Block title
Block content

İN’AM

 
Mümin, yediği ekmeğe sadece gıda olarak bakmaz, onu bir nimet olarak görür. İn’am, nimetin insana ikram edilmesi, onun istifadesine sunulması demektir. Mün’im ise nimeti veren demektir.

“Nimet içinde in’am görünür; Rahman’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’ama geçsen, Mün’im’i bulursun.” (Sözler)

Nimet kavramını, sadece midenin ihtiyaçlarına hasretmek doğru değildir. Mide doymak istediği gibi, akıl ve kalp de, bütün duygular da tatmin olmak isterler. Bunların tüm ihtiyaçları nimet, onların verilmesi in’am, bunları ihsan eden ise Mün’imdir.

“Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rûy-i zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.” (Sözler)

Dünyayı bir sofra, güneşi bir lâmba, ağacı bir tabla ve kendisini Hakk’ın misafiri bilmenin ruha kazandırdığı yükseklik ve derinlik ve bundan alınan manevî lezzet maddi nimetlerle kıyasa girmeyecek kadar büyüktür.

Bu mânâ Risale-i Nur’da değişik yönleriyle işlenmiştir. Bunlardan birisini nakledelim:

“Nimetin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyade lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp, lezzeti birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki bir padişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz belki bin elmanın lezzetinin fevkinde, bir iltifat-ı şahane lezzetini sana ihsas ve ihsan eder....” (Mektubat)

Nimetlerde Allah’ın iltifatını hisseden bir müminin, tek bir çeşit yemekten aldığı manevî lezzet, başkalarının en mükellef ve mükemmel sofralardan alacakları hazları ve zevkleri çok gerilerde bırakır.

Önemli olan nimetlerden bu mânâda istifade edebilmek, onları sadece midemize değil ruh dünyamıza da yedirmek, kalp âlemimize de içirmektir.

Paylaş
Yükleniyor...