Block title
Block content

“İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine …" Bu paragrafta, insanın mahiyeti ve Rabbi ile münasebeti çok kısa ve veciz bir şekilde anlatılmaktadır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine … iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâl’a intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, … nihayetsiz Kadir ve Rahîm bir padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin îdam ilânını kendi hakkında terhis teskeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz.”(1)

Soru: Bu mana yüklü ve bizce çok önemli olan paragrafta; insanın mahiyeti ve Rabbi ile münasebeti çok kısa ve veciz bir şekilde anlatılmaktadır? Bu konunun mümkün ise; genişçe izahınızı istirham ediyoruz.

Yirmi Üçüncü Söz'de, beş nokta ve beş nükte olmak üzere on bahiste insanın mahiyeti, hakikati, bu müstesna mahlukun manen nasıl yükseleceği ve nasıl çok aşağılara düştüğü en güzel şekilde  işlenmiştir.

Burada bazı ana başlıklara değinmekle yetinelim.

İnsanın aczi ve fakrı nihayetsizdir, yani insan havadan suya, denizden, aya, geceden gündüze, uyumadan uyanmaya, ölmeden dirilmeye kadar pek çok şeye muhtaçtır. Bu ihtiyaçlar saymakla bitmez, nihayetsizdir.

Öte yandan insan bu muhtaç olduğu şeylerin hiç birini kendi gücüyle yapacak halde değildir, bu yönüyle de insan sonsuz acizdir.

İnsanın böyle yaratılması, Allah’ın kudretine ve rahmetine en geniş, en büyük bir ayna olması içindir.

İnsanın her ihtiyacı onda bir ismin tecellisine vesile olmuş ve böylece insan bütün esmaya mazhar, en şerefli bir mahluk olmuştur; ilme ihtiyacı onda Âlim ismini, rızka ihtiyacı Rezzak ismini, şifa ihtiyacı Şafi ismini, hidayete ihtiyacı Hadi ismini, mağfirete ihtiyacı Ğaffar  ismini tecelli ettirmiştir.

Bu değerli mahluk bu dünyada rahat yüzü görememekte, devamlı olarak sevdiklerinden ayrılmaktadır. Ne gençliği, ne sıhhati, ne de sevdikleri ona sürekli arkadaşlık etmemekte, sırası gelen onu bırakıp gitmekte ve sonunda da o,  kalanların tümünü terk ederek kabre yalnız başına girmektedir. Bu hal, onu “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında bir Kadir-i Zülcelale ve bir Rahim-i Zülcemale” iman ile Ona intisap etmeye ve kulluk görevlerini yerine getirerek hizmetine girmeye götürmektedir.

İnsan, Allah’a iman ve intisap etmekle bütün düşmanların hücumundan kurtulur. Bütün ayrılıkları ahirete iman ile ortadan kalkar. Ölümün hiçlik olmadığını, bu fani dünyanın baki bir âlem hesabına çalıştığını, bu âlemin acı ve tatlı bütün meyvelerinin orada tadılacağını, ebedi gençliğin, solmayan sıhhatin, kaybolmayan dostlukların ancak o ebediyet yurdunda bulunduğunu, oraya gitmenin yolunun ise bütün âlemleri yaratan Allah’a iman etmek, ibadetle hizmetine girmek olduğunu anlamakla, dünyanın bütün sıkıntılarından kurtulur. Böyle bir insana, bu dünyanın bütün dertleri ve elemleri, imtihanda çekilen sıkıntılar gibi olur, yahut, tarlada çekilen sıkıntılara benzer.

Bu şuura ermiş bir mümin hakkında, “ecelin idam ilânı terhis tezkeresine çevrilir.”

Dünyadan ayrılmayı, kışladan ayrılma gibi görür. Ayrıldığı fani mekânların yerini baki saraylar alacak, askerlik arkadaşlarına bedel, bütün dost ve sevgililerine kavuşacaktır. Kaldı ki, geride bıraktığı arkadaşları da her gün ona doğru bir adım daha gelmektedirler; ölüm ötesinde yine onlara kavuşacaktır. 

Allah’a iman etmenin ayrı bir zevki ve lezzeti vardır. “Herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi,” mümin olan insan da Allah’a imanın ve itaatin zevkini tadar. Hal diliyle durmadan şu hakikatleri terennüm eder:

“Ben bütün âlemlerin Rabbinin terbiyesinden geçmiş müstesna bir sanat eseriyim.”

“Bütün âlemlerin her şeyini takdir eden Allah, benim de bütün organlarımı, bütün duygularımı ve hissiyatımı en güzel şekilde tanzim etmiştir.”

“Ben Onun misafiriyim, semadan akan  ve arzdan kaynayan sonsuz nimetleriyle beni O beslemekte, büyütmekte, İlahi fermanıyla ve Habib-i Zişanıyla beni ebedî saadete O hazırlamaktadır.”

“Ben ‘bu fani misafirhanede bakiyane bir sohbet” olan namaz ile her gün beş defa, Onun emriyle, Onun huzuruna çıkar, ibadet ve şükür görevimi yerine getiririm.”

“Aldığım gıdaların kan, et, kemik olmalarından, okuduğum yazıların ilim ve feyiz olmalarına kadar bütün hayırlar Onun elindedir ve Onun ihsanıyla bana ulaşmaktadır.”

“Ben ancak bütün âlemleri terbiye eden Allah’a ibadet etmekten, muhtaç olduğum bütün yardımları da Rahman, Rahîm olan O Rabbimden beklemekten ayrı bir haz duyarım.”

“Onun çizdiği ve bütün sevdiklerinin yürüdükleri ‘sırat-ı müstakimde’ yürümek benim için en büyük bir ihsan ve yine en büyük bir şereftir.” 

Bu sayılanların ve daha nice mazhariyetlerin tümü şu cümlede saklıdır:

“İman bir manevî tûbâ-i cennet çekirdeğini taşıyor.”(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Şualar, On Birinci Şua, Altıncı Mesele.
(2) bk. Sözler, İkinci Söz.

* * *
İnsan, fıtraten nihayetsiz aciz ve fakir olarak yaratılmıştır. İnsan kainat içinde her şeye muhtaç olarak yaratıldığı için, her şeyde Allah’ın rahmet ve kudret elini, acizlik ve fakirlik hissi ile bilebilir ve görebilir. Her şeye muhtaç olan birisi, her şeyin sahibi olan bir zata istinat ve istimdat etmek zorundadır.

Şayet insan her şeyin dizgini ve tedbirini Allah’tan bilip ona iman ile iltica etmez ise, her şeye karşı dilenci ve köle vaziyetini alır. Her hadise karşısında korkar ve titrer.

İnsanın fıtratı ile kainat arasında bir kopukluk ve boşluk vardır. Şayet insan bu kopukluğu ve boşluğu, yani istinat ve istimdat noktalarını iman ve ibadet ile Allah’a dayandırmaz ise, mahlukatın en aciz ve zelil bir parçası olur. İman ve ibadet ise, bu kopukluğu ve boşluğu dolduran yegane çözümdür. Zaten hakikat-i halde de insanın bütün ihtiyaç ve arzularını tatmin edip karşılık veren de Allah’tır.

İnsanın mahiyetinde olan nihayetsiz acizlik damarı ancak nihayetsiz bir kudret tarafından tatmin edilebilir. Yine nihayetsiz fakir olan insanın fakrına, nihayetsiz zengin olan Allah karşılık verip doyurabilir. Güneşi bize lamba, ayı takvim yapan kudret, ancak bizim ihtiyaçlarımızı temin edebilir. İnsan ile Allah arasında en güzel bağ ve en güzel köprü ise iman ve tevhittir. Bu yüzden kelime-i tevhitte hem istinat hem de istimdat manaları bütün envaı ile mevcuttur.  

Özet olarak, insan kainatın umumuna muhtaç olarak yaratıldığı için, her şeye müracaat edip dilenmek yerine, kainatın bir tek Rabbi olan Allah’a müracaat edip, sadece ve sadece ona karşı dilenir. Böylece bütün kainata dilencilik etmekten kurtulur. Binlerce sebeplere köle ve dilenci olmaktansa, bir tek Allah’a köle ve dilenci olmak insan için bir ferah bir kurutuluştur.

Ayrıca ölüm gibi dehşetli acı veren bir şey iman ile ebedi saadetin başlangıcı olur ve insanı bu büyük yok olma derdi ve endişesinden kurtarır. Allah’a inanan, her kederden emin olur.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...