İMAN

“İmanın altı şartına kalben inanıp, dil ile de tasdik etmek.”

(1) İMAN BÖLÜNMEZ BÜTÜN

“İman altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattır ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki kabil-i inkısam olmazlar.” Şualar

İman kelimesi, imanın altı rüknünün tamamına inanma mânası taşır. O halde, iman “bir vahdanî hakikattir.”

İnsanın varlığı beden ve ruhtan meydana geliyor. Beden birçok organlardan teşekkül etmiş bir ‘kül’dür. Ve parçalara ayrılması mümkündür. İnsan, bir kaza sonunda kolunu yahut ayağını kaybedebilir. Bu kayıp onun insanlığından bir şey eksiltmez. Ama ruh öyle değildir. Ruhun latifelerini, hislerini ondan ayırmak mümkün olmaz.

Meselâ, görme sıfatına sahip olmayan bir ruh düşünemezsiniz. Hayat, irade, işitme gibi sıfatlar da her insanın ruhunda vardır.

Bedendeki bazı arızalarla bu sıfatların dış dünya ile ilgileri kesilse bile, bu hal o sıfatların yok olması mânasına gelmez. Nitekim, kör adam rüyada görmektedir.

Ruh, bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmediği gibi, iman da kabul etmez.

İman hükümlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayan insana mümin denilmez.

Bilindiği gibi, kül bölünür ama küllî bölünmez. Bir evin bölmeleri bir küllün cüzleridir. Gerektiğinde bu bölmelerden birini kaldırabilirsiniz. Meselâ, dört odalı evinizi üç odalı hale getirebilirsiniz.

Ama, bazen, öyle “küll” olur ki, onu parçaladığınızda küllün tamamı ortadan kaybolabilir. Bir atomdaki protonların bir kısmını başka bir yere taşısanız artık o atomdan söz edilemez, ortaya bir başka atom çıkmış olur.

Bir kelime de öyle değil mi? Kelime, harflerden teşekkül etmiş bir küldür. Ama ondan bazı harfleri çıkardığınızda önceki kelimeden eser kalmaz; bir başka kelime ortaya çıkar.

İşte Bediüzzaman Hazretleri imanın böyle bir küll olduğunu nazara veriyor. İman rükünlerinden birisine inanmayan bir insanın bu inancı, Kur’anî mânâda bir iman değildir. Kur’ân dışı ayrı bir inançtır.

(2) NUR VE ZULMET

Genellikle, nur denilince hayâlimizde parlak bir ışık, zulmet denilince de koyu bir karanlık canlanır. Bu mâna yanlış değil, ama eksik.

Madde âlemini aydınlatan ışığa “nur” ve bu âlemi seyretmemize engel olan karanlığa “zulmet” dediğimiz gibi, mâna âleminin de nur ve zulmetlerini aynı şekilde değerlendirebiliriz. O âlemi de aydınlatan nurlar ve gizleyen zulmetler var.

“İman hem nurdur, hem kuvvettir” Sözler

İman bir nurdur; göz nuru insanı madde âlemiyle buluşturduğu gibi, iman nuru da insan kalbini iman hakikatlerine muhatap kılar.

Kör bir insan, göz nurundan mahrumdur; eşyaya bakar ama bir şey göremez. İmansız bir insan da küfür karanlığındadır, kâinatı seyreder, ama onun yaratıcısını bilemez.

Cehalet de ayrı bir körlük, ayrı bir zulmettir. Câhil insan, gözü önüne konulan ilmî bir eserin sadece maddesini görür, O’nun içindeki mânaya nüfuz edemez. İlim ise nurdur, insanı o eserdeki hikmetlerle tanıştırır.

Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi Nur olduğu gibi bütün isimleri de nuranîdir. Her birinden farklı güzellikler, değişik inayetler ve merhametler tezahür eder.

Hâlık isminin tecellisi etmesiyle varlığa ayak basan her mahluk, yokluk zulmetinden kurtulmuş, vücut nuruna kavuşmuş olur.

Hayat sahibi olmak vücuttur, olmamak ise adem. O hâlde bir varlıkta “Muhyî” isminin tecellisiyle hayat nuru parlar.

Adalet nurdur, zulüm ise zulmet. Âdil isminin tecellisiyle zulümler ortadan kalkar, hikmet ve rahmet nurları her tarafı kaplar.

İşte bütün isimleri ve sıfatları nuranî olan Allah’a iman etmek de ayrı bir nurdur. İnsan bu nur ile, küfür zulmetinden kurtulur.

***

GÖRMEK VE İNANMAK

“Gözümün görmediğine inanmam” sözü, tuhaf bir inadın ifadesi. İşitmediğim söze, ayak basmadığım beldeye, koklamadığım çiçeğe inanmam gibi çürük bir dava. Onlar kadar tutarsız.

Halbuki inanmak dendi mi, gayb akla gelir. Görülen ve işitilen şeyler için “inanmak”dan değil, “bilmek”ten söz edilir; iki kere ikinin dört ettiğine inanıyorum denilmez; bunu biliyorum denilir

Şu yerküremiz, sabit olduğunu ısrarla savunanları, sırtında az gezdirmemiştir. Güneş de, o zavallıları az seyretmemiştir.

Bunların hepsi gözünün gördüğüne inanan kimseler. Gördükleri yanlış, inandıkları batıl.

Bereket versin, insanoğlu, o görünmeyen aklıyla, radyoaktif dalgalardan, morötesi ışınlara kadar öyle şeyler keşfetti ki; görünmeyenlerin görünenlerden kat kat fazla olduğu herkesçe kabul edildi de, bu adamlar da artık görünmez oldular.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...