Block title
Block content

"İmkân, mütesaviy-üt tarafeyndir. Devir ve teselsülü, on iki bürhan yani arşî ve süllemî gibi namlar ile müsemma meşhur on iki delil-i kati ile devri ibtal etmişler." cümlesini açıklar mısınız; buradaki "on iki bürhan" nedir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İmkan, kelime olarak: Varlığı mümkün olan şeylere denir. Yani, var olması ile yok olması eşit olan demektir. Bu eşitlikten var olanlara, vaki; yok  olanlara da mümkün denir. İşte bu eşitliği bozmak ancak ve ancak mümkinat cinsinden olmayan Vacip bir vücutla mümkündür.

Zira mümkünün, mümküne illet, yani sebep olması imkansızdır. Yoksa devir  ve teselsül dediğimiz, mantıksız şeyleri kabul etmemiz gerekir ki, bu da muhaldir.

Devir: Mümkün bir şeyin, mümkün olan bir şeyi  varlık alanına çıkarması demektir ki, bu da  batıldır.

Buna şöyle bir temsille işaret edelim.  A okuluna kayıt yaptıracaksın ve müracaat ettin. A okulu dedi ki kayıt şartımız, B okuluna kayıt belgesidir. Sen hemen B okuluna gittin. Onlar da dedi ki; kayıt şartımız A okuluna kayıt olmanızdır. Böyle bir durumda senin, her iki okula da kayıt olman ebediyen imkansız hale gelir. İşte devir, yani, kısır döngü denilen şey budur.

Şimdi varlık sahasına çıkmamış bir mümkün, nasıl olur da başka bir mümkünün varlık sahasına çıkmasına sebep olabilir. Önce kendisi, bir varlığa kavuşsun, sonra başka mümküne illet ve sebep olsun. Buradan açıkça anlaşılır ki, mümkün, mümküne sebep olup yaratıcılık yapamaz.

Teselsül: O sebep, bu sebepten, bu sebep, şu sebepten diyerek sonsuza giden bir sebep sonuç zinciri kabul etmek demektir ki, bu da aklın kabul etmeyeceği imkansızlar sınıfındandır. Teselsülün batıl bir fikir olduğunu kelam alimleri arşi ve süllemi denilen on iki delille çürütmüşlerdir. Biz numune olarak bir kaçını buraya alalım.

* * *
Bazı şeylerin zincirleme olarak birbiri ardınca dizilmeleri; eşya ve olayların birbirine dayanarak arka arkaya gelmeleri ve mümkün olan eşya ve olayların meydana gelmesinde birbirlerine tesir vermek suretiyle, yani birbirlerine sebep ve netice (illet ve ma'lûl) olarak mazi yönünde bir noktada durmaksızın sonsuza doğru devam etmesine “devir ve teselsül” denilmiş.

Varlığı “mümkün” olan, varlığı kendisinden kaynaklanmayan, varlığı da yokluğu da mümkünl olan ve var olması için varlığını yokluğuna tercih edecek bir varlığı zorunlu Yaratıcıya muhtaç olan her şeydir. Bu âlemin varlığı zatının gereği olmadığı için zorunlu değildir. Bu âlem sonradan var olandır. Bu mümkün olan âlem var edilmesinde varlığını icad edecek bir mucid ve müessire muhtaçtır. Bu müessir ya vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) dur ya da mümkünü'l-vücuddur.

Bu âlemin müessirinin mümkinü'l-vücud (varlığı mümkün) olması imkân dışıdır. Bir Yaratıcı düşünülmezse, yok iken var olan şeyin, kendisinin illet (sebep) ve malûl (netice) olmasını gerektirir. Bu ise imkânsızdır. Âlemin parçalarından bir parça âlemin tamamının varlığına sebep olsa, bu parça âlemin bir parçası olduğu için o parçanın da kendi varlığına sebep olması gerekir. Bu ise batıldır.

Eğer bu parça, diğer mümkünler silsilesine, bunlar da bu parçaya var olmada tesir etseler, bu muhal olan devri (kısır döngüyü) gerektirir. Çünkü mümkün olan iki şeyden birinin, diğerinin varlığına sebep olması için, o diğerinden önce bulunması gerekir. O diğerinin o şeye illet (sebep) olması için onun da aynı şekilde o şeyden önce var olması gerekir.

İki şeyin kendi varlıklarından önce bulunmaları ve yokken kendi varlıklarının sebebi olması imkân dışıdır. Sonra kâinattaki eşya ve olaylar silsilesinin birbirinin illet ve ma'lûlü (sebep ve neticesi) olarak mazi tarafında sonsuza doğru uzanıp gitmesi de imkânsız olan teselsülü gerektirdiği için batıldır. Her mümkün varlık diğerini yaratır, diyerek mazi cihetinde sonsuza doğru illet ve ma'lûller (sebepler ve neticeler) zinciri kabul etmek, teselsülün varlığını kabul etmektir.

İllet bir şeyin yaratılmasına hariçten tesir eden; ma'lûl, illetin var ettiği veya yaratılmasına tesir ettiği şey demektir. Şöyle ki; mümkün olan bir şey var olmasında tesir verici bir illete, bu illet mümkün olursa, diğer bir illete, o illet de mümkün ise o da başka bir illete... muhtaç olarak yaratılışlarında bir Yaratıcıya ihtiyaç duyan illet ve ma'luller silsilesinin mazi yönünde sonsuza doğru birbirini takip ederek uzanıp gitmesi teselsüldür. Bu teselsül pek çok imkânsızlıkları gerektirdiği için batıldır ve akl-ı selim bunun imkansız olduğuna hükmetmiştir.

İşte bu manada delillere arşî ve süllemî denilmiştir. Şöyle ki:

1. Burhan-i Tatbik: Birbirlerine eşit olan iki miktarın birinden belli bir miktar çıkarılınca eşitlik bozulur. İki sonsuz silsilesi de birbirine eşittir. İki sonsuz silsilesinin birinden belli bir kısım çıkarılınca bunların eşitliği bozulur.

Mesela iki halka düşünelim biri fillerin halkası ki halen de devam ediyor bu birinci halka olsun birde dinozor türünün halkasını düşünelim ki bu halka  kesildi ve bitti. Bu iki türü ve halkayı maziye uzanan iki çizgi ve hat olarak düşünecek olursak birbiri ile hizaladığımız zaman dinozor halkası fil halkasından kısa olduğu anlaşılır. O zaman ezeliyet manası da olmaz zira ezeliyette noksan ve eksik kavramı olamayacağı için bu türlerin de ezeliyete gitmesinin imkânsız olduğu anlaşılır. Filler halkası diğer halka ile nispet edilebildiğine göre buda ezeli olamaz fazlalık ve eksiklik kavramı ezeliyet ile bağdaşmaz.

2. Burhân-ı Tezâyüf:  Bu delil, hadiselerin illet (sebep) ve ma'lûl (netice, neticenin vücuda gelmesine etki eden) sayılarının birbirine eşit olmaması esasına dayanır.

Teselsül ve devirde mantık, sebeplerin sonsuza denk gitmesi demektir. O zaman her sonuç için bir sebep sonsuza dek gitmek gerekir. Halbuki her netice için bir sebep olmadığına göre ve sebeb ve sonuçlar sayı bakımından birbirine denk olmadığı için, o zaman ezeliyet cihetine gidilemez demektir. Bir tarlaya iki çuval tohum atarsın on ton buğday alırsın. Her başak için bir ezeli kök olmadığına göre başakların ezeliyeti imkansızdır.

3. Burhân-ı Süllemî: Bir mebde'den (başlangıçtan) bir üçgenin iki kenarı şeklinde uzanan iki çizgi ileri doğru çizilip büyüdükçe aralarında kalan boyut ve alan da büyür. Bu iki çizginin sonsuza doğru uzandıklarını farz edelim. Bunların arasında kalan alanların iki çizgi arasına sıkıştırılmış oldukları halde sonsuz olmaları imkânsızdır.

İki çizgi arasında kalan boyutlar A-B-C-D-E-F çizgileriyle bölünür. Çizgiler çoğaldıkça, bunlar arasındaki kalan boyutlar git gide büyür. Bu çizgiler arasında sonsuz zannedilen boyutlar nihayet son bir boyutta nihayet bulur. Çünkü sonlu parçalardan meydana gelen bir butün de sonludur. O halde sonsuza doğru uzanacağı sanılan bir üçgenin iki kenarının da sonluluğu lâzım gelir.

4. Burhan-ı Türs: Şöyle ki, boşlukta kalkan şeklinde bir daire farz ederiz. Bu dairenin çemberi üzerinde altı nokta alır ve bu noktalardan dairenin merkezinden geçecek şekilde üç çizgi (çap) çizeriz. Bu şekilde kalkanın yüzeyi altı eşit kısma taksim edilmiş ve her bir kısım iki kenar arasında mahsur olur. Sonra bu kısımlardan her biri hakkında şöyle düşünürüz: Şu kısım ya sonludur veya sonsuzdur. Eğer sonsuz olsa, sonsuz olan bir şeyin iki kenar arasında kalması imkânsız olduğu için, sonsuz kabul edilen bu kısmın sonlu olması gerekir. Eğer ABC üçgeni içinde kalan kısım sonlu ise, bunun gibi diğer beş kısımdan her birinin de sonlu olması gerekir.

5. Burhân-ı Arşî: Sonsuz sanılan illet ve ma'lul silsilesinden belirli bir parçanın çıkarılması esasına dayanır. Bu parça silsileden çıkarılınca, silsileden geriye kalan kısım da gerek kendisinden çıkarılan parçadan çok gerek az olsun sonlu olacaktır. Çünkü sonlu parçalardan meydana gelen bir cemiyet de sonludur.

6. Burahn-ı Hudus: Âlem mütegayyirdir (tegayyür göstermiş, değişmiş, dönüşmüş). Her mütegayyir hâdistir (sonradan vücuda gelmiş). Herbir hâdisin bir muhdisi (ihdas eden, Yaratıcı), yani mucidi var. Öyleyse bu kâinatın kadîm (ezelî ve ebedî) bir mucidi (icad eden, Yaratıcı) var.

7. Burhan-ı İmkan: Kelâm alimleri demişler ki: "İmkân, mütesâviyü't-tarafeyndir." Yani, adem (yokluk) ve vücud (varlık) , ikisi de eşit olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat (varlığı bir Yaratıcının iradesine bağlı olanlar) birbirini icad edip teselsül edemez. Yahut o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyleyse bir Vâcibü'l-Vücud vardır ki bunları icad ediyor"

8. Burhan-ı Gaye ve Nizam: Kainatta açıkça görünen hikmet ve gayelerin sebepler tarafından sonsuza dek gitmesindeki imkansızlıktır.

9. Burhan-ı Kabulu amme: Allah inancının insanlık için her dönem ve devirde fıtri olarak kabul edilmesi fikri ve genel geçer bir inanç olması da bir delildir.

10. Burhan-ı İlmi evvel: İlmin bir evvelde son bulması yani her alim ilmini bir önceki alimden öğrenir, oda bir öncekinden buda en nihayetinde Allah'ın ezeli ilmine dayanır.

11. Burhan-ı Temanü: Şayet iki ilah olsa kainatta nizam ve ahenk fesada uğrardı çekişme yüzünden kavga ve gürültü olması  gerekirdi  şu anda alemde fesat ve çekişme alameti olmadığına göre İlah da tektir. Buna Üstad Bediüzzaman, “Bir köyde iki muhtar olmaz.” ifadesi ile işaret eder.

12. Burhan-ı İnayet: Yani kâinatta görünen ihsan ve ikramlar bir münimi (ihsan, ikram ve nimetleri gönderen) akla gösterir yani ikram ve ihsan eden keremli ve lütufkâr bir Zata işaret eder.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
Yükleniyor...