, bu sahte fikihçilari: “Dini dünya ile yiyenler (Dini, dünya için istismar edenler), hezeyan  ve cubbe erbabi” olarak isimlendirmistir.9
 
Gördügü kabuklu imani, gürültülü küfür dalgalari, hurâfe, bidat ve bozuk görüslerinin yayilmasini ret etmek.
 
Iste o zaman, kollari sivama, mücadele savasina katilma ve “ihyâ” davetini baslatmak gerekiyor. Gazali bütün bu olumsuzluklari asmak konusunda söyle diyor:
 
“Kendileri essiz ve herkesten üstün olduklarini, daha fazla zeki olduklarini görür, Islâmiyet’in ibadetler gibi hedeflerini inkâr eden, namaz (kilmak) ve haramlardan kaçinmak gibi dinin emirlerini degersiz, seriatin bütün hüküm ve emirlerini yok sayan Islâmiyet’in sinirlari ve kurallari ile yetinmeyen; tam tersine türlü türlü bahanelerle dine olan bütün baglarini kesen bir insan grubu gördüm. Bütün bunlari yaparken, Allah yolundan alikoyan ve onu egip bükmek isteyen bir zâlim grubuna uyarlar. Bu grup insanlar âhiret’i  inkâr ederler. Âhireti inkâr ederken de Hristiyanlar’in ve Yahudiler’in taklîdi gibi alisagelen kulaktan duyma taklîtten baska bir dayanaklari yoktur; hem kendileri hem de çocuklari  Islâmiyet’in prensiplerine bagli yetismemislerdir. Babalari ve atalari da böyle yetismisler. Dogruluktan alikoyan süphelere saplanmaktan ziyâde objektif bir arastirma yapmazlar. Seraplara, süslü hayallere aldanirlar. Kâfir olmalarinin sebebi ve yegane kaynagi kulaklarinin Sokrat, Eflatun, Aristotales vb. otoriter koca isimleri duymalaridir;.”10
Bu sözleri Kur'ân-i Kerim’in hizmetkari Üstad Nursî’nin su sözleriyle karsilastir:
“Ey insan! Bil ki, insanlarin agzindan çikan ve dinsizligi ismam eden dehsetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar.” Sonra söyle devam ediyor: Eger desen: "Sen necisin, bu mesâhire karsi meydana çikiyorsun? Sen bir sinek gibi olup da, kartallarin uçmalarina karisiyorsun?" Ben de derim ki: "Kur'ân gibi bir üstad-i ezelîyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklin sakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda, sinek kanadi kadar da kiymet vermege mecbur degilim. Ben onlardan ne kadar asagi isem, onlarin üstadi dahi, benim üstadimdan bin defa daha asagidir. Üstadimin himmetiyle, onlari garkeden madde, ayagimi da islatamadi. Evet büyük bir padisahin, onun kanununu ve evamirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir sahin büyük bir müsirinden daha büyük isler görebilir."11
Üçüncüsü: Milletin fikrinin bütün yönlerini kavramak, medeniyetin baskilarinin sekillerini analiz etmek ve bu baskilara karsi bilinçli tepki gösterdikten sonra  ihyâ  projesinin sahibi “milletin öz fikrinin yapisini yeniden insâ etmeye” ve ona yeni bir sekil vermeye basliyor. Bu yeni yapilandirma Muhammet IKBAL  orduca: “Teskîlün Cedîdün Ilâhiyat Islâm”, Arapça’da: “Tecdîdü’l-Fikri’d-Dînî Fî’l-Islâm” ve Ingilizce’de: “The Reconstruction Of Religious Thought In Islâm” diye isimlendirdigi: “Islâm’da Dini Düsüncenin Yeniden Dogusu” [Birlesik Yayincilik, çev: Dr. N. Ahmed Asrar] sunu kast ediyor:
“Kültür alaninda baski ve zulüm sebebiyle etkin rolünden geri kalmak Kur'ân-i Kerim’in dogru yönlendirmesinden kopmak sonucunda Islâm dininin özünde meydana gelen pas, sapik fikirler ve yalanlari kaldirmak, kaybolan inciyi bulmak12  bu incinin ilk sifatlarini, yalniz digerlerinin medeniyetlerini tüketmek ve stok etmek degil, milletin medeniyet yapma gücünü muhafaza eden gizli sirri bulmak için bütün çabalari harcamaktir.”13
Ihyâ projesine girisen kisinin kendi kisiliginde derin, zengin ve iç yapisinda psikolojik bir devrimden geçtigi göze çarpar. Bu degisikligin ilk belirtisi: Endise duymak, rahatsiz olmak, huzursuzluk ve bilinen gerçeklerden süphe etmektir. Bu evrim, “karanlik gecelere” benzer. Bu belirtiler de: derin, kapsamli ve büyük bir psikolojik degisiklige hazirlayan faktörlerdir. (Transmutation of the Soul) Bu evrimlerden sonra yeni bir kisilik doguyor;  endise, rahatsizlik, huzursuzluk ve bilinen gerçeklerde süphe etme evrelerini asan yeni bir manevî dogus meydana geliyor ki iç huzur âlemine ve Gazali’nin (asagida) isaret ettigi “yakîn”(kesinlik) ile desteklenen bilgi uyanisina ulasabilsin 14: “Bilinen hiçbir süphe, hata veya endise kabul edilmeyecek bir sekilde açiliyor. Kalp de bunun kavramasinda geri kalmayacagi gibi hata yapmaktan uzak kalir ve yakîn ancak bu sekilde olusur. Bunun disinda kalan her bilgi, güven verici ve tatmin edici olamaz. Tatmin edici  olmayan bir bilgi de yakîn olamaz.15 Söz konusu psikolojik devrim -Henry BERGSON’un isaret ettigi gibi- “Içe kapanikliktan disa dönüklülüge” çikmaktir. Soyut ve somut bilgilere bagli kalmaktan: ikisi ile. “… darda kalana kendine yalvardigi zaman karsilik veren…” 16 Allah’a büsbütün dalan huzurlu sahsiyetin derinliklerinden fiskiran kesfi ve zevki bilginin arasinda uzlasmaya geçmektir. Bu safhadan sonra bilgiler; bazen yagmur gibi yukaridan yagip, distan gelen dogal bilgi, bazen de Allah’a baglanan nefsin derinliklerinden fiskiran ve içten kaynaklanan bilgi olur. Bu iki bilgi aralarinda, hiç bir direnis olmadan uzlasir ve dayanisma içinde olurlar.  17Son olarak “…nûr üstüne nûrdur. Allah diledigi kimseyi nûruna eristirir…” 18  hale gelirler.
 
Bu sözleri, Kur'ân hâdimi Üstad Nursî’nin; Eski Said’in yeni Said’e dönüsünü dile getiren su sözleri ile karislastiriniz:
“Bundan otuz sene evvel, Eski Said'in gafil kafasina müdhis tokatlar indi, "El-mevtü hakkun" kaziyesini düsündü. Kendini bataklik çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradi, bir halaskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddüdde kaldi. Gavs-i A'zam olan Seyh-i Geylanî Radiyallahü Anh'in "Fütuh-ul Gayb" namindaki kitabiyla tefe'ül etti. Tefe'ülde su çikti: Acibdir ki; o vakit ben, Dâr-ül Hikmet-il Islâmiye âzasi idim. Güya ehl-i Islâmin yaralarini tedaviye çalisan bir hekim idim. Halbuki en ziyâde hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmali, sonra hastalara bakabilir. Iste Hazret-i Seyh bana der ki: "Sen kendin hastasin, kendine bir tabib ara!" Ben dedim: "Sen tabibim ol!" Tuttum, kendimi ona muhâtab addederek, o kitabi bana hitabediyor gibi okudum. Fakat kitabi çok siddetli idi. Gururumu dehsetli kiriyordu. Nefsimde siddetli ameliyat-i cerrahiye yapti. Dayanamadim, yarisina kadar kendimi ona muhâtab ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadi. O kitabi dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-i sifakâraneden gelen acilar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadimin kitabini tamam okudum ve çok istifâde ettim. Ve onun virdini ve münacatini dinledim, çok istifâza ettim.”
 
“Demek Kur'ân'dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalniz aklî mesâil-i ilmiye degil; belki kalbî, ruhî, hâlî mesâil-i imaniyedir ve pek yüksek ve kiymetdar maarif-i Ilahîye hükmündedirler."19
 
Ihyâ projesinin sahibi, endise, stres, huzursuzluk ve kararsizlik hallerini asip, yaraticinin büyüklügüne, Allah’u Teâlânin celalina ve kemâlina büsbütün müstagrik olan kalbine ilahî üfürügün gelmesiyle “nefsin sagligina kavusmak, normal haline dönmesi” ve iç huzura kavustuktan sonra, mümtaz ve birici tarzda dönüsmüs aktif bir insan olarak yeniden ugras sahasina döner. Projesini, bireysel tecrübeden ve teorik teemmülden yasanacak bir hayat stiline dönüstürmeye baslar. Yani bilgi, hayata dönüsür. Gerek Nursî gerekse Gazali her ikisi de, buna içten inanmislardi.
 
Yüce fikirlere sahip kisilerin hayat tecrübeleri, bize sunu ögretmistir: Gerçeklerden kopuk, faydasiz, köpük gibi su üstünde bulunan ve havada asili kalan fikirler etkin olamaz. Düsünce sahibi emek vererek söz konusu tecrübenin dogrulugundan emin olduktan sonra, bilgi sistemi içinde önemli olan ve beklenen hedefe ulasmak için, tecrübî bir hayat sistemine ve elle tutulur kavramlara dönüsmesidir. Çevresinde insanlari toplayamayan ve somut bir sekilde gerçekçi bir hayat modeli olmayan bir bilgide hayir yoktur. Aksi takdirde fikirler, sinirli bir insan grubu çeken seçkin, yüksek veya çocuk oyuncagi olur. Bir avuç insan gurubunu çekebilir, ancak toplumsal bir aktiviteye dönüsemez. Toplumsal degisim,- ihyâ projesinin sahibine göre- degisimin araci ve hedefidir. Allah söyle buyurmustur:
“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştiremez”20
Görüldügü gibi; âyetteki üslûp, hayat akisina hiç bir etkisi olmayan azinlik seçkinlere degil, bütün topluma hitap etmektedir; Her bilgi sistemi, saf ve pak Kur'ânî dayanagindan kaynaklanmiyor, gerçekçilikten iliskisini kesmis veya milletin toplumsal uyanisi ile kesisiyorsa  ne kadar yayilma ve  taninma firsati bulursa bulsun, saglam temelden yoksun bir yapittir. Karsi karsiya kalacagi ilk kasirgada yikilir. Islâmiyet’in dogusundan ve yayilmasindan asirlar geçmesine ragmen, toplumun Islâmi fitratiyla ve safligiyla onu benimsememistir. Tarihsel olarak Islâm felsefesi  olarak isimlendirilen bu düsünce, Islâmiyet ile hiç bir organik veya manevî benzerligi olmayan bir fikri fezânin yansimalari idi. Bunun için söyle denildi: “O [yani Gazali] felsefeye, doguda belini dogurtulamayacak bir sekilde vurdu”. 21 Bu görüsümüzün hakliligi; yalniz tarihsel degil, bakis ve temel açidan Islâmi felsefe olsaydi veya K.Kerim’e dayali, milletin toplumsal psikolojik- uyanisi ile ayni nâmeler tasisaydi, korkunç bir sekilde yikilip son bulmazdi.
 
Yeni Said fikirlerini gözden geçirip, fikirlerine takilan “süslü ve dine düsman olan maddî felsefenin kirlilikleri ile sefih (zevk ve eglenceye düskün) medeniyetin pisliklerini” 22 silkeledikten sonra, mücadeleci bir ruh, bilinçli ve derin bir elestiri ile “Kur'ân’in mutlak üstadligindan” yardim alarak, fitri delillere dayanarak yola çikip, O da Gazali’nin adimlarini takip etti -Gazali’nin isimlendirdigi Dehriyye ve Zindiklarin halefleri- yeni tabiatçi ve materyalistlerin iddialarina elestiri çekicini indirdi. Gazali bularin mezhepleri hakkinda söyle dedi:
"Birinci kısım (filozoflar) Dehriyye, eski filozoflardan bir taife olup her seyi bilen, yaratan, yöneten ve her seye gücü yeteni, inkâr ettiler. Dünya, baslangici olmayan, kendiliginden var olan yaraticisiz ve kâdimdir. Hayvan ise, damlaciktan (erkek ve kadinin dölünden), damlacik da hayvandan olmus, böyle sürüp gidiyor ve böyle de olacaktir. Böyle düsünenler ise zindiklardir."
 
"İkinci kısım: Metafizikçilerdir (et-tabiîyyün), Âhireti, Cennet, Cehennem, Kiyamet ve hesap gününü inkâr edip ikinci bir hayat olmayacak sekilde hayat, ölümle biter görüsündeler. Bunlara göre iyiliklere sevap ve kötülüklere ceza diye bir sey yoktur. Bütün baglarini çözdüler, hayvanlar gibi zevk ve sefâya daldilar. Bunlar da zindiklardir. Zirâ imanin sartlari arasinda; Allah’a ve Âhiret’e iman bulunmaktadir. Bunlar ise âhiret’i inkâr ediyorlar.” 23
“Modern bâtililasma taraftarlari” da ayni hataya düstüler. Dayatma, zorlama ve zorbalik yaparak, digerlerinin fikirlerini, modern Islâm düsüncesi üzerine egemen kilmaya çalistilar. Bunlar,verdikleri ugrasta basarisizliktan baska bir sey elde etmeyen atalarindan ibret almadilar. Kendileri, digerlerinin egemenligini o kadar benimsemis ve aldanmis ki, “Her medeniyetin, o medeniyetin sancagini tasiyanin fikirlerine dayanan, bu fikirlerin etrafinda odaklandigi ilkelerin ve prensiplerin bir çekirdegi oldugunu” arastirmaya bile ihtiyaç duymadilar. 24 Milletten ve milletin inancindan sürükleyip uzaklastiran bati sevdâsinin dalgalari ortasinda sunu unuttular; “Islâm düsüncesinin boyunu ona egdirmek istedikleri bati  kavramlari, bütünlük arz eden bir ruha sahip belirli bir medeniyetin cilaladigi örnekler olarak, siyâkindan koparilamayacak ve tarihinden soyutlanamayacak türden oldugunu” unuttular.25 O medeniyet tarihi, kendi gelecegini etkiliyor ve  son hedeflerini belirtiyor. Eglenerek veya dik kafalilik yaparak, bati felsefesinin ve medeniyetinin mensup oldugu kavram ölçüleri olmadan, Islâm âlemi ile ilgili sorun ve problemleri ele almanin mümkün olmadigini sandilar. Bazilari daha da ileri giderek:
 
Dayanaksiz olarak biz Islâm âlemi-: “Avrupalilar gibi yürüyüp, onlarin takip ettikleri metotlara bas vurmak, sahip olduklari medeniyetin; acisini - tatlisini, sevileni - sevilmeyeni ve hosnut olan- hosnut olmayan her seyini almamiz lâzim. Bizim için -Islâm âlemi için- bunun aksini ileri süren, aldatan veya aldatilandan baska bir sey olamaz” 26 demistir.
 
Bazilari: “Deneyimlerim, tecrübelerim ve kültürüm artikça, önümdeki edebiyat konulari belirginlesir. Bu amaçlar su sekilde özetlenebilir: Asya’dan çikip Avrupa’ya katilmamiz lâzim. Doguyu tanidikça, ona olan nefretim artar ve onun (Dogunun) benden yabanci olusunun hissi de artar. Avrupa’yi tanidikça, ona olan sevgim, bagliligim, benim ona ve onun da bana ait oldugu hissi artar.” 27 demesine kadar inatlasir ve iftira atabilir.
 
Batilasma taraftarlarinin mantiklarina göre: “Avrupalilarin ortaklari olmaliyiz; renkleri ve sekilleri ne kadar degisik olursa olsun, onlarin fikir miraslarinda; mezhep ve akimlari ne kadar uyusmaz olursa olsun, dini miraslarinda; ne kadar degisik ve engebeli olursa olsun onlarin maddî miraslarinda onlarin ortaklari olmaliyiz.”  28
 
Iste bu sekilde, saf tevhid inanç temeli üzerine insâ edilen Islâm medeniyeti ile ilk çekirdegi, maddîyata, çikarciliga ve kötü ahlâka saplanmis olan Roma ve Yunan medeniyetleri üzerinde insâ edilen yeni bati medeniyeti arasinda uyusmazligin temelini, eskiler göremediler ve yeniler de gözden kaçirdilar. 29 Gerçek su ki: Batililar, bu uyusmazlik konularini, bizdeki bâtilasma dellaligini yapanlardan daha iyi kavramislardir. Asirlar boyunca batililar arasinda: “Bati medeniyeti, Islâm mantigina ve Islâmiyete özgü olan kavram alanlarina tâbi olmasi gerekir” veya “Bati, Islâm cigeri olmadan solunum yapamaz” diyen çikmamistir. Batilasma dellaligi yapanlar, desteksiz kaldiklarini, kamuoyunda biraktiklari imajin kötü oldugunu, Islâm düsüncesi ile ilgili direkt, objektif ve kültürel sartlardan uzaklastirdiklarini, direk ve objektif olmayan kültürel sartlara saptiklarini, gerçeklesmesi mümkün olmayan hedefler pesinde olduklarini anlayinca; daha önce müjdeledikleri hedeflerden dönüp, açik, belirgin ve güçlü bir sekilde soylu Islâm düsüncesine yaklastilar. Bu dönenlerin basinda: Ismail MAZHAR, Mensur FEHMI, Hüseyin HEYKEL, Taha HÜSEYIN, -sonuncu degil son olarak- Zeki Necip MAHMUT, Abdurrahman BEDEVI ve Hasan HANAFI gelmektedir.
 
Allah’in, geçmiste Imamimiz Huccetul Islâm GAZALI, yenilerden de Üstadimiz Kur'ân Hizmetkâri Said NURSÎ, rahmetli Mehmet AKIF ve Muhammet IKBAL gibi zatlar ise, keskin basiretleri ve Islâm medeniyeti ile -eski veya yeni- Bati medeniyeti arasindaki uyusmazlik konularini iyi bellediler. Iki medeniyetin arasinda sahte kültürler kurmanin ne denli tehlikeli oldugunu anladilar. Mensup olduklari Islâm medeniyetinin özelliklerini ciddi bir sekilde analiz ederek onu desteklediler ve medeniyetlerinden yabanci bir fikri fezâya boyun egmeyi reddettiler. Bunun için onlar, Islâm milletinin zihinlerinde ölümsüz olmaya hak kazandilar. “Bunlar, ne güzel arkadastir!” 30.
 
2500 yil boyunca, din bilimcilerinin, filozoflarin ve fen ilim adamlarinin zihinlerini mesgul eden ve gerek geçmiste gerekse de günümüzde onun hakkinda zitlik derecesine kadar degisik sözler söylendigi, felsefî bir problem seçtik. Bu konu hakkinda veya konu ile ilgili, binlerce eser ve risâle yazilmistir. Iki devin görüs ve tavirlarini somutlastirmak ve müsahhas bir örnek olusturabilmesi için, yukarida iki devin tavirlarinin bir kismini sunduk. Asagidaki satirlarda ise; Iki devin çabalari, saf, Islâmî bir tavrin yansittigini ve dürüstçe K. Kerim'in hocaligina dayanan bir tavir oldugunu göstermek için bu problemi seçtik.
 
Ele alacagimiz ve inceleyecegimiz felsefi problem sudur: Iki zatin, egriligi ve bâtila teslimiyeti tanimayan, mücadeleci bir ruhla karsi koyduklari tabiî Maddi Illiyet problemidir. Bence bu iki zat, tabiî Maddi Illiyet Probleminin kötü anlamlarini gözlerinden kaçiran mutefelsif, bir çok zindik ve ateistin hezeyanlari içinde yegâne uyanik kisiler idiler.
 
Önce K. Kerim Hizmetkâri sözlerinden baslayalim: “Ey insan ! Bil ki söylediklerinin anlamini ne denli tehlikeli oldugunu bilmeden iman sahibinin dillerinde dolasan, insanlarin agizlarindan çikan, küfür  kokusu saçan korkunç kelimeler vardir. Bu sözlerden gâyet tehlikeli üç tanesini açiklayacagiz:
 
Ilki : Nesne hakkinda: “şartlar onu meydana getirmiştir” demeleridir. Yani (tabiî) sartlar, bizzat nesneyi meydana getirendir.
 
2.si : Nesne hakkinda: “kendiliğinden oluştu” demeleridir. Yani nesne oldugu gibidir.
 
3.sü: Nesne hakkinda: “tabiat onun böyle olmasını gerektirdi” demeleridir. Yani nesne tabiîdir. Tabiat onu meydana getirmistir… Eski Yunan kafalarina binlerce tanriyi sokabilen ve putlari meydana getirebilen, felsefenin çamuru ve batakligidir… Evet her hangi bir sebepten dolayi Allah’in nurunu görmeyen, ( iste o zaman) her nesneye tanrilik atfediyor.”31 Üstad Nursî; maddi ve tabiî felsefeye yönelttigi bu elestirilerden sonra Gazali’nin 32 adini animsamanin, garip karsilanmamasi lâzim. Zirâ her ikisi: Peygamberin (S.A.V.):
“ Kulumu sevinceye dek, bana ibadet yaparak yaklaşmaya çalışır. Ben onu sevince, duyduğu kulağı, gördüğü gözü, kullandığı eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse elbette veririm.”33
Sözüne uygun olarak, Allah’in gözüyle bakarlar; geçici fitneye aldanmayip ayni inanci paylasirlar.
 
Gazali, söz konusu; ateiste inancina bagli maddî sebebiyet görüsünden hareket ederek, bu probleme güçlü bir felsefi metodu kullanarak karsi koymustur. Bu metodun amaçlari, maddî sebebiyeti ele almak ile -bazi arastirmacilarin sandigi gibi- yetinmemis, onu asan boyutlariyla ilk ve essiz bir çaba olmustur. Gazali’nin kullandigi metot “Islâm aklîm, Yunan aklindan ve otoritesinin konumundan kurtarma” 34 yi amaçlanmistir. Bu akil (Yunan felsefesi) bildigimiz kadariyla peygamberlik, vahiy ve (Allah tarafindan indirilen) kitabi ele almadigi gibi beserî akildan baska referans da almamistir. Peygamberlik nurundan kopuk oldugu için de tabiat âlemini arastirabildigi gibi tabiatin ötesinde (metafizigi de) arastirabilecegini sandi.
 
Gazali’nin, maddî sebebiyete  karsi yaptigi itiraz; kendiliginden dogruyu bulmaya çalisan Yunan aklina karsi derin bir felsefi elestiri, Müslüman filozoflarin bos bosa ugras verdikleri kisir, sahte ve yapay kuruntulari yok etmek, peygamberlik kandilini referans alan Islâm aklina da, kendi kimligini yeniden kazandirmak için mükemmel ve güçlü bir çaba seklinde olmustur. Dolayisiyla Islâm aklinin kendi kimligini,Yunanlilarin varlik,bilgi, mutlak ve küllî aklin “otoritesi ve hâkimiyetinden” kurtarmayi hedeflemistir.35
 
Incelemek istedigimiz problemin seklini çizmek için Yunanlilarin felsefe düsüncesinin tarihinden notlar alarak ve anlatmak istedigimiz sözlerin daha iyi anlasilabilmesi için bir giris yapmamiz lâzim:
 
Gazali, Islâm’da felsefe bilimleri, inceleme, arastirma ve elemede doruk noktasina kadar ulasan objektif, tarafsiz ve bilimsel bir metotla incelemistir. 36 Gazali, filozoflarin matematik ve mantik bilimlerini tabiat ve ilahî bilimlerinden ayirarak söyle demistir:“matematik” bilgileri, hesap, geometrik, ve astronomi bilimleri ile ilgilidir. Bunlardan hiç  biri -pozitif veya negatif- din isleri ile ilgili degildir. Daha dogrusu bunlar, anlayip tanidiktan sonra inkâr edilmez delile dayali islerdir. “mantik” bilgilerine gelince, bunlar da -pozitif veya negatif- din isleri ile ilgili degildir. Bunlar, kiyas ve delillerin metotlari, delillerin yapisi, ön sartlari ile dogru tanimin sartlari ve bu sartlarin siralamasi ile ilgilidir; Ilim ya tasavvurdur (soyutlama) bunun önerilmesi de tanimlarla olur, yada tasdiktir (somuttur) bunun önermesi de delillerdir. Bunlarda inkâr edebilecek bir sey yoktur. “Tabiiyata ” gelince; hak bâtila, dogru yanlisa, karismis (Gazali, “Tahafut” isimli eserinde bâtil olduguna inanilmasi gereken seyleri zikretmistir). “Ilahîyat” bilgilerine gelince, içinde düstükleri hatalarin çogu bu bilgilerdedir. Mantikta ileri sürdükleri bilgi, delil ve metotlari, burada geregi gibi getiremediler. Bunun için bu bilim dalinda aralarinda çok uyusmazlik olmus ve degisik görüsler  ileri sürmüslerdir. 37 Bütün bu anlattiklari anlami sudur: matematik ve mantik bilimleri; çelismezlik, zatilik ve bütün parçadan daha büyük ilkeleri gibi, kendiliginden apaçik ve bedihi olan aklin kurallarina bagli (mahkum) sekli (soyut) bilgilerdir. Buna karsi ilahîyat konulari, aklin tabiî kurallarina baglanmayan konulardir. Aksi takdirde tanriligin, aklin kurallarina mahkum edilmesi demektir. Yani; özgür irâdeyi, -kaçinilamaz olarak-  diledigini yapan ve seçen Yüce Allah’tan, almak olur. Bunun için Gazali sunu vurgulamistir: dogada görülen; “sebeplerin sonuçlariyla baglanmasi, gereklilik gerekmez. Bu baglanma, tecrübeden kaynaklaniyor. Baglanma adetin (aliskanligin) geregidir, aklin kurallarindan kaynaklanmiyor.” Imam bu noktayi yorumlayarak söyle açikliyor: “ baglanma, sebep olduguna inanilmasi veya sonuç olduguna inanilmasi bizce önemli degildir. Her biri digerinden ayri bir seydir. Bu o degildir o da bu degildir. (zatilik  ilkesi) Birisinin ispatlanmasi digerinin ispatlanmasini gerektirmez. Birisinin ispatlanmamasi da digerinin ispatlanmamasini gerektirmez. (çelismezlik ilkesi) dolayisiyla; tokluk - yemek, içmek- susuzluk, yanmak- atese temas, nur- günesin dogmasi, ölüm-boyun kesilmesi, sifa ilâç içme, ishal-ishal verici kullanmak, vb. bir birine bagli bütün gözlemler böyledir. Birinin varolmasi digerinin var olmasini gerektirmez ve birini varolmamasi da digerini var olmamasini gerektirmez. 38
 
Yunan felsefe tarihinin okunmasindan: maddî - tabiî sebebiyet görüsünü ilk ortaya atan Lukietius (505M.Ö.), Demokrotes (420 M.Ö.), Empedokles (430M.Ö.) ve Epikures gibi zerrecik mezhebinin filozoflari olmustur. Bu filozoflar, sunu savunuyorlar: a) Dünya’nin, maddî cisimlerden ibaret oldugunu; bu cisimler de ezelî ve ebedî olup; yaratilmamis, sayilari sonsuz ve yok olmayan maddî zerreciklerden olusur. Bir nesne, yokluktan var olamaz. Bir nesnenin sona ermesi de veya  yok olmasi olmaz. Nesne, otomatik bir hareketle sonsuzluga dek boslukta kendiliginden hareket eder. Nesnenin bu hareketi de kendiliginden olup o da ezelîdir.  b) Nesnenin hareketi hiçbir sisteme bagli degil ancak körü körüne bir zaruret veya bir tesadüf olmadan degismez. “(Blind Necessary)”39
 
Aristo, ( Ö.322 M.Ö.) bu ateist teoriye karsi koyarak tesadüf sözleri ile mahkum edip söyle demistir:Dünya zaman bakimindan kâdim, zat bakimindan hadistir.” Hadis kelimesini de su sekilde açiklamistir: “Dünyanin aklen kendiliginden var olmasi tasavvur edilemez, ancak hareket etmeyen ilk hareket ettiren veya Dünyanin varligi için en son sebep diye isimlendirdigi baskasiyla var olmustur. Dünyada bir sistemin oldugunu, bir yaraticinin varligini ve teorisini gerekçelendirmek için de söyle demistir: Yaratilmamis kâdim ilk madde - nesnelerin varligi için ilk mantiki sebep olan- “HEYULA”, kendisi içinde hareket ilkesini ihtivâ etmektedir yani: var olan her sey “kendinde bulunan tabiî bir kuvvet”etkisi ile varlik olabilmeden (Potentiality)   gerçek varliga (Actualization)  hareket eder. Tabiat, bu Heyula ile seklin bir araya gelmesiyle ve güç ile var olmaktan, kendisiyle var olmaya geçmesi ile kendi zatini bulmak istiyor. Bütün bunlar, Gazali’yi, bilgi ve varlik boyutlu, külli, mutlak ve boyutlu bir akli var saymaya sevk etti. Bu aklin temelinde de ona tabi oldugu aklî zarurettir. Hareket etmeyen ilk hareket ettiren dahi bu zarurete tabidir. Yani, Allah’in asamayacagi ve bagli oldugu bu tabiî ve aklî zaruret.40
 
Bazi Müslüman filozoflar, Aristo’nun bu teorisini, Aristo’yu destekleyip, ona yeni bir sekil verdiler. Bunlar onun yolunu takip ettikleri için bunlara: “Messailer” denilmistir. Messailer, Aristo gibi, tabiî sebebi benimsemis ve sebebi inkâr eden, bilimin elde etme imkanini de inkâr etmis olur diye iddia etmislerdir. Bunlarin sözcüsü durumunda olan Ibni  RÜSD, söyle diyor:
“… Genel olarak, sebepleri ve sonuçlari kaldirdigimiz zaman, ittifaki benimseyenlere söylenecek bir seyimiz kalmaz. Sunu demek istiyorum: Bu noktada yaratici  diye bir sey söz konusu degildir. Söz konusu olan, Dünyada olup biten her  sey, maddî sebeplere baglidir zira iki olasiligin biri, (iki caizin biri) seçilmis.”41
Öte yandan (maddî) sebepleri inkâr etmek, insan aklinin yapisina ters düser. Daha dogrusu aklin ve ilmin her ikisini inkâr etmek demektir.
“Akil, onunla varliklar sebepleriyle kavramaktan baska bir sey degildir. Akil, akilla diger idrâk eden güçlerden üstünlük saglar. Bunun için sebepleri inkâr eden akli da inkâr etmis olur.”42
Bir çok arastirmaci, Gazali’nin, zorunluluk ve sebebiyet ilkesini inkâr etmesi,-Ibni RÜSD’un dedigi gibi- dünyada düzeni inkâr etmesi sekline de yorumlamislar. Halbuki Gazali asla dünyada sistemi inkâr etmemistir. Gazali, ancak bu sisteme zorunluluk atif edilmesini inkâr etmistir. O söz konusu düzen, Ilahî irâdenin fiillerinde üç fiilin sonucudur; Hüküm, Kaza ve Kader. 43 Yani: baslangici ve sekli akil olan bir âlemden, baslangici ve sekli, her kayittan üstün olan Ilahî irâdenin âlemine geçmek. K. Kerim âyetlerini tedebbur eden ve bir birine mâtuf olan iki problemi esit olarak  baglayan Imami Gazali’de nizâmi inkâr etmesi nasil düsünülebilir? Gazali’ye göre mesele; “yapi geregi” isimlendirdigi maddî sebebiyetin kabul edilmesi veya inkâr edilmesi seklinde degildir. Onun kast ettigi; Müslüman filozoflarin ve günümüzde onlara uyanlarin kabul ettigi gibi maddî sebebiyet, bizzat tabiatin gerekliliklerinden oldugunu söyleminden vaz geçip, her seyi yaratan ve yoktan var eden Allah, tabiati, bu sekilde -degismez, sasmaz ve bu prensiplerle-  yaratmistir sözünü kabul edilmesini istemistir. Gazali: Yaratan, diledigi gibi her seyi mükemmel bir sekilde yaratmis. Bu yaratilis da oyundan, bozukluk ve çeliskiden uzaktir demelerini beklemistir.
 
Gazali ve K. Kerim'in kapsamli ve objektif bir sekilde düsünülüp tedebbur edilmesine dayanarak, peygamberlik nuru ile yolu bulan mü'minin aklina su gerçegi sumuslardir: Allah’in birliginin zorunlulugu ile yaratilis hikmetinin gerekliliginin bir araya getirilmesi. K. Kerim, bir çok yerde bu iki noktayi vurgulamistir.
“De ki, düşündünüz mü hiç, eğer Allah geceyi kiyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse” (yani sürekli ve tabiat sartlarina aykiri olarak) “Allah’tan başka, istirahat  edeceiiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir?”
bu da Allah’u Teâlâ’nin tabiata verdigi prensiplerin sürekli oldugunun ispatidir.
“Hala görmeyecek misiniz?”44
“Rabbi’nin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz  kılardı. Sonra biz Güneş'i ona delil kıldık.”45
“Ya içtiğiniz suya ne dersiniz? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa onu indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi, onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?”46
Allah’in irâdesiyle meydana gelen mucizeler, evrende görünen sistemden daha ilginç degildir.
“…Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır…”47
“…Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?”48
“… Onun katında her şey ölçü iledir.”49
“Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”50
Akl-i selim, iman ve din, yaratilanlarin, mükemmel sekil, en güzel heyet, en uygun ölçü ve sistemli bir sekilde olmasi, yaraticinin mükemmelligini ve yaraticinin mutlak bir irâdeye sahip oldugunu gösterir.
“(Bir kısmı) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin, dediler. Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol, dedik.”51
“ Bunun üzerine Musa’ya: Asan ile denize vur, diye vahiy ettik. (Vurunca,  deniz) derhal yarıldı. Her bölük koca bir dağ gibi oldu.”52
tabiî zaruret ortadan kalktigina göre, eylem ile kudretin bitismesi de tabiî zarûretin geregi olmadigina göre, nesneleri bir birine baglayan ve ayiran, Allah’in mutlak irâdesidir.
 
Son duamiz: Âlemlerin Râbbi olan Allah’a hamd olsun.
____________________
 
1   1933 Kerkük - Irak doğumlu ve 1965 Cambridge’ten doktora aldı. Bağdat Üniversitesi -Edebiyat fakültesi Felsefe Bölümünde, Öğretim Görevlisi sonra Yar Doç. Dr. Olarak çalıştı. 1976’da çifte Terfi alarak, Bağdat ve Kuveyt Üniversitelerinden Profesörlük derecesi aldı. 1994’e Âl’ul-Beyt - Urdun Felsefe bölümünde dersler verdi. Halen Usul’ud-Din ve Mukayeseli Dinler bölümü- Maarif’ul-Vahii vet-Turas Fakültesi - Malezya’da görev yapmaktadır.
2 (a) ve (b) harfleri, mütercim tarafından eklenmiştir.
3 İmam-i Gazali kendisini şöyle anlatıyor: “erginlik çağımdan ve gençliğimden şimdiye kadar ki, yaşım 50’yi aşmış, hâlâ bu denizin dalgalarıyla boğuşuyor, bu denize ürkeğin ve korkağın açılmasıyla değil cesurun açılması gibi açılıyor, her karanlığa atılıyor, her probleme el atıyor, her sorunu aşıyor, kim sünnete uyuyor -kim bidatçı, kim haklı- kim haksız ayırt edebilmem için her taifenin inancını inceliyor ve her tâifenin mezhebinin sırlarını inceliyorum”. (El-Munkız mi’nel-Dalal ile İmam’i Gazali hakkında araştırmalar ve Tasavvufta İncelmeler ; Tahkik ve inceleme: Dr. Abdulhalim MAHMUT; Dar’ul- kutub’ul-hadise, Kahire, 1385, s: 70.) Gazali İhyâ’u-Ulumuddin adlı kitabında şöyle diyor: “ İyice belledim ki: bir bilim dalının doruk noktasına ulaşmayan, o bilim dalında otorite olanların seviyesine ulaşmayan  kimse, o ilmin ne gibi bozukluğu ihtiva ettiğini bilemez; sonra o bilim  dalının bir derece ileriye götürerek söz konusu ilimde otorite olanın bilemediği eksiklik ve sakıncaları görecektir. İşte o zaman ortaya atacağı bir bozukluk veya eksiklik gerçek olur”. (Tahafut’ul-Felasife - tahkik Dr. Süleyman DÜNYA, Kahire, 1966, s: 60) 
(Bütün bunları) İhsan Kasım es-Salihi, Kur'ân hâdiminin ufukları ve  bütün dini bilimlere olan sevdası hakkında: “Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatına ve eserlerine genel bir bakış” isimli eserinde yazdığı ile karşılaştır. 2. baskı, Sözler yayınevi, İstanbul, 1997, s: 21- 24 .
4 Luvis GARDİYEH; C. KANAVATİ:“İslâmiyet ile Hristiyanlık arasında Dinî Düşüncenin Felsefesi” çeviren Şeyh Dr. Subhi-s Salih; el-Edep Dr. Ferit CABIR; Darıl-İlim lil melayin- Beyrut/ Lübnan, 2. Baskı, Ocak 1983, cilt:1,S: 190. Saygı değer Şeyh Merağı, Dirase ve Tahsil isimli eserinde bu çokluk hakkında şöyle diyor: “İlim adamlarının adları anıldığında fikirler, onların  ün yaptıkları bilgi dallarına ve bilim alanlarına yönelir… Gazali anıldığında ise dallar çoğalır ve akla sadece bir adam gelmez; aksine akla her birinin saygın ve değerli bir yere sahip olduğu çok şahsiyetler gelir; otorite usulcü Gazali, özgür hukukçu Gazali, sünnetin imamı sünneti koruyan kelâmcı Gazali, eğitimci Gazali ve zahit mutasavvıf  Gazali akla gelir. Dilerseniz şöyle söyleyin : Dönemin ansiklopedisi, her şeyi öğrenmeye susamış ve bilginin her dalını öğrenmeye obur bir adam akla gelir”.
5 Ebu Yarup’ul-Merzuki: “ Gazalide Sebebiye Kavramı” (1. Baskı; Dar’u Selame liltibaa ven-Neşr, Tunus, b.t. s: 86) 
6 Çağdaş Müslüman düşünürler İslâm ümmetinin şahsiyetini ve  kimliğini yok etmeyi amaçlayan bu çabalara değişik isimler vermişlerdir. Aşırı milli Laiklik bayrağı taşıyanların öncülüğünü yapan ve Markisizimi benimseyen sonradan da asıl dini olan İslâm’a [yeniden] dönen tecrübeli  İranlı düşünür Celal Ahmet (Ö.1979) : “Batı zehirlemesi” (West Intoxication)  ile isimlendirmiştir. Diğer Arap Müslüman düşünürleri ise Batı kültürünün İslâm Alemine tecavüz etmesini kastederek, “Batılaşma” (Westernization) ile isimlendirmişler. Diğer düşünürler ise “kültür emperyalizmi” veya “haçlı kültürü” olarak isimlendirmişlerdir. Geniş bilgi için bakınız : “Bilginin İslâmlaştırılması ve Batı ile medeniyet kültürleşmesinin metotları” isimli araştırmamız ; Bilginin İslâmileştirilmesi dergisi- II. Yıl, V. sayı, Safar, 1417 H./Temmuz 1966 M. Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü; sayfa 10-11. İslâm düşüncesinde çağdaş batılılaşma bayrağını taşıyanları ve bunların ana ilkelerini tanımak için: Cedan Dr. Fehmi “İslâm bilginlerinde ilerlemenin temelleri” ; Dar’uş- Şark, Amman, Ürdün, 3. Baskı, 1966, sayfa: 328-345. Ve sayfa 564. Objektif olarak batılaşmaya çağıranların çabalarını detaylı ve en güzel şekilde anlatan Cemalettin el-Afagani şöyle diyor: “Tecrübeler bize öğretti ve geçmişteki olaylar açıkça diyor ki: Her milletin taklitçileri ve diğerlerinin hâl ve hareketlerini benimseyip hayranlık duyanlar, düşmanların kendi milletlerine sızmaları için birer açık penceredir ve bu taklitçilerin ufukları vesvese, sinsicilik, desise ve komploların odağıdır. Daha doğrusu beyinleri taklit ettikleri toplumlarla dolup taşar, taklit ettikleri milletlere ayak uydurmayan, benzemeyenleri hakîr ve hor gördükleri gibi kendi milletlerini karamsarlık odağı olarak görürler,aşağılarlar,ezerler,yaptıkları her şeyi büyük bile olsa  küçümserler. Dolaysıyla bu taklitçiler: taklit ettikleri güçlü milletlerin ordularının ön birlikleri, saldırganların rehberleri, ortam hazırlayıcıları olur ve kendi uluslarının kapılarını onlara açarlar.”  Bakınız: el-Afagani “bütün eserleri:  inceleme ve araştırma” Dr. Muhammet AMARA, Kahire; el-Müessese el-Mısrıyye el-Amme, (Asalet ve taklit hatıraları ), s: 192.  
7 İslâmiyet’in genel ahlâk ilkesine adapte olmak için yabancı kültürleri eritip yeniden şekil verme kâbiliyeti olan  İslâm düşüncesinin miras aldığı bu önemli karakter hakkında geniş bilgi almak için bakınız: Fettah, Dr. İrfan ABDULHAMİT; “İslâm-Arap Düşüncesi’nde Araştırmalar”, Dar Ammar; Amman; Ürdün; 1412 H./1991 M. ;(İslâm-Arap tarihinin kültür özellikleri ) bölümü s:22 -… 
8 Malik bin NEBİ: “Kalkınma Şartları”, Çeviren: Abdussabur ŞAHİN ve Ömer Kamil MESKAVİ; Dar’ul-Uruba, I. Baskı 1962. 
9 Endülüslü ibni Hazm çağdaşları olan fakihleri tenkit etmek konusunda Gazali gibi düşünüyor ve şöyle diyor: “kendi kendilerinizi kandırmayın, Fıkıh ilmine mensup, yırtıcı hayvanların bedeni üstünde koyun postu giyenler, kötülük yapan insanlara yaptıkları kötülükleri süsleyerek iyi olduğunu gösterenler ve daha da kötülük yapmaları için yardım eden fasıklara aldanmayın.” Bakınız: Enver hal it el-Cündi ; Endülüslü İbni Hazm’in görüşleri , Darul beşir; Amman; Ürdün; 1417 H.- 1966 m S: 42. 
10 Gazali “Tahafutul Felasife”, silsiletu zehairil Arap-15-dar’ul Maarif, 1955,Tahkik Süleyman Dünya, sayfa 59-60.
11 Nursî: Sözler, S:511.
12 Afgani, bu geri kalmanın sebeplerini İslâm dininin özünün asimilasyona uğramış olmasına bağlamıştır. Bu konuda şöyle diyor: “Temelleri sağlam, ilkeleri güçlü, bütün yönetimlere uygun, ülfeti özendiren, sevgiye çağıran, insanın özünü temizleyen, kalpleri kötülüklerden arındıran ve Hakkın ışıklarıyla aklı aydınlatan bir dindir… Ümmetin güzergâhı /şeriatı bu ise bu şeriat bu millete gelmişse ve bu şeriatı uygulamış ise; şimdi gördüğün bir arıza ve  doğal yerinden inmiş ise bunun sebebi ancak o temelleri bırakıp arkasına atmaktan kendine ait olmayan ve diğerlerinin sağlam  temeller yerine diktiği bidatları  benimsemekten kaynaklanmıştır. Bunun için bu  bid'atlar , ara sıra içinde duyduğu Hak feryatları ile milletin arasında bir engeldir.” a. g. e., S:192-195  
13 Malik bin Nebi, “Kalkınma şartları” S: 55’te şöyle diyor: “ Medeniyet, kendi ürünlerini üretendir. Yoksa başka bir medeniyetin ürünlerini satın almak stok etmek yoluyla bir medeniyet inşâ etmek saçmalıktır. Zirâ bu , hem nicelik hem de nitelik bakımından çıkmaz bir yola götürür.”  Geniş bilgi için bakınız: Dr. Fehmi CEDAN, a.g.e. S: 418 ve sonrakiler. 
14 Tam  uyanış haline hazırlayan bu derin ve kapsamlı psikolojik devrim hakkında geniş bilgi için bk.: Dr. İrfan ABDULHAMİT a.g.e. Bölüm: “Gazzali:  Metotta İnceleme” S.349 ve sonrakiler. Henry BERGSON (Din ve Ahlâkın Kaynağı,  Arapça’ya çeviren Dr. Sami’d-DURUBİ , tercümeyi kontrol eden Dr. Abdullah ABDULDAİM ; el-Hey’e el-Mısrıyye lil’telifi ven-Neşri; S.245-246). Bu evrimle ilgili: “Vecd, görme ve sevinç durumları anormal durumlar olup gelecek uyanış tavrını hazırlayan geçici durumlardır… Bütün bunları, içe kapanıklıktan dışa dönüklüğe ve hareketsizlikten hareketliliğe geçmeyi gerektiren anî ve derin olan bu devrimi düşündüğümüz zaman kolayca anlarız. Dr. Muhammet Aziz el-HABBABİ bu ibareyi “ İslâmi Şahsiyet” isimli eserinde detaylıca ele almıştır. ( Daru’l-Maarif, Kahire, Mısır, 1969,S.27-30) LUBA: The Psychology Of Religious Mysticism, HARCOURT BAEE & COMPANY 1952 . 
15 İmam Gazali şöyle diyor: “…Bu hastalık gittikçe arttı  ve yaklaşık iki ay sürdü. Bu süre içinde lafta değil, içinde bulunduğu halin gereği Safsata mezhebini beğeniyordum. Allah beni bu durumdan kurtardı. Nefsim de sağlığına ve itidale kavuştu… Ancak bu kavuşma, bir delil manzumesinden ve cümle sıralamasından sonra meydana gelmemiştir. Allah’ın kalbe attığı bir nurla olmuştur. Bu nûr da bir çok bilginin anahtarıdır. İnkişaf, yalnız somut delillere bağlı olduğunu sanan, geniş olan Allah’ın rahmetini daraltmış olur. El-Munkiz minad-Dalal, S:126 İnkişaf :“Bilinen hiçbir şüphe, hata veya endişe kabul edilmeyecek bir şekilde açılıyor. Kalp de bunun kavramasında geri kalmayacağı gibi hata yapmaktan uzak kalır ve yakîn ancak bu şekilde oluşur. Bunun dışında kalan her bilgi güven verici ve tatmin edici olamaz. Tatmin edici  olmayan bir bilgi de yakîn olamaz.” a.g.e. Bu iç tecrübe özellikleri, Şelayır MAHER, (1768 -1834) ve Rodolf  OTTO gibi bazı modern din filozofları detaylı bir şekilde ele almış, doğru olup olmadığı için; kendi dışından yabancı bir delile muhtaç olmayan kendi özüne dayandığı itibarîyle bunun dışında kalan faktörlere bakarak hüküm verilmemesi lâzım. (It requires no justification because it is grounded an autonomous moment of experience with its own integrity) Daha geniş bilgi için bakınız: (…..) 1995.
16 27 Nemil, 62. Âyet.
17 Farancis BACON iki çeşit bilgi olan “doğal bilgi ile metafizik” böyle açıklamış şöyle diyor: (….) bakınız:(BACON…..). Bu sözler hemen İmam’i GAZALİ’nın İhyâ’da  anlattığı: nefsin derinliklerinden fışkırıcı bilgiyi hatırlatıyor. Bakınız: İhyâu Ulumuddin cilt 1 S: 72. İmam Şeyh Muhammet ABDUH, ise bu iki bilgiyi; “Nefsin baktığı iki gözü vardır, biri yakınları, diğeri uzakları görür” şeklinde tanıtmıştır... Nefis bu iki  göze muhtaçtır. Birsinden yararlanmazsa diğerinden de yararlanamaz… Kâmil din: “bilim - sevk, akıl -kalp, delil - teslimiyet ve fikir ile vicdandır.” Dinde bu iki unsurdan birisi ile yetinmek, dinin iki temelinden birisini yok saymak demektir. Akıl ile vicdan arasında bir uyuşmazlık, kişilikte bir bozukluktan başka bir şey değildir. İnsan, iki insana ve varlık  da iki varlığa dönüşür. İnsan, bilgisini yalnız duyularından, zatından veya varlığa karşı sezgilerinden aldığı bir akıl değildir. Ancak insan, bunu yanı sıra sınırlı veya sınırsız sistematik mantığın delillerine uymayan içli bir aktivitedir. Bakınız: Dr. Fehmi CEDAN, a.g.e. S: 24 ve 204. Belki de bütün bunlar, Gazali ile Nursî'nin Kelâm ilmine karşı aldıkları tavrı açıklıyordur; Allah’ın varlığı, diğer varlıklara benzemediği gibi, kelâmcıların nicelikli bir ilme veya mantıklı bir akla dayandırmak istedikleri varlığa da benzemez. Öyle ise Allah’a inanmak, içten, kendine has bir düşünce tarzı ve mantığı olan o et parçasından kalpten çıkması lâzım… Kelâmcıların en büyük hatası bu farkı tanımamakta saklıdır. Bunun için kelâmcıların tartışmaları ve sözleri soğuk ve verimsiz olmuştur. (Bakınız: Muhammet Said el-HUBABİ, a.g.e. S: 73-74). Bu mantıktan hareket ederek ve buna dayanarak Gazali diyor ki: “Onu (kelâm ilmi), kendi meramını  anlatıyor ama benim meramımı anlatmıyor. (el-Munkız mınen-Dalal, S: 68). Bu sözü Kur'ân hâdiminin şu sözleri ile karşılaştır: “Gerçekten Kelâm ilminin prensipleri ile varılan Allah’ı tanımak, mükemmel değildir. Kalbi de tatmin etmez…Kelâm ilminden doğan Allah’ı tanımak, eksik ve yetersiz görünüyor. Bakınız Sözler: S. 306. Yine bakınız: İhsan Kasım es-Salihi, a.g.e. S. 199- …   
18 Nur suresi, 35. Âyet. Ve :“…Yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin…”, el-Hadid, âyet27.
19 Mektubat sözler, S:2: 330.
20 Er-Rad,11, el-Enfal, 52. Bizce âyetteki  “değiştirme” -en iyi bilen Allah’tır- istenilen değişimin adımlarını atmak için ilk şart olması hasebiyle psikolojik  değişimdir.
21 Bakınız: “İslâm’da felsefe” -araştırma ve inceleme- isimli eserimiz, II. Baskı; muesseset’ur-Risale; Amman, Urdun; 1404 H. / 1984 M.; S: 67 ve sonraki; Şehit Seyyit KUTUP diyor ki: “  Yunan felsefesi, Masallara şarj edilmiş ve putperestlik içinde yetişmiştir. Kökleri de bu masallar ve putperestlikten almıştır… putperestlik ve masal unsurlarından hiç kurtulmamıştır. O kadar pasif ve eğlenceli olmuştu ki; bu felsefe ile mutlak ve somut derinlikli tevhide dayanan İslâmi tasavvur arasında uzlaşımcıl çabalar olmuştu. “Hasais’ut-Tasavvur el- İslimi ve Mukavvimatihi”; Daru İhyâul-Kutup el-Arabiyye; 1962, S:21. ELFENDİ, Dr. Muhammet Sabit: “Bu felsefe, gerçek İslâm felsefesinin adına konuşmayan bir felsefeye dönüşmüştü… ele aldığı problemleri ve sunduğu çözümleri, putperestlik  Yunan felsefesine daha yakın idi”. “Bir din filozofu olarak Gazali” doğumunun IX. Y. Yılını anma seminerleri içerinde, “Gazali semineri” İsimli kitapta -Şam (DAMASCOS)- yer almıştır. S. 85. Bu şekilde İslâm’da felsefe; Felsefeyi dine değil, Dini (putperestliğe karışmış) felsefeye çektiler. Felsefeyi temel olarak gördüler, felsefeye uyuşabilmesi için dini de ona göre budadılar. Süleyman DÜNYA; a.g.e. S: 35 .Muhammet Yusuf MUSA da bunu vurgulamıştır: “Müslüman filozoflar, mezheplerini oluşturup kurarken, K.Kerim’i gözlerinin önüne koymamışlardır” bakınız: “el-Kuran vel-Felsefe”;  Darul-Maarif; Mısır - El-Kahire; 1958, S:11 ve 153.
22 NURSÎ; Nura giriş; S: 5.
23 Gazali; el-Münkiz minaddalal; S: 87.
24 Bk. Abdulhamit YOYO: “Çağdaş İslâm felsefesine doğru” seminerinde sunulan bir bildiri. Bu seminerde sunulan bildiriler,  Uluslar Arası İslâm Düşüncesi Enstitüsü tarafından kitap şeklinde bastırılmıştır. 1401 H. -1981 M. birinci  baskı; S: 477 ve devamı.
25 a.g.e.
26 Taha HÜSEYİN, “Taha Hüseyin’in bütün eserleri”; Darul kitap el-Lübnani ; Beyrut - Lübnan, cilt:9/25. 
27 Selame MUSA, “Bugün ve Yarın”; el-Matbaa el-Asriyye; Kahire; 1928; S: 7.
28 Taha HÜSEYİN; “Mısır’da kültürün Geleceği”; el-Matbaa el-Asriyye; Kahire;1944;S:21
29 FETTAH (Dr. İrfan Abdulhamit), İslâm -Arap Düşüncesi üzerine incelemeler. S: 17.
30 Nisa; 4/66
31 Nursî; el-Lumaat; 23 Lem’a; Tabiat Risalesi.
32 Nursî; sözler; S: 511.
33 Sahihul Buharı; ki tabur-Rikak; babut-Tevazu; 2/340; hadis no: 6502 (Fethulbari - Tahkik Muhammet Fuat Abdulbaki; Darul-İfta - Riyad.
34 el-MERZUKİ Ebu Yarup, a.g.e. S: 5 ve sonrakiler.
35 a.g.e.
36 İ. Dr. İbrahim Beyumi MEDHUR, Gazali’nin en meşhur eseri sayılan ve Gazali’nin felsefeye karşı yönelttiği yıkıcı taarruzunu içeren “Tahafut’ul-Felasife” kitabı hakkında şöyle diyor: “Tartışmasız o orta çağlarda felsefe kitapları arasında en önemli kitaptır. Kendisi (Gazali) onu olgunluk çağında yazdığı için derin ve titiz olmuştur. Kitap, Gazali’nin konuya tam vâkıf ve kendine güvendiğini gösteriyor. Kitapta; yoğun bilgi, problemlerin iç yüzüne dokunmak, acı eleştiri ve ciddi itirazlar vardır. Gazali, İslâmi olsun, Hristiyan olsun dini felsefeyi masaya yatırıp 20 probleme indirgemiş sonra bunları tek tek incelemiş ve analiz etmiştir. Şübhesiz bu metot te'lifte ve araştırmada yeni bir metottur; ele alışında araştırma, anlama, fıtnat ve seçme kabiliyeti vardır. İncelemesinde de asalet ve yenilik vardır.” (Filozof Gazali. Bir bildiri; bu  bildiri; doğumunun IX. Y. Yılın anma semineri içinde, “Gazali semineri” İsimli kitapta -Şam (DAMASCOS)- yer almıştır. S. 215. Meşhur: “Müslüman Düşünürleri” içinde, Gazali’nin hayatını yazan Fransız müsteşrik Garadi Fo şöyle diyor: “ Tahafut’ul-Felasife kitabı, İmamımızın eleştirilerini topladığı, sıraladığı ve açıkladığı bir kitaptır. Bu kitabın metodu, mükemmel bir metottur; saldırdığı mezhebe top yekûn ve kapsamlı bir saldırı yapmamıştır. Getirdiği eleştiriler, muammâ, saçma, tutarsız ve aralarında ilişki olmayan eleştirilerdegil. Günümüzde olduğu gibi eleştirileri seviyesiz olmamış avukatlık rolü da oynamamıştır. Aksine, bir dini topluluğun babalık rolünü veya bir bölgenin kültür başkanı gibi davranmıştır.” (Gazali -çeviri: Adil ZATER-;Daru İhyâul kitap el-Arabi; KAHİRE; 1959; S: 60.
37 el-Munkiz minaddalal; S: 87. Bu sözleri, “Makasıdul felesife” (silsiletu zahairul arap; Darul maarif; Kahire; 1961; tahkik: Dr. Süleyman DÜNYA; giriş S: 11) deki ifadelerle karşılaştırınız. Gazali, - Nursî’nin yapacağı gibi- bu bilimsel noktadan, tam anlamıyla objektif bir ruh ve te'lifte mükemmel bir metotla “yalnız yabancı ürünü olduğunu ileri sürerek, matematik ve mantık bilimlerini reddetmeyi kabul etmemiş ve karşı çıkmıştır; “…Aklı başında bir kimse, hakkı tanır sonra (duyduğu) söze bakar, sözün sahibi haklı olsun olmasın eğer söz doğru ise onu kabul eder. Daha da ileri giderek saf altın yatağını bilen kişi gibi hakkı,delâlet ehlinin sözlerinden söküp almak için fırsat kollar… Bu kapıyı açarsak (yabancı kaynaklı…) her sahtekarın bizden önce elde ettiği doğruyu bırakırsak, bir çok gerçeği ve hakkı bırakmamız gerekir. En alt dereceye sahip bir âlim, bir nebze de olsa salt câhilden bir mertebe üstün olması gerekiyor. Hacamatçının kabı balın mahiyetini değiştiremeyeceğini iyi bildiği için, bal, Hacamatçının (kan emen) kabındadır diye bırakılmaz.” (el-Munkiz minaddalal); S: 109-110 bu sözleri Nursî’nin bu sözleri ile karışlaştırınız: “Bu risâlenin çekici, felsefenin dine düşmanlık yapan ve insanlığa zarar veren bölümüne indirdi. Yoksa, felsefenin dine dostluk yapan ve insanlığın yararına olan bölümüne dokunmamıştır.” (Nura giriş; S:5.) Yine Nursî, felsefe ve hikmetin, peygamberlerin nuruna dayandıkları konusunda, Gazali ile hem fikirdir. Gazali, “el-Kistas’ul-Müstakim”de S:30 şöyle diyor: “Efendimiz Muhammed (A.S.) ve efendimiz İsâ (A.S.) dan önceki milletlerin alimleri, onu indirilen kitaplardan öğrenmişlerdir. Bu kitaplar da İbrahim’in ile Musa’nın sayfalarıdır. Yine el-Munkiz Minaddalal’a bakınız: Gazali aynı sözleri  tekrarlıyor. Gazali, (Yunan) filozoflarını matematik ve mantıkta varabildikleri delillere ilâhiyatta varamadıklarına işaret eden ilk kişi olmuştur. Bunun için matematik ile ilahiyat bilimleri arasında bilinen karışıklarını ve Galinyos’un “ el-Burhan (DEMONSTRATION)” adlı kayıp olan  eserinde işaret ettiği yanlışları ortaya çıkarmıştır. Arapça tercümeleri, adı geçen  eserin dağınık bazı bölümleri korumuştur. Calinyos şöyle diyor: “filozofların ilâhiyat ile ilgili delilleri, matematik biliminin tersine, kopuk ve tutarsız  (Imperfect Experience) tecrübeye dayanır. Bunun için bu bilgiler, ihtimal (certain degree of probability) dışında hiç bir bilgiye ulaşamaz. Metafizik biliminde ele aldıkları bütün konuları sonuçlandıramadılar ve kesin bilgi ile noktalayamadılar.” Saymın Fan DANBREĞ’ın notları. bakınız: (VAN DEN BERGHS; Tahfut al-tahafut, Eng, Trans, Oxford University) Gazali, açıkça şöyle demiştir: “Metafizik bilimleri, matematik bilgilerinde olduğu gibi,  sağlam delillere dayanıp, tahminden uzak olsaydı, matematik bilgilerinde anlaşmazlığa düşmedikleri gibi bunda da anlaşmazlığa düşmezlerdi.” bakınız: “Tahafutul felasife” 1.mukaddime; 2.asıl. İşte bu şekilde bir çoğunun sandığının aksine Gazali, hiç bir zaman aklın  değerini azaltmamış, metafizik problemler dışında onu yetersizlikle nitelememiştir. Aklı, metafizik problemlerinde zayıf görmüş ve tek başına onları çözmeye güçsüz olduğunu vurgulamıştır. Bakınız: Süleyman DÜNYA; a.g.e.  S: 37. 
İbni Teymiyye de benzer bir tavır almış ve şöyle demiştir. “Metafizik bilgisi ise onlara göre kurtuluş veya mutluluk yolu değildir. Aksine çoğu zaman bu bilgiler kesin bilgi değildir… Bu bilgileri ele aldıklarında kesin ifadeler kullanmaz;  “daha uygun…daha doğrusu…” şeklinde konuşurlar. Kesin ifadeler de hiçbir değeri  yoktur. Bakınız: Şeyh İmam Ahmet b. Teymiyye’nin fetvaları; Rabat- Fas.
38 Gazali, yanma hakkında şöyle diyor: “…Aksine yanma eylemini yapan Allah’tır.  Ateş ise cansızdır hiç bir eylemi yoktur. Yanma eylemini onun yaptığını gösteren delil nedir? Ateşin teması anında yanmanın meydana geldiği gözleminden başka delili yoktur. Ona göre, gözlemek eylemin meydana geldiğinin delilidir. (zaman faktöru) eylemin onunla meydana geldiğini göstermez. (tabiî sebep). Bakınız: “Tahafutul felasife” S: 279.
David Hume’un (1711-1776) aynı sorunu modern batı felsefesinde ifade ile tekrarlamış ve vurgulamıştır. Sebebi yalnız iki eylemin zaman bakımından birleşmesi olarak görmüştür. (Customary sequence of one object followed by another) bk.: 5. Bölüm  “sebebiyet” giriş bölümünde “batı medeniyetinin büyük kitapları” (The Great Books of The Western Word , THE SYNTOPIEAN,.I. P.  PAGE 127) yine  (HUME, DAVID : An Inquiry Concerning ,Human understanding The Great Books  Of The Western , No: 33 p.p. 482)
39 Maddenin ezelî olduğunu, maddenin hareketinin tesadüfî olduğunu ve dünyada bir sistemin  olmadığını savunan zerrecik mezhebini detaylıca ele alan müsteşrik H.A. WOLFSAN, “Kelâm ilminin  felsefesi” adlı mümtaz  kitabında bu konuyu analiz ederek incelemiştir.  Bk. (WOLFSAN, H.A. : THE PHILOSOPHY OF THE KELAM , HARVARD UNV. PRESS,1976 P. 7/465)
40 Hari VİLSON, a.g.e.
41 İbi RÜŞD, Manahicul edille tahkik:Dr.Mahmut KASIM, Englo mısır matbaası;2.Baskı;1964, S: 203
42 İbi RÜŞD, “Tahafut Tahafut” tahkik Peder BUVİC- Beyrut, 1930, S: 520.
43 Ebu Tarup ek-MERZUKİ; a.g.e.; S: 114.
44 el-Kasas 71-72
45 el-Furkan 45 
46 el-Vakıa 68-72
47 en-Neml 88
48 el-Mülk 3
49 el-Rad 8
50 el-Kamer 49
51 el-enbiya 68-69; el-Ankebut 24
52 eş-Şuarâ 63
Paylaş
Yükleniyor...