"İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır." izahı nasıl?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir."

Duâ denilince, öncelikle, ellerimizi dergâh-ı İlâhîyeye açıp isteklerimizi o Kerîm Rabbimize arz etmemiz akla gelir. Duânın bu kısmına “kavlî duâ” deniliyor. Bu duâ kalbleri Allah’a teveccüh ettirmesi cihetiyle çok ehemmiyetli bir ibâdettir. Nitekim Furkan Sûresinin son âyetinde, mealen, “Duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin!” buyurulmuştur.

Nur Külliyatı'nda kavlî duâ yanında “istidat lisanıyla duâ, fiilî duâ, ızdırar lisanıyla duâ” gibi duâlar da olduğu nazara verilir.

İstidat lisanıyla yapılan duâlar konumuzla yakından ilgilidir. Terakki ve tekemmül eden bütün varlıklarda, bilhassa onların tohumlarında, çekirdeklerinde, yumurtalarında bu duâ hâkimdir. Onlar bu istidat lisanıyla kendilerinden çıkacak o büyük neticeleri Allah’tan talep ederler.

İnsan da emanet-i kübrayı yüklenebilecek bir istidatta yaratılmıştır. Onun tekemmül etmesi bu istidadın yerinde kullanmasıyla gerçekleşecektir. Şu var ki, bu imtihan dünyasında insan bu büyük vazifeyi yerine getirip getirmeme konusunda serbest bırakılmıştır. Tercihini doğru kullanan insanlar, bu istidat ile marifetullah sahasında büyük mesafeler kat etmeyi ve kalblerinin muhabbet-i İlâhîye ile dolmasını isterler.

İşte insan, Allah’ın marifeti noktasında kendisine verilen bu çok geniş ve mükemmel istidadı yerinde kullanabilme konusunda Rabbinin rahmetine ve keremine iltica etmekle ve gerekli bilgilerle de mücehhez hale gelmekle tekemmül yoluna girmiş olur. Bir ömür boyu bu yolda ilerlemeye devam eder.

İnsan dua ederken, A'raf suresinde geçen, "Rabbinize yalvara yalvara, için için dua edin..." (A'raf Suresi, 7/55) emrine uyar, ona sığınır. Ondan ister, onun mağfiretini talep eder. İşte bu hal bir ibadettir ve meyvesini âhirette verecektir.

Bir de istenen şeylerin dünyada tahakkuk etmesi meselesi var; ibadet onlar için edilmez. Onlar ancak ibadet için birer vesile olabilirler. Ve o ihtiyaç anları birer dua vaktidir. Mü’min, o vakitlerde fakrını aczini daha iyi anlar. Ve bunları yerine getirmeye ancak Rabbü'l-Âlemin'in kâdir olduğunun idraki içinde ellerini O’nun dergâhına açar, O’na yalvarır. İstemenin en ileri, en ulvî derecesi, O’ndan yine O’nu rızasını istemektir; O’nun yakınlığını talep etmek, O’na imanda ve ihlasta kemale ermeyi dilemektir.

"Kalpler ancak onun zikriyle mutmain olur."(Ra'd, 13/28) meâlindeki âyetin verdiği derin mesaja kulak vererek, Allah’ın bize bizden daha yakın olduğunun şuuru içinde, O’nun yakınlığını kalbimizde duymayı ve böylece O’nun ile olmayı istemektir.

Nefis duada bile araya girer ve Rabbinin huzurunda yalvaran kulu, bir bakıma ondan gaflete düşürür. Ve ulvî makamlar yerine, dünya nimetleriyle oyalanmayı kalbe telkin eder.

"Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır."

Mahiyet; bir şeyin “ne olduğunu” ifade eder. "Her şeyin ilme tabi olması" her şeyin ilimle başladığına işarettir.

Bir çiçek, yaratılmadan önce de Allah’ın ezelî ilminde idi... Yaratılmasıyla ilim dairesinden kudret dairesine geçmiş oldu. Öyle ise her şeyin ilk adımı ve mukaddemesi ilimdir.

Diğer bir mâna da insanların üstünlüğünün ilim ile olduğudur. Bir insan ilimde ne kadar terakki ederse, o derece itibar sahibi olur. Zafer, üstünlük, refah, rahat hep ilimle temin edilir. Mağlubiyet, başarısızlık, sefalet ve zorluk ise ilmin zıddı olan cehaletin neticeleridir.

Bu cümlede geçen ilmi, İlâhî ilim olarak düşünebiliriz. Buna göre cümlenin mânâsı şöyle olur: Her şeyin mahiyeti ve ne gibi özellikler taşıdığı Allah’ın ezelî ilminde nasıl takdir edilmişse, İlâhî kudret o şeyi öylece yaratmıştır. Biz de bize ihsan edilen ilim sayesinde eşyanın ne olduğunu ve ne gibi vazifeler yüklendiğini biliriz.

Allah insanın fıtratına, nihâyetsiz ilimleri tahsil edecek bir istidat yerleştirmiştir. Bunlar da ilim, marifet ve tefekkür gibi ulvî hasletlerle inkişaf eder.

“İnsan, hikmetle yapılmış bir masnûdur... Öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” Mesnevî-i Nuriye

Meselâ, tıp ilminin inkişaf etmesi ile insan bedenindeki o hârika san’atlar ve ince mânalar ortaya çıkıyor. Tıp ilmi başta Şâfi ismi olmak üzere Allah’ın birçok ismine âyine oluyor.

Diğer bütün ilimlerin her biri de Cenab-ı Hakk’ın bir veya birkaç ismine dayanmaktadır.

Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem’e mu’cize olarak eşyanın isimlerini öğretmesi, onun ilim sayesinde meleklere rüçhaniyet kazanması, Kur’ân’ın ilk emrinin “oku” olması, birçok âyette, tefekkürün ve düşünmenin emredilmesi ilmin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ortaya koymaktadır.

"Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır."

Birinci cümlede, insanın kemâle ermesinin esasları “ilim ve duâ” olarak tesbit edilmiş bulunuyor. Bu tekemmül elbette dünyadan sonra gideceği yeni ve ebedî bir âlem içindir. Ana rahmindeki tekemmül bu dünya için olduğu gibi, dünyadaki tekemmül de âhiret namına olacaktır. Bu mâna Birinci Nokta’nın ilk cümlesinde şöyle ders veriliyor:

“İnsan, nur-u îmân ile âlâ-yı illiyyîne çıkar; Cennete lâyık bir kıymet alır.”

O hâlde insanın tekemmülünü “cennete layık bir kıymet alması” şeklinde anlamamız gerekiyor. Nitekim, dersin devamında,

“Ve bütün ulûm-u hakikîyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır.”

buyrulmakla da insanı kemâle erdirecek ilimler için “ulum-u hakikîye” ifadesi kullanılmıştır. Hakikî ilim, insanın ruh ve kalbini terakki ettiren, kabirden sonraki yolculuğunda da ona rehber olabilen ilimdir. Sadece dünya işlerini tanzime yarayan ve ölüm ötesinde insana hiçbir fayda sağlamayan ilimler hakikî değildirler.

Hakikî ilimlerin “esâsı ve mâdeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır.”

Allah’ı bilmeyen bir ilim adamının şu kâinat hakkındaki bilgilerinin de “hakikî ilim” olmadığı On İkinci Söz’de hârika bir temsille çok güzel ortaya konulmuştur. Onların hâli, Kur’ân'ın Allah kelamı olduğundan habersiz olarak, ondaki harflerin yapısı, yazıldıkları cevherlerin özellikleri hakkında çok şeyler yazan bir kimseye benzetilmiştir. Kâinat kitabını, Allah’ın mektubu, O’nun eseri ve sanatı olarak bilmeyen bir ilim adamının bu âlemdeki eşya hakkındaki bilgileri onu, hakikî mânada, âlim yapmaz; aksine, cahilliğini daha da pekiştirir. Üstad Hazretleri Ene ve Zerre risalesinde bu gibi kimseler hakkında; “Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir echeldir.” buyurur.

Dersin son cümlesinde marifetullahın “üssü'l-esâsı”nın “imân-ı billâh” olduğu beyan edilmiştir. Bilindiği gibi marifetullah “Allah’ı tanıma” demektir. Kur’ân-ı Kerîmin bir hülasası olan Fatiha sûresinde, bütün medih ve senanın Allah’a mahsus olduğu beyan edildikten sonra, marifet dersine geçilmiş ve ilk olarak Allah’ın Rabbü’l-âlemîn olduğu nazara verilmiştir. Sonra O’nun Rahmân ve Rahîm olduğu beyan edilmiştir. Allah’ı isimleriyle, sıfatlarıyla, hikmetiyle, rahmetiyle, celâl ve cemâliyle tanıma konusu birçok âyet-i kerîmede ders verilmiştir.

Bütün bu derslerin esası îmandır. Yâni, insan önce Allah’a iman edecektir ki, daha sonra O’nu tanıma konusunda ilim ve irfanını artırma yoluna girsin.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Yorumlar

drerkan
"Dünyada her ne var ise kaynağı aşktır; ilim ise koca bir dedikodu."Fuzûlî
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
drerkan
1-"iman-ı billâh",2- "mârifetullah",3- "muhabbetullah", 4-"aşk u şevk",5- "cezb u incizab",6- "zevk-i rûhânî...... Ne güzel bir tekemmül sırası.Allah nasip etsin cümlesine.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
inkişaf

İnsanın dünyada terakki ve tekamülü ilme bağlıdır. Nitekim Bediüzzaman hazretleri 23. Sözde “İnsanın vazifesi taallümle tekemmüldür.” buyurur. Yani ilim öğrenerek tekamül etmek... Zira insan dünyaya hiçbirşey bilmeden gelirken hayvanlar öğrenmiş olarak gelmektedir. Hayvanların görevi öğrendiklerini uygulamak ve yapmak, insan ise yapmak için öğrenmek durumundadır.
Ham bilgiye malumat denir. Malumat da gördüklerimiz, duyduklarımız ve beş duyu ile algıladıklarımızdır. Bunlar gerçeğe uygun ise buna “İlim” denir. Gerçeğe uygun değil ise o zaman yalan, safsata, teori, saçma ve uydurma adını alır. Buna “İlim” denmez.
İlmin üç kaynağı vardır. Birincisi “beş duyu.” İkincisi “akıl” ve üçüncüsü “Haber”dir. Haber de ikiye ayrılır. Birincisi “Mütevatir Haber” ikincisi “Peygamberin verdiği haberlerdir.” Beş duyu sağlam ise onlar vasıtası ile elde edilen bilgiler bizi yanıltmaz ve bunlar temel bilgilerimizi oluşturur. Haberlerle edindiğimiz bilgiler şayet Mütevatir ise, yani birbirinden habersiz ayrı ayrı rivayet ve kaynaklarla elde edilen bilgiler aynı haberi getirmiş ve bir konuda ittifak etmiş ise onun doğruluğuna hükmedilir. Tarihi kaynaklarla gelen bilgiler böyledir. Peygamber haberi ise Mucizelerle te’yit edilen ve peygamebr olduğu sabit olan kişiden gelen tüm haberler sahih ve sağlam ve doğrudur ve bu bilgi kesin olduğu için “İlim” sayılır. Tüm bunların doğruluğunu tahkik ve tespit edecek olan da “AKIL” dır. Bu akıl da yalan ve yanlış bilgilerle bozulmamış, hastalık ve noksanlıklardan salim olan “Sahih Akıl” olması gerekir. Akıl da “Metot ve Mantık Kuralları” çerçevesinde bilgileri tahkik ederek ya doğruluğunu ispat eder veya yanlışlığını göstererek reddeder ve çürütür. “İLİM” böyle ortaya çıkar.
İnsanın istidat ve kabiliyetleri ancak gerçeğe uygun sahih bilgilerden ortaya çıkan bilgilerle, yani İLİM’le inkişaf, terakki ve tekamül eder. Bir çocuk ilkokula gitmeden ABC’yi ve 12345’i bilmezken Üniversiteden mezun olunca elde ettiği doğru bilgilerle ve ilimle “100 katlı binaların planını yapar ve binayı yapabilir, uzaya ve aya gidecek vasıtaları yapar ve gidebilir ve eline aldığı demir ve madenlerden cep telefonu ve bilgisayar, araba ve uçak yapabilir. Bütün bunlar onun doğru bilgilerle, yani ilimle istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirip uygulamalarla sanat ve meslek haline getirmesinden kaynaklanır. Bunun tersi de olabilir. İlme ve sanata değer vermeyen, oyun ve eğlence, zevk ve safa ile, safsata, hikaye ve masallarla meşgul olan da hiçbir şey elde edemez, kabiliyetlerini geliştiremez.
Manevi ve ruhi gelişme de böyledir. İlahiyata, ruhaniyata, dine ve ahirete ait doğru ve gerçeğe uygun bilgileri elde eden, ibadet, ahlak ve sosyal hayattaki doğruluk ve hayırhahlık ile hayırlı ilim ve salih amel peşinde koşanların latifeleri ve duyguları inkişaf ederken, bunun tersini yapanların da kabiliyetleri söner ve ölür. Kendisine ve topluma muzır bir insan haline gelir, kendisinden hayır değil şerler ve kötülükler ortaya çıkar. Birincisinden “Şecere-i Tuba” ortaya çıkar, ikincisinden “Şecere-i Zakkum” ortaya çıkar.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
elifnuray

cevabınız ve emeğiniz için allah razı olsun.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
nurcu56

"İlim" ile "Dua" nasıl telif ve tevhid edilebilir? İnsanın terakkisinde bunların tesiri nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (m.ali)

Üstadımız, sebeplere müracaat etmeyi "fiilî bir dua" olarak tavsif eder. Hatta fiilî dua olmadan yalnız lisan ile yapılan duanın ekseriyetle kabul olmayacağını ifade eder. Dolayısı ile ilim ile meşgul olmak, aslında bir dua oluyor.

"Fiilî dua" Allah’ın kâinatta koymuş olduğu sebeplere müracaat etmektir. Meselâ, zengin olmak için çalışmak fiilî bir duadır. Topraktan mahsul almak için tarlayı sürmek, tohum ekmek, sulamak, ekip biçmek fiilî bir duadır.

Şu var ki, sebeplere tam riâyet etmek insanı neticeye yüzde yüz kavuşturmaz. Bu da insanı kavlî duaya teşvik içindir. Bir çiftçi sadece tarlayı sürmek ve sulamakla neticeye mutlaka erişseydi yağmur için dua etmek aklına gelmezdi.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...